logotype
Hece Taşları PDF Yazdır e-Posta
Arda Kılıç tarafından yazıldı.   

Arda KILIÇ

Burada, Sayın Osman TEMİZ’in, Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun “Büyük Muztaribler” adlı eserinin üçüncü cildinin iç kapağında da yer alan “Hece Taşları” isimli resmini, analiz ve teşrih etmeye çalışacağız.

Dünyanın Karnında Elif

Çıkarsam bir gün bu meydan

Çıkarsam bir gün... gelecek!

Biçtim kumaşım dehâdan

Arzın zarını delecek

Öncelikle resimde, dünyayı âdetâ ikiye bölen bir elif harfi göze çarpıyor. Bunu ekvator çizgisi olarak anlamak mümkün müdür? Sanmıyorum. Zira “ekvator-eşitleyici”, hem şekil itibariyle yataydır, hem de bunun ötesinde, mânâ itibariyle ve resmin diğer unsurlarıyla birlikte düşünüldüğünde, zedeleyecidir, temas edeceğim.

Arabça elif, Yunanca alfa (α), İbranîce alef (א) harflerinin kaynağı Fenike alfabesindeki “alef”tir ( ); öküz demek. Zaten şekil olarak da ters üçgen öküzün başını, iki çıkıntı da boynuzlarını sembolleştiriyor. Büyük ihtimâlle bir “ideogram-fikri sembollleşiten işaret” ve “hiyeroglif-eşyayı suretlendiren resim”. Gerek Yunanca “alfa”da sağa yatmış vaziyette, gerek İbranîce “alef”te stilize hâlde, öküz suretini görmek mümkün fakat İslâm alfabesindeki “elif”te fark etmek pek kolay değil. Bu suretin dünyanın ortasına çekilmesi hemen Üstad Necip Fazıl’ın “Çile” şiirindeki şu kıt’ayı tedâi ettiriyor:

Söyleyin, söyleyin, ben miyim yoksa?

Arzı boynuzunda taşıyan öküz?

Belâ mimarının seçtiği arsa;

Hayattan muhacir; eşyadan öksüz?

Fenike alfabesindeki alef şekli -ki bugünkü A harfi, bunun ters çevrilmiş hâlidir-, aynı zamanda matematik imlâsında “her, bütün” kelimesinin sembolü ve elif’in ebced değeri bir, elif de alfabenin ilk harfi. Öyleyse, başlangıç sırrının içinde her şey, “bir’in kendi üzerine katlanışından ibaret” olarak, elif’e bağlı öküz sırrında aranmalı. Öküz, “Hükümdar’ın kudreti” ve “ölüm” mânâsıyla, “ölümü başa alarak yaşamak-son nefeste nasıl olunacaksa öyle yaşamak”la ilgili olabilir ki “Ben kimim diye sormak ölüm nedir diye sormakla birdir”(1) terkibî hükmüne götürüyor. Dünyanın sathından fırlayan üç mezar kitâbesi de bunu tedâi ettiriyor olabilir.

Resimde elif, sülüs uslûbunda ve sülüste bu şekil elif yazımına hattatlar, “kılıç (tîğ) çekmek” diyorlar. Dünya, kılıçla ayakta durur demek herhâlde yanlış olmaz. Sanırım, hayatın, yâni İslâm’ın cihaddan ibaret oluşu, “küçük cihâd-dışa doğru oldurmak” ve “büyük cihâd-içe doğru olmak”la irtibatlıdır. Heraklit’in “Savaş her şeyin anasıdır” sözünü de böyle anlayabiliriz. Şu sözler, kanonik veya kanonik olmayan İncillerde, meselâ Matta veya Tomas İncili’nde, Hazret-i İsa’ya atfedilir: “Sanmayın ki ben selamet getirmeye geldim, fakat arda kılıç getirmeye geldim. Ateş, ayrılık, savaş... ”

Ruhçu sembolizmde alef, paradoksu ve insanın varlığındaki İlâhî mührü temsil eder. “Paradoks-fikrin ötesi”, “dünyada iken dünyada olmamak” veya “halvet der encümen-halk içinde Hak ile olmak”tır ve Bâtın Yolu kahramanları tarafından hâl ile nasıl’ı gösterilmiş bir meseledir. İnsandaki İlahî mühür, hiç şüphesiz “en büyük namus” olarak kelâmdır; “Yaradılış insanla mühürlendi ve idrâk lisanla çerçevelendi”(2).

Astronomi ilminde elif, yer ile göğü birleştiren atmosfer tabakasına, havaya aittir ve solunum sistemiyle, dolayısıyla nefes ve nefsle ilişkilidir, Nefs-i Küllî’yi, Lâtince esse (cevher, öz anlamındaki essentia buradan gelir) ile iştikak alâkası içinde İlk Cevher’i telmih eder. Bütün burçlar içinde en azametli burcun hava grubu burçları olmasını da böyle anlamak mümkündür(3).

Kimyada radyoaktivite mevzuunda, üç temel ışımadan ilki, alfa ışımasıdır. Artı 2 değerlikli helyum atomuna denktir, iki tane protonu vardır, negatiflik barındırmaz. Helyum isminin Yunanca “helios-güneş”ten geldiğini ve bu isim verildikten sonra keşfedilen bir husus olarak güneşin enerjisinin kaynağının helyumun hidrojene çevirilmesi olduğunu biliyoruz. İkinci ışıma şekli ise beta ışımasıdır. Bir elektrona denktir, negatif yüklüdür.

Elif’in taayyünü merhamet ve beliriş zamanı yağmur mevsimidir. Elif’in dikey pozisyonda duruşu, belki şimdi bir anlam kazanmaya başlayabilir zira o, yükselişi temsil eder. Allah’ın rahmetinin gazabını geçmiş olması ve bizzat yaradılmış olmanın merhametin neticesi olması, aynı zamanda tasavvuf ehlinin zamanı yağmur suyunun biriktiği bir oluktan damla damla suyun akışına benzetmesi, elif’in insanın, El-İnsan’ın remzi olmasıyla alâkalıdır. Dehr’in hem zaman hem de insan mânâsını da düşünürsek: Zamanın gayesi olan El-İnsan remzi elifte tecelli eder demek mümkün gözüküyor.

“... her şeyin Kâinatın Efendisinden geldiğini, O’nu Allah’tan sonra “1” diye kabûl edip bütün sayıların işte bu “1” etrafında halkalanmakla hayat bulacağını, O olmasaydı, eflâkin yaratılmamış olacağını anlamaya yaklaşmaktan geliyor.”(4)

Nesimî, bir türküsünde “Elif Allah dost eyleyen/Adı güzel yar güzel yar” diyordu. Elif, Allah’a götüren İnsan’dır, Halife’dir.

“Âlem insanın vücuduyla tamam oldu. Bu itibarla O, âleme nazaran yüzüğün taşı gibidir. O, Padişah’ın hazineleri üzerine vurduğu mührün nakşine mahal oldu. Bundan dolayı ona Halife adı verildi. Mühür hazineleri koruduğu gibi, Allah, mahlûklarını da Halife korur.”(5)

Sanırım, “Arzı boynuzunda taşıyan öküz” ve “dünyayı ayakta tutan sır”dan muradın bu olması da, kuvvetle muhtemeldir. Yunan mitolojisinde dünyayı sırtında taşıyan Atlas figürü de, bu sırrın saptırılmış bir ifadesi olabilir.

Yahudi-Hıristiyan geleneğinde alef, “Mesih’in Ruhu olarak son tecelli”tir ve Hesed’den Gevurah’a, Merhamet’ten Adalet’e geçişi temsil eder (fakat geçiş Hayat Ağacı’nda yataydır), Son Yargılama’yı da böylece ima etmiş olur. Burada başlangıç ile son birleşmiş, İlk Tecelli ile Son Tecelli’nin birleşmesiyle daire tamamlanmıştır. Resim, Son Tecelli’nin adresini de açık seçik gösteriyor. Hind mukaddes metinlerinde (meselâ: Brahmanist Purana ve Veda’lar), Allah Resûlü, Kalnki Puranada olarak müjdelenmiştir. Kalnki Puranada’nayı iki şekilde okumak mümkün: Harbin Zuhuru, Allah’ın Son Tecessüsü... Buda da, vazifesini tamamlamak üzere “Metteya” yahut “Mitra” isminde bir peygamberin zuhurundan bahsetmektedir ki mezkur isimler hamd ve rahmetle alâkalıdır. Budizmin insan eliyle tahrif edilmiş olması başka bir mesele... Meseleyi fazla dağıtmadan, Kalnki Puranada’nın, başlangıçta insana verilen emanetin sahibi ve bu emanetin Büyük Çöküş’ten (Teorik Katastrofi) sonra tekrardan yerine getirilmesi olarak okumak mümkün gözüküyor. Bu noktadan Mehmet Fırat’ın, Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun Münşeat isimli kitabının kapağında bulunan resminde okunan ve Allah Resûlü’nün Veda Hutbesi’nde buyurduğu “Şâhid ol Ya Rab!” sırrına yaklaşılabilir mi, düşünmek gerekir. Yine İncil’de bir cümlede şöyle denir: “Ben Alfa ve Omega’yım”, ki Hıristiyan yazarlar bunu “baş ve son” olarak okuma temayülündedir. Resimde de elif, başıyla sonu arasında, dünya yuvarlağının tepesinde ve altında bulunan iki gözü birleştiriyor.

Dünya İki Göz Oda

Elif harfi kadar aşikâr olarak gözükmese de, bu iki göz, “be” harfiyle ilişkilidir. Yunanca “beta” (β), İbranîce “beth” (ב) ve İslâm alfabesindeki “be”nin kaynağı, yine Fenike alfabesindeki “be” harfidir ki “vav” ile aynı şekildedir, mânâsı evdir. Beta ve beth’in aslı, Arabça “beyt-ev” kelimesidir. Türkçe “ev” kelimesi de, b-v dönüşümü ile “eb”den gelmektedir ki harfin şekli düşünüldüğünde, Anadolu’da ev için kullanılan “iki göz oda” tabiri buradan kaynaklanıyor olabilir. Arabça “eb” baba demektir, “baba ocağı”, “dünya evine girmek” tabirleri de buradan mülhem olabilir. Burada bir fark var: Yunanca “beta” tamamen kendi içinde kapalı, İbranîce “beth” ise sola doğru açık. İngilizce’de bir tabir var, “go to west-batıya gitmek” diye; mahvolmak demek. Batı’ya yüzümüzü çevirdiğimizden bu yana mahvolduğumuza şahit olsun. Hâlbuki İslâm alfabesindeki “be” yukarıya, gökyüzüne doğru açıktır. Herkesin nereye doğru baktığına, evini nereye doğru kurduğuna bakmak lâzım: İstikbâl-i kıble meselesi. Yunaca insan kelimesinin mânâsı da, “başını göğe kaldırmış” demek olduktan sonra... Freud “itsin” diyor, Hindu Upanişadları “ilâhsın”. Hangisi haklı? Halbuki, İslâm’a Muhatap Anlayış’ın tek örgüsü tezatsız dünya görüşü olan Büyük Doğu-İBDA, “İlâh değilsin ama İlâhîsin. Sende, it olmaya da, İlâhî olmaya da istidat vardır” diyor. Ayrıca, diğer bütün alfabelerden farklı olarak “be”nin altında bir nokta vardır, evi temellendiren sır şeklinde görmek mümkün müdür? Galiba mümkün. İşarî tefsir ulemâsının bildirdiği bir husustur ki, Kur’ân’ın özü Fatiha Suresi, bu surenin özü Besmele, Besmele’nin özü “be” harfi, “be” harfinin özü de altındaki noktadır. Noktanın özü ne? Kur’ân’daki bir harfin noktasının değiştirilmesini sahâbîye teklif edenlerin, hem de mânâda bozucu bir değişiklik yapmayacakken, aldığı cevapta, bu öz gizli olabilir: “O noktaya bir çengel asılsa ve bütün mahlûklar o çengeli çekse, yine de yerinden oynatamazsınız!”.

“Eb”in Arabça “baba” demek oluşuyla resmin arka plânındaki İBDA bayrağını birleştirdiğimizde, “aşılayıcı İBDA baba dili” görünüyor. Ana dilimiz, mâlûm; Türkçe. “İBDA, beşer zekâsının sekreteridir” hikmeti çerçevesinde, “bütün dünya irfan yemişlerini İBDA mânâ dili çarşafına dökmek” bu davanın ihtişamının temel ifadelerindendir. Sekreterin “sır tutan” mânâsını başa alırsak, “has oda sırrı” ilgisi zihnimize hücum ediyor.

Batı medeniyetinin kök dili olan Yunanca-Lâtince bir kelime: awo. Çok açık ki, Arabça “eb”den b-v dönüşümü ile mâl edilmiş. Baba dışındaki erkek akrabaları belirtiyor. Lâtince avus’tan türetilen atavism (soya çekmek), avunculus (dayı), avia (nine); İngilizce uncle (dayı, amca) de buradan.

Fakat resimde bu harfin açıkça gösterilmiyor oluşuyla başka bir şey ifade edilmek isteniyor gibi. Çünkü iki göz şeklini bir elif harfi birleştiriyor. Öyleyse iki ayrı âlemin birleştirilmesi meselesi gündeme gelir. Bu da “Berzah sırrı”nı davet eder. Doğu ile Batı’yı, İslâm tasavvufu ile Batı tefekkürünü, ölüm ile hayatı, Hak ile halkı birleştiren hat; ikincileri birinciler önünde hesaba çekerek... Bu, İbda ruh ve fikir sisteminin bariz ve mümeyyiz vasfıdır.

“İnsan, Allah katında bakan bir gözdeki bebek gibidir ve görmek sıfatı ile tabir edilmiş olan odur. İşte bundan dolayı ona insan denildi. Çünkü Allah, mahlûklarına insan ile nazar kıldı ve onlara rahmet eyledi. Şu halde O ezeli olan insan, şekliyle hadis, zuhur ve neşeti bakımından ebedi ve daimidir. O iki ciheti birleştiren ayırıcı bir varlıktır.”(6)

Şu da var ki, insan görme sıfatı ile tabir edilmiştir ve göz, kendinden başka her şeyi görür de yalnız kendisini göremez. Gözün kendisini görmesi ve idrâk etmesi için, yani “ben kimim?” sorusunun peşine düşmeye başlaması için, üç mezara, ÜÇ IŞIK’a bakması gerekir. Resimde ÜÇ IŞIK’ın üç mezar şeklinde suretlendirilmesi, sanırım “ölmeden önce ölme sırrına ermiş” olmalarının beyanı mânâsında ve Berzah Sırrı’nda, aykırılıkları birleştirici makamda bulunuyor oluşlarını bildirmeyi murad ediyor olabilir. Mevlâna Şemsüddin Muhammed Rucî Hazretleri

“Derlerdi ki:

- Benim halim su kuşuna benzer. O su kuşu ki, dilerse dalar, dilerse su yüzünde durur.

Bu sözleriyle «Cem’-ül-cem» makamında bulunduklarına işaret ediyorlardı. O makam Hak ile halkı birlikte müşahede noktasıdır.”(7)

Yine “be” harfi, sağ gözü temsil eder. Rüya tabirinde sağ göz Hakk’a, sol göz halka bakar olarak vasıflandırılır. Esasında bu birleştiriclik vasfı, doğrudan doğruya elif harfinin vasfıdır. İbranîce alef harfinin şekli, iki “yod” (ye) harfini birleştiren bir “vav” harfinden oluşmuştur. “Yod” el demek... Muhyiddin Arabî Hazretleri, insanın hilafetine delil olarak “İki elimle halk ettim” (Sad Suresi, 75) ayetini gösterir. Yine tasavvuf ehli bildirmiştir ki, iki elden murad Kudret ve İlim’dir.

Be harfinin astronomideki karşılığı “Bedr-Ay”dır. Bedr’in Allah Resûlü’ne remz kılınmış olması, daha önce söylenenleri kuvvetlendiriyor. Nitekim Allah Resûlü Medine ufuklarında gözüktüğünde, söylenen müjde şarkısında “Talaâl bedr-Ay doğdu” deniyordu. “Eb”i “Âb-su” şeklinde okursak, yine suyun Allah Resûlü’ne sembol kılınmasıyla karşılaşırız. Fuzulî’nin “Su Kasidesi”nde, yeryüzünde nehirlerin başını taştan taşa çarparak akmasını, O’nun ayağına varmak için oluşuna hüsn-ü ta’lîl etmesi hatıra geliyor. Aynı şekilde ay da berzah sırrında durur. Aristo’nun ay altı dünya (yeryüzü) ve öte dünyalar ayırımı yapması buradan mülhem midir? Niyazi Mısrî Hazretleri, Hızrıya-yı Cedîda kitabında “Eflâtun-u İlâhî nebi idi ama kavmi cahildi” hadisini nakleder. Aristo’nun da Eflâtun’un Akademya’sında bir süre eğitim görmüş olması, böyle düşünmeye sebep teşkil ediyor.

Bir matematikçi olarak resmin bende bıraktığı intiba, büyük Alman matematikçisi Riemann’ın kâinat telâkkisiyle irtibatlı gözüktü. Rîman, merkezinde dünyanın bulunduğu, iç içe ve gittikçe genişleyen küreler hâlinde bir kâinat düşünür. Orijinal olan tarafı ise, en dıştaki küreden sonra, gittikçe genişlemek yerine, bu küreler büzülmeye, daralmaya başlıyor ve yine tek bir noktada, bir dış noktada birleşiyor ve dört boyutlu bir hiperküre meydana getiriyor. Dante’de İlâhî Komedya’da böyle bir vizyonundan bahseder, muhtemelen İslâm tasavvufundan aparmadır. Acaba Riemann, bu dış noktanın esasında bulunduğumuz nokta olduğunu sezdirmek istemiş olabilir mi? Bendeki intibaın resimle irtibatlı olarak neticesi şu: Hadiseler, suyun girdaplana girdaplana bir merkez etrafında dönmesi gibi, hep aynı noktayı işaret ediyor: GEMİLERLE UZAYA KAÇSANIZ BİLE KURTULAMAYACAKSINIZ! VARACAĞINIZ NOKTA KUMANDAN’IN İŞARET ETTİĞİ NOKTADIR! YA ADAM GİBİ GELİN...

Kaynaklar

(1)     Hırka-i Tecrîd, Salih Mirzabeyoğlu, İbda Yayınları, s.

(2)     Dil ve Anlayış, Salih Mirzabeyoğlu, İbda Yayınları, s.

(3)     Yağmurcu, Salih Mirzabeyoğlu, İbda Yayınları, s.

(4)     Mümin-Kâfir, Necip Fazıl, Büyük Doğu, s. 66

(5)     Füsûsü’l-hikem, İbni Arâbî, ter. M. Nuri Gençosman, Kırk Ambar, s. 29

(6)     A.g.e.

(7)     Reşahat, Necip Fazıl, Büyük Doğu, s. 287

 
IWIWSatartlapGoogle bookmarkDel.icio.usTwitterLinkter.huvipstart.huFacebookDiggUrlGuru.huBlogter.hu

Yorum ekle