| Başyücelik Devleti'nde Spor'a Dair |
|
|
|
| Osman Temiz tarafından yazıldı. |
|
Spor nedir, ne değildir? Evvelâ spor nedir, bunun üzerinde duralım. Herşeyden evvel spor, içtimaî bir tür faaliyettir. Kültürel bir faaliyet... Yine spor, insanî verim şûbelerinden bir şûbedir. Yâni "mevzuyla kayıtlı mahallî idrak" cümlesinden olarak, "kendine has" ve hususî "esas, usul, kural ve kaideleri" olan bir ilim. Buna tecrübî bir ilim de denilebilir. Nitekim İBDA fikriyatında yerini bulmuş, Hz. Ali'ye âit bir hikmet: "Tecrübe, fayda ile birlikte ayrı bir ilimdir!.." Yine spor, "her ân değişen ve gelişen eşya ve hadiseler" çerçevesi içerisinde, "kendini insana empoze eden", daha doğrusu ferde ve "fertlerin demetinden müteşekkil" topluma empoze eden meselelerden bir meseledir... Hâl böyle olunca, sporun tahakküm altına alınması, ona hükmedilmesi ve onun verimlendirilmesi lâzımdır. BD Mimarı'nın spor için "caiz ve lâzım" dediğini biliyoruz... Sporun tahakküm altına alınabilmesi, ona hükmedilebilmesi ve onun verimlendirilebilmesi için herşeyden evvel belirli bir "dünya görüşü"ne ihtiyaç vardır. Yâni, "herşeyde has ve hususî anlayış temin edici" tavsifiyle temâyüz eden belirli bir ruh ve fikir sistemine veya içtimaî sisteme... Hemen söyleyelim. BD-İBDA fikir sistemi böyle bir keyfiyeti hâizdir... Sporun, "mevzuyla kayıtlı mahallî idrak" cümlesinden olarak, insanî verim şûbelerinden bir şûbe olduğunu söyledik. Öyleyse ilme mevzû veçhesiyle sporun ne olduğu üzerinde birazcık olsun duralım. Herşeyden evvel, kelime mânâsı itibariyle spor, oyun, oyalanma, eğlenme, dinlenme, efkâr dağıtma ve her zamanki işten uzak durma mânâsındadır. Spor kelimesi, İngilizcenin yardımıyla bütün dünyaya tanıtılmış olmasına rağmen, kelime Latince kökenli bir kelimedir. Latincede "desportare" kelimesi vaktiyle Fransızcaya "desport", oradan da İngilizceye "sport" olarak geçmiştir. Türkçeye de İngilizce bir kelime olarak geçen bu kelime; tek başına, toplu veya takım hâlinde icrâ edilen, kendisine has ve hususî kural ve kaideleri, teknikleri olan, bedenî ve zihnî kabiliyetlerin tekâmülünü sağlayan eğitici, eğlendirici uğraşı mânâsındadır. Diğer bir ifâdeyle, vücudun gücünü arttırmak için yapılan çalışma; beden eğitimi, idman, jimnastik mânâsına... (1) Gerek değişik ansiklopedik kaynaklara göre, gerekse çeşitli ilim erbabının ifâdelendirmelerine göre sporun ne olduğu üzerinde burada uzun uzadıya durmaya gerek yok. Ama onların da ifâdelendirmelerini ihata edecek şekilde, kalemimizin imkân tanıdığı kadarıyla spora bir târif getirecek olursak, o da şudur: Spor; maddî hareket tâlimleri vasıtasıyla terbiye edilen veya disiplin altına alınan vücudun, belirli bir hedefe doğru, belirli kural ve kaideler çerçevesi içerisinde ve belirli bir zaman ve mekânda, belirli bir duygu ve düşüncenin emrine âmâde kılınması eylemidir, faaliyetidir. Bunun ilmidir de diyebiliriz buna... Spor niçin yapılır? Acaba spor, spor için mi yapılır? Yâni spor, "sırf spor olsun" diye mi yapılır? Malûm, günümüzde sporun spor için yapılması gerektiği fikrine sahip olanlar az değildir. Tıpkı, "sanat sanat içindir" fikrine sahib olanların bulunması gibi... Ama bizler, yâni BD-İBDA fikriyatına müntesib insanlar olarak, "sanat, mutlak hakikati aramak içindir" fikrine, diğer bir ifâdeyle de duygu ve düşüncesine sahibiz. Mutlak hakikat demekle, Allah Azze ve Celle'nin, eksik zanlarımızdan münezzeh zâtına işaret ettiğimize göre; demek ki "sanat, Allah'ı aramak için"miş... Bu çerçevede diyebiliriz ki, spor, Allah'ı arayan insan içindir... Kabaca, sporun niçin yapıldığı sorusuna da bir cevab vermek gerekirse, şöyle deriz: Spor, oyun oynamak, eğlenmek, oyalanmak, dinlenmek, efkâr dağıtmak, her zamanki işten arta kalan zamanında meşgul olmak, maddî sıhhat kazanmak, başarmak, kazanmak, yenmek veya galib gelmek gibi insanî duyguları tatmin etmek, sosyal ilişkileri perçinlemek vs. gibi sebeblere bağlı olarak yapılabilir... Böyle bir soruya BD-İBDA ideolocyası çerçevesinde cevab vermek gerekirse; spor, "hâkim ruhun uygun bedenine yardımcı olarak", "vücudu ruhun emri gayesi bilmek şartı altında güzel"... Spor, bir iş ve meslek midir, yoksa başka birşey mi?.. Jose Ortega Y Gasset, "Spor, ferdin hür seçimiyle ve alacağı zevk uğruna gösterdiği bir çabadır. İş ise maddî çıkar gözetilen zorlama bir çaba", der. (2) Bernard Gillet ise; "Spor, sadece işle bir tutulmaması gereken değil, aynı zamanda işe zıd olarak da görülmesi gereken bir tür faaliyettir", der. (3) Nitekim normal olan da, sporun bu minvâl üzere telâkki edilmesidir. Ama gel gör ki, 20. yüzyıl dünyasında, spora yanaşan şuur, böyle bir tanımlamayı, telâkkiyi tekzib eder bir mahiyet arzeder. Charles Blondel, "Kazanma arzusu; oyunu bir iş, bir imtihan hâline getiriyor, antrenman çileciliktir", demektedir. (4) Hiç kuşkusuz, bugün spor, "profesyonel spor" adı altında bir iş ve meslek hâline getirilmiştir. Bu; "modern spor"un, yâni bugünkü hıristiyan-yahudi Batı medeniyetinin fikir ve yaşayışına göre ele alınıp icrâ edilen mevcut sporun en bariz vasfıdır... Bugünkü dünyada getirisi en yüksek -gerek prestij olarak ve gerekse para olarak- iş ve mesleklerden bir tanesinin de "profesyonel spor", özellikle de futbol olduğu âşikârdır. Yine bugün, anne ve babaların, çocuklarını doktor, hâkim, avukat, öğretmen, vs. yapmaktansa, onları birer futbolcu yapmayı arzuladıkları kaskatı bir vakıa... Elbetteki, istikbâllerini maddî veçhesiyle garanti altına alsınlar, diye. Malûm, maddeci veya kapitalist bir toplumda, dünyada yaşıyoruz... Bu arada, futbolun da "bize göre"sinin ne olduğunu söyleyelim ki, farkımız farkedilsin: Üstad Necip Fazıl'ın da ifâdesiyle, "İdealsizlik idealinin sembolü meşin topa lânet!.." Günümüz 20. yüzyıl dünyasında futbolun tabulaştırıldığını ve bir din mesâbesine çıkartıldığını hepimiz biliyoruz. Değilmiki bunun üzerine Üstad Necip Fazıl, meâlen nakledersek, meşin topun "günümüzün tabusu" olduğunu ve ona laf olmadığını; "bizzat" fikrin, ilmin, sanatın, lûgat kitablarında kalmak için ondan izin almaya mecbur bulunduğunu ifâde eder. (5) Zaten Charles Blondel de, "Bugün spor fedakârlıklar, adaklar, hatta kurbanlar isteyen bir tanrıdır", dememiş midir? (6) Hakikaten "meselâ" futbol, insanların ruhuna ve maddesine öyle bir zerkedildi ki, artık futboldan ve paradan başka hiçbirşey konuşulamaz ve bilinemez olmuştur. Nitekim İBDA Mimarı, insanların arasından "para ve futbol"un çekilip alınması durumunda, "bu insanların müştereken konuşabilecekleri" bir başka mevzuun kalmayacağını belirtirken ne kadar haklıdır. (7) Mesele: Acaba futbol, zâtî keyfiyeti itibariyle gayri meşrû veya dinen harama taalluk eden bir faaliyet midir? Tek kelimeyle hayır! Halil Gönenç, "Günümüz Meselelerine Fetvalar" adlı eserinde, futbolun zâtî keyfiyeti itibariyle harama taalluk eden bir faaliyet olmadığını söyler. Ama bugünkü futbolun -modern futbolun- ele alınış tarzı ve algılanmış mânâsı itibariyle gayri meşrûluğu ortadadır. Çünkü futbol, "modern spor"un murâdına denk düşen bir çerçevede ele alınıp icrâ edilmektedir... İstikbâlin Başyücelik Devleti'nde ise bugünkü ele alınış tarzı ve algılanış mânâsı itibariyle futbolun kendisine tatbik imkânı bulması muhâldir. Bu demek değildir ki Başyücelik Devleti'nin içtimaî hayatında futbol denen ayaktopu oyununa asla ve kat'a yer verilmeyecektir. Şimdilik şu kadarını söyleyelim ki, eski Yunanlıların da algıladığı gibi, top oyunları çocuk oyunlarıdır. Bu çerçevede, çocuk oyunları olması hasebiyle, futbol denen ayaktopu oyununa Başyücelik Devleti'nde yer verilmesi muhtemeldir. Değil sadece futbola, diğer bilinen isimleriyle voleybol, hentbol, basketbol vb. oyun nevîlerine de yer verilmesi muhtemeldir. Bütün mesele, bu kabil oyun nevîlerine nerede, nasıl ve niçin yer verileceği meselesidir. Başyücelik Devleti'nde bu kabil oyun nevîlerine, Başyücelik Devleti'nin ilkokul seviyesindeki mekteblerinde yer verilirse yeridir; düşünülebilir. Çünkü; bu tarz oyun nevîleri, çocukların eğitimini tamamlayıcı bir keyfiyete mâliktirler. Şöyleki; bu oyun nevîleri, oyun formu içinde çocukların fizikî gelişimlerine ve sosyalleşme süreçlerine müsbet katkıda bulunurlar. Göz-kas-koordinasyonlarını muvazeneli bir şekilde geliştirirler. Takım oyunları olmaları hasebiyle de çocukların bir arada oynamalarına ve belirli kural ve kaideleri dikkate alarak sistemli hareket etmelerine imkân verirler; ve birçok müsbet fâide daha... Bütün bunlara rağmen, futbol ve benzeri oyun nevîlerinin Başyücelik Devleti'nde "Seyirlik Spor" statüsünde ele alınıp icrâ edilmelerine, bizce, asla ve kat'a müsaade edilmemelidir. Bugünde olduğu gibi, içtimaî hayatta organize spor faaliyetleri olarak ele alınıp icrâ edilmelerine de asla ve kat'a müsaade edilmemelidir. Yetişkinlerin bu oyun nevîleriyle meşgul olmalarına abesle iştigal olarak bakılmalı ve toplum nezdinde mahkum edilmelidir. İllâ ki Başyücelik Devleti'nin içtimaî hayatında, organize spor faaliyetleri olarak ele alınıp icrâ edilecek spor faaliyetleri olursa, bunlar, doğrudan doğruya ruh kökümüze perçinli spor faaliyetleri olmalıdır. Yâni yüzme, güreş, binicilik, nişancılık, vs. gibi oyun nevîleri... Tekrardan sporun bir iş ve meslek mi, yoksa başka bir şey mi olduğu meselesine geri dönersek, diyebiliriz ki, sporun bizzat icrâcılarının; yâni sporcuların, -içtimaî fayda zımnındaki birtakım istisnâlar dışında- sporu kendilerine meslek edinmeleri pek de tavsiye edilecek bir durum değildir. Ama sporun icrâ ettiricileri tarafından, sporun bir iş ve meslek olarak telâkki edilmesi de yadırganacak bir durum değildir. BD Mimarı, spor için "caiz ve lâzım" dediğine göre, Başyücelik Devleti'nde de sporun bu minvâl üzere ele alınıp icrâ edilmesi pek uygun gözükmektedir. Bir kere, içtimaî fayda telkin ve tedârik edici vasfiyle, müntesibi olduğumuz BD-İBDA içtimaî sisteminin şuur süzgecinden geçip de şuurumuza ulaşan her türlü içtimaî faaliyet -sporun içtimaî bir faaliyet olduğunu söylemiştik-, kendisini topluma dayattığı veya teklif ettiği sürece, sözkonusu olan faaliyetin iş ve meslek olarak telâkki edilmesi de kaçınılmaz olur... Başyücelik Devleti'nde sporun profesyonelce ele alınıp icrâ edilmesinde, bu bakış dâhilinde hiçbir beis olmasa gerektir. Çünkü, bizim sporun profesyonelce ele alınıp icrâ edilmesinden kasdımız, "modern spor" mantığıyla ele alınıp icrâ edilen bugünkü "profesyonel spor" mantığı değil, doğrudan doğruya spordan azamî derecede içtimaî fayda temin ve tedârik etmektir. Ki, Selim Sırrı, "Spor, beden terbiyesinin bir cüz'ü, beden terbiyesi ise içtimaî hıfzıssıhhatin bir şûbesidir. Sporda en evvel sıhhatin düşünülmesinin sebebi budur", der. (8) Bernard Gevillemlin'e göre, "Sporun olması için, boş zamanın, kişilerin hayatında ve toplumun değerleri arasında bir yerinin olması zorunludur" (9) Zaten "modern spor" anlayışı çerçevesinde spora getirilen târiflerden bir tanesi de; sporun, boş, serbest veya herzamanki işten arta kalan zamanın değerlendirilmesinin bir tür faaliyeti olduğu istikametindedir. Hakikaten, spor; boş, serbest veya her zamanki işten arta kalan zamanı değerlendirmenin bir tür faaliyeti midir? Buradaki "değerlendirmek" kavramının altını çizmek lâzımdır. Ama önce bir tesbitte bulunalım. Bir kere, 14. yüzyılın ikinci yarısından başlayarak Batı'da temâyüz eden bir Rönesans-Yeniden doğuş hareketi var. Malûm, bu hareket, eski Yunan ve Latin eserlerini tercüme edenler mânâsına gelen Ümanistler sayesinde başladı. Ümanistlerin de bu eserlere Müslüman Arablar vasıtasıyla ulaşmış olmaları ayrı bir meseledir. Neticede Batı'da; ilimde, sanatta, fikirde, eğitimde, dolayısıyla da sporda yeni bir anlayış başgösterdi. Aynı zamanda bu, Batı'da hıristiyanî yeni bir ruh ve fikir demekti... Rönesans-Yeniden doğuş hareketinin kazandırdığı "ivme"yle, Batı'da 1789 Fransız İhtilâli ve sanayi devrimi gerçekleşti. Sanayi veya endüstri devrimi de kısa bir zaman sonra teknoloji devrimini doğurdu... Batı'daki sanayi devrimiyle birlikte -ki ondan önceki zamanlarda da bundan pek farklı bir durum sözkonusu değildi- insanların çalışmaktan veya çalıştırılmaktan vakit bulup da spor yapmaya ayıracak vakitleri yoktu. Tabiî ki zenginler, asiller, devlet erkânı ve diğer üst gelir grubundan olanlar buna dâhil değildir... Ne zamanki teknolojik gelişmelerle birlikte insanların yerini makineler, robotlar aldı, yâni ne zamanki serî üretime geçildi, diğer bir ifâdeyle "az emek çok ürün" sözkonusu oldu, işte o zaman Batı'da, geniş halk kitlelerine açılan, her zamanki işten arta kalan, serbest veya boş zaman sözkonusu oldu. Böyle olunca da, Batı'da boş, serbest veya her zamanki işten arta kalan zamanı değerlendirmenin veya doldurmanın bir tür faaliyeti olarak spor yapmak idealize edildi. Fakat böyle bir idealize ediş fazla sürmedi. Çünkü, kısa bir zaman sonra Batı'da spor, değil belirli bir zaman dilimini değerlendirmenin bir tür faaliyeti olarak algılanması, işin ta kendisi oluverdi. Öyle ya, spor, elini her neye değdirse onu paraya tahvil edebilmesinin derdiyle dertlenen bir toplumda neşvünemâ buluyordu. Yâni maddeci veya kapitalist bir toplumda... Hemen söylemekte fayda var: Esasında Batı'da, herhangi bir işte çalışanlara, "boş zaman" hibe edilmiş bir zaman değildir. Fabrika patronları veya para babaları, işçileri daha fazla çalıştıkça onlara daha fazla para ödemektense, onları belki daha az çalıştırıp belki daha çok para vererek, daha sonra bu paraları tekrardan geri alacak imkânları/tuzakları -spor ve müzik buna misâldir- hazırlamakla teselli bulmayı yeğlediler. Mesele: Acaba spor, zâtî keyfiyeti itibariyle zamanı değerlendirmenin bir tür faaliyeti olarak telâkki edilebilir mi? "Modern Spor" anlayışına göre bunun böyle telâkki edildiğini söylemiştik. Acaba spor denen şey nedir ki, belli bir zaman diliminde icrâ edildiğinde, sözkonusu o zamanın değerlendirilmesine dair bir keyfiyete müteallik olsun. Halbuki spor, zâtî keyfiyeti itibariyle kıymeti hâiz bir tür faaliyet değildir. Sporu kıymetli kılan şey, doğrudan doğruya ona yanaşan şuurdur. Böyle olunca, herhangi bir zaman diliminde spor yapılması, tek başına zamanın değerlendirilmesine dair bir keyfiyete müteallik olamaz. Sporun "değerlendirme" kavramına -şüphesiz keyfiyet itibariyle- mevzû olabilmesi için, herşeyden evvel "sözkonusu zaman diliminde" sporun veya "genel mânâda" sporun neye göre nasıl ve niçin yapıldığına dair bir soruya tutarlı bir cevabın verilmesi gerekir. BD-İBDA'ya müntesib insanlar olarak bizler, kendimizi böyle bir soruya cevab vermekten müstağnî kimseler olarak görmüyoruz. BD-İBDA'nın ölçüsünü naklediş hâlinde; "Hâkim ruhun uygun bedenine yardımcı olarak", "vücudu ruhun emri gayesi bilmek şartı altında güzel" düsturu, böyle bir soruya cevaba kâfi gelir de artar bile... Allah Resûlü, "boş vakit ve sıhhat çoğu insanın değerlendiremediği iki büyük nimettir" buyuruyorlar. Bir müslüman için zamanın ve sıhhatin ne kadar mühim olduğunu izaha ne hacet! Bir büyük İslâm velîsi, "zamanın hakkını verebildiğin kadar müslümansın" buyuruyor. İBDA fikriyatında yerini bulmuş bir hakikat: "Müslüman yaşadığı zamandan mesuldür!". Evet; zaman ânda tecellî eder ve biz ânın ucunda yaşıyoruz... İBDA Mimarı, "Zaman, KADANS dedikleri ahenk helezonuna vakaların posasını değil de keyfiyetini yerleştirme işinden başka gaye tanımaz", diyor. (10) Demek ki zaman, kemmiyetlerin değil, keyfiyetlerin vurgunu... Her zaman diliminde tecellî eden bir hakikat vardır ve hakikatler fertlerde tecellî eder... Biz biliyor ve inanıyoruz ki, bütün zamana şâmil olan hakikat, kâinatın yüzüsuyu hürmetine yaratıldığı, baş ve son olan Allah Resûlü'nde tecellî etmiştir. Hakikat-i Ferdiyye... Yine biz biliyor ve inanıyoruz ki, bütün zaman içerisindeki belirli zaman dilimlerinde tecellî eden hakikatler de Allah Resûlü'nün vârislerinde tecellî etmiştir, ediyor... Peki, yaşadığımız yeni zaman ve mekânda tecellî eden hakikat nedir ve bu hakikat kimde tecellî etmiştir? Böyle bir soruya cevab verilemediği takdirde, zamanın hakkının verilmesinden bahsedilemeyeceği gibi, zamanın değerlendirilmesinden de bahsedilemez. Kaldıki, bir insanın spor yaparak zamanı değerlendirmesinden bahsedilebilsin veya spor, zamanı değerlendirmenin bir tür faaliyeti olarak telâkki edilsin... Böyle bir soruya cevab verilemediği takdirde ne olur? Tek kelimeyle zamandışına düşülür. Zamandışı kimlerin yaşadığı malûm. Hayvanlar, zamanın içinde yaşarlarken, esasında zamandışı mahlûklardır. Çünkü zaman şuura var. Hayvanlar ise, birer şuurlu varlık değildirler... Şuur, bir şeyin ne olduğunu bilene var. Yoksa insan olmak, iki ayak üstünde durmak demek değil. Öyleyse; öyle veya böyle, yaşadığımız yeni zaman ve mekânda tecellî eden mânâ nedir ve bu mânâ kimde tecellî etmiştir, bunun bilinmesi lâzımdır. Aksi takdirde, ehemmiyetle altını çizerek tekrardan vurgulayalım; ne zamanın hakkının verilmesinden bahsedilebilir ve ne de zamanın değerlendirilmesinden... Böyle bir mevzûda, işin ilginç olan tarafı şudur: Sözkonusu mânâ kimde tecellî ettiyse, o mânânın ondan öğreniliyor olması. Yâni mânânın sahibinden... Öyle ya, bütün zamana şâmil olan hakikat, Allah Resûlü'nde tecellî etmiştir ve bütün insanlık bunu Allah'ın Resûlü'nden öğrenmiştir. Âcizâne bizler, yâni kendisini spor mevzûuna hasredenler, -elbette ki BD-İBDA Fikriyatına nisbetle-, yaşadığımız yeni zaman ve mekânda tecellî eden hakikatin ne olduğunu ve bu hakikatin kimde tecellî ettiğini bilenleriz. Çok şükür!.. Evet; bizler, yaşadığımız yeni zaman ve mekânda tecellî eden hakikatin BD-İBDA olduğuna inanıyoruz. Dolayısıyla, biz bu hakikatin BD-İBDA Mimarları'nda tecellî ettiğine inanıyoruz... BD-İBDA Mimarları'nın arkasındaki "tuğra" ismin de, Esseyyid Abdülhakîm Arvasî Üçışık Hazretleri olduğuna inanıyoruz... İşte size esaslı bir mesele. Bir kere, herhangi bir zaman dilimini değerlendirmenin bir tür faaliyeti olarak görülen veya öyle olduğu üzerinde durulan spor, eğer ki, BD-İBDA fikriyatının murâdına denk düşen bir çerçevede ele alınmıyor ve icrâ edilmiyor ise, herhangi bir zaman diliminde icrâ edilen böyle bir sporun, sözkonusu o zamanı değerlendirmeye dair bir keyfiyete müteallik olması asla ve kat'a düşünülemez. Hani spor zâtî keyfiyeti itibariyle kıymeti hâiz bir faaliyet değildir demiştik ya, işte size sporu kıymetli kılacak BD-İBDA fikir sisteminin terennüm ettirdiği mânâ; ve bu mânânın sistemi ve sistem şuuru... Bu şuurdur ki, sporu kıymetli kılar, onu zamanda "vakaların posası" olmaktan çıkarır ve onun keyfiyetini zamana nakşeder... Peki, bunun nasılına dair ne söylenebilir? Mademki bizler, yaşadığımız yeni zaman ve mekâna tatbik edilecek sistematik düşüncenin, daha doğrusu fikir sisteminin BD-İBDA olduğuna inanıyoruz; öyleyse, BD-İBDA fikir sisteminin murâdına denk düşen bir çerçevede -ki bu, İslâmın murâdına denk düşen bir çerçevedir- sporun nasıl ele alınıp icrâ edileceğine dair bir ölçülendirme ölçüsü verelim. Üstad Necip Fazıl, "ben bunun için yaratılmışım" dediği İdeolocya Örgüsü adlı eserinde aynen şöyle der: "Spor: Hiçbir kumara âlet edilmeksizin, sadece hâkim ruhun uygun bedenine yardımcı olarak ve asla kendi başına azizleştirilmeyerek ve ruhu karartmasına imkân verilmeyerek caiz ve lâzım..." (11) Bu terkibî hükmün, Başyücelik Devleti'nde sporun nasıl ele alınıp icrâ edileceğini gösteren bir terkibî hüküm olduğunu burada söylemeye gerek yoktur. Peki; Başyücelik Devleti'nde bunun nerede, nasıl ve niçin ele alınıp icrâ edileceğine dair ne söylenebilir? Bunu da İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu'nun, "yüzyılımızın mânâdaki kâinat mimarisinin haritası" dediği Tilki Günlüğü adlı benzersiz eserinden gösterecek olursak, o da şudur: "Spor, devlet kültür politikasına bağlı olarak, vücudu ruhun emri gayesi bilmek şartı altında güzel..." (12) Ve Üstad'ın kaleminden: "Eski Yunan'da kafa ile denk giden beden hareketleri okullarda ihmal edilirse sporun ruhu kaybedilmiş olur" (13) Buradan da anlıyoruz ki, BD-İBDA içtimaî sisteminin Başyücelik Devleti'nde spor, esas itibariyle Başyücelik Devleti'nin mekteblerinde ele alınıp icrâ edilecektir. Nitekim İBDA Mimarı der ki: "Spor mu?.. Kafa ile denk gitmediği yerde, insan keyfiyeti merkebe döner... İşin sırrı kıvamda!.." (14) Hemen hatırlatmakta fayda var. Bir kere, buradaki "kafa" kelimesinden kasıd, doğrudan doğruya BD-İBDA fikir sisteminin "Temel Prensipler"i olsa gerektir. Çünkü Üstad Necip Fazıl, İdeolocya Örgüsü adlı eserinin 282. sahifesinde "KAFA" kelimesini büyük harflerle yazdıktan sonra üç nokta koyar ve ondan sonra da, BD-İBDA içtimaî sisteminin temel esaslarını sayar. Yâni; ruhçuluk, ahlâkçılık, cemiyetçilik, milliyetçilik, şahsiyetçilik, keyfiyetçilik, nizamcılık, müdahalecilik, sermaye ve mülkiyette tedbircilik... Kaynaklar: 1) İsa Savaş, Spor Genel Kültürü, İnkılap Yayınları, İstanbul 1997, s. 304 2) Jose Ortega Y Gasset, Avcılık Üstüne, (terc: Derin Türkömer), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 1997, s. 22-23 3) Bernard Gillet, Spor Tarihi, (terc: Mustafa Durak), Gelişim Yayınları, İstanbul 1975, s. 7 4) A.g.e., s. 7 5) NFK, Çerçeve 3, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul 1991, s. 41 6) Bernard Gillet, a.g.e., s. 7 7) SM, Tilki Günlüğü, İBDA Yayınları 8) Selim Sırrı, Beden Terbiyesi, M.E. Basımevi, İstanbul 1932, s. 150 9) Bernard Gillet, a.g.e., s. 9 10) SM, Hikemiyat, İBDA Yayınları, İstanbul 1988, s. 62 11) NFK, İdeolocya Örgüsü, Büyük Doğu Yayınları, 5. basım, İstanbul 1986, s. 343 12) SM, Tilki Günlüğü, İBDA Yayınları, c. 1, İstanbul 1991, s. 298 13) NFK, Konuşmalar, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul 1990, s. 232 14) SM, Tilki Günlüğü, İBDA Yayınları, c. 2, İstanbul 1992, s. 70 |



