| Beden Tal'im ve Terbiyesi'nde Kasların Kasların Kullandığı "Enerji"nin Mahiyetine Dair |
|
|
|
| Osman Temiz tarafından yazıldı. |
|
İBDA Mimarı, "Her ilim kendi içinde dipsiz bir araştırma mevzuudur, uzmanlık alanıdır" der ve ekler: "Orada kendine has bir dille, kendine mahsus esas ve usullerle, mevzuuna mahsus aletlerle ve mevzuun istediği ciddiyetle iş görülür..." İBDA Mimarı böyle bir tesbitte bulunduktan sonra şöyle bir durumun da altını çizer: "Bunun yanında, her şeye sahtesinin musallat olması hadisesi; bu da bizzat mevzuun içinde görünenle mevzuun dışından -sanki haberdarmış gibi- maydanoz olan... Birinciler, ezbere hâlde kendi mevzularının dört köşesi içinde ve bizzat kendi hâllerinin izahına yanaşamayanlar; kendinin, mevzuunun alâka nisbetleri, muhasebesi filan arama... İkinciler, askerliğini hastanede bulaşıkçılık olarak yaptıktan sonra köyde doktorluğa soyunan misâli..." Bütün bunları niçin aktarma ihtiyacı duyduk? Şunun için: Bir kere bu satırların yazarı ne bir “Anatomi” âlimidir ve ne de “Fizyoloji” uzmanı... Yani, insan vücut yapısı veya maddî hareket sistemi üzerinde derinliğine ve genişliğine doğru bir bilgi sahibi değildir. Bu satırların yazarı, sadece “Beden Talim ve Terbiyesi” mevzuu etrafında kendisini derinliğine ve genişliğine doğru yetiştirmek isteyen ve bunun gayreti içerisinde olmaya çalışan bir “Beden Eğitimi Öğretmenidir”. Kendisine “Beden Eğitimi Öğretmeni” demekten ve dedirtmekten de azami derecede imtina eden birisidir. Çünkü o, mevcut eğitim sisteminin içerisinden çıkmıştır. Mevcut eğitim sisteminin nasıl bir eğitim sistemi olduğu üzerinde durmaya bile gerek yoktur. Tam bir curcuna!.. Demek istememiz o ki, bu satırların yazarı mevcut eğitim sistemi içerisinde tam sekiz yıl öğretmenlik yaptıktan sonra kendisini mevzuunda olgunlaşmış hissetmiyor ve bunu kendisi için bir kazanç saymıyor. Ama sahici bir ruh ve fikir sisteminin tasarrufunda kendisini yeniden, yeni baştan revizyona tâbi tutmanın şuuru içinde olduğunu biliyor. Daha doğrusu bunun tâlimi üzere olduğunu... Bu yazı çalışmasını niçin kamuoyuna mâletme gereği duyduk? Muhakkak ki bu yazı çalışmasını yapmakta bir gayemiz var. Bu mevzuda söyleyeceklerimiz şunlardan ibarettir: Her şeyden evvel derdimiz, ruh ve bedenden müteşekkil olan maddî -fizikî hareket sistemi veya vücut-beden yapısı incelenirken, -hem de en ince noktalarına, teferruatlarına kadar- onun ruh yapısının, ruhî özelliklerinin ihmal edildiğine dikkatleri çekmektir... Ruh, Büyük Doğu-İBDA Mimarları'nın da ifâde ettikleri gibi, "onsuz hiçbir oluşun olmadığı şey"... Evet; ruhsuz beden sadece bir cesettir... Sanırım anlaşılmıştır: Bu yazı çalışmasında dikkatleri çekmek istediğimiz nokta, insan bedeni üzerinde ahkâm keserken, asla ve kat'a ihmal edilmemesi gereken şeyin ruh(umuz) olduğudur. Ruhu ve bedeni tek yekûn içinde cem eden bir anlayıştan habersiz herhangi bir gayretin müsbet netice vermesi beklenemez diye düşünüyorum. Bu "Küllî Ruh"tan habersiz herhangi bir çalışmanın müsbet netice vermeyeceği mânâsınadır. Değil mi ki bedeni (aklı) ruh kuşatmıştır, ruhu da İlahî Nur (Küllî Ruh) kuşatmıştır... Evet, tekrar etmek istiyoruz: Bu satırların yazarı, ne maddî ve ne de manevî ilimlerde derinliğine ve genişliğine doğru bir bilginin sahibi değildir. Bunun bilgi birikimine, donanımına yeteri kadar sahib değildir... Sadece, "Allah boş duranları sevmez" ikazına binaen ve bir de "Allah sana verirse sen de kullara dağıt" sözüne istinaden böyle bir gayrete tevessül ettik, diyebiliriz. Bu arada bu satırları zindandan yazdığımızı da hatırlatmak isteriz. GİRİŞ Allah Resûlü buyuruyorlar: "İlim ikidir, bedene ait ilimler ve din ilimleridir." Yukarıdaki bu hadis-i şerif üzerine İmam-ı Şâfiî Hazretleri, "beden ilminin, ilimlerin en önemlisi; bilimlerin en lüzumlusu olduğu"nu duyurmuştur. Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri, "Marifetname" adlı eserinde der ki: "Hikmet sahipleri bedenin terkibî ilmine teşrîh (anatomi) ve tesrih (hürriyet) ilmi adını vermişlerdir. Demek ki teşrîh ilmi aziz ve leziz bir ilimdir. Hakikate ermiş alimlerin hikmetlerinin neticesi, mütehassıs doktorların sermayesi, yakîn sahiblerinin nimeti, dünya ve dinin vesilesi, Allah'ı tanımanın vasıtasıdır..." Yine İbrahim Hakkı Hazretleri der ki: "Teşrîh ilmini bilmeyen, tıb ve hikmetten ve kendini bilmekten gafil ve Hakk'ı tanımaya kavuşmaktan uzaktır... İnsana âit teşrîh ilmi, insanın kendini bilmesinin anahtarıdır. Ama kendini bilmek, Allah'ı bilmeye nisbetle, güneşten bir zerre ve denizden bir damlaya kavuşmak gibidir." Yukarıdaki anlatılanlardan da anlaşılmıştır ki, Allah'ın tanımanın bir vasıtası olan teşrîh ilmi, hakikate ermiş âlimlerin hikmetlerinin bir neticesidir. Böyle olmasına rağmen bugün bu teşrîh ilminin sadece ve sadece mütehassıs doktorların elinde bir "sermaye" olarak temayüz etmesi esef vericidir. Teşrîh ilminin salt sermayeye malzeme kılınması neticesidir ki bugün insan, "kendini bilmekten gafil" ve "Allah'ı tanımaktan uzak düşmüştür." Gerçi bugünkü tıb ilminin geldiği nokta, "insanı bilmeyi" ve "Hakk'ı tanımayı" zorunlu hale getirmiştir. Değilmi ki bugünkü tıb ilmi, insan bedeninde mahiyetini bilmediği bir "hayat merkezi”nden bahsetmektedir. Hakikaten insan bedeninde mahiyetinin bilinmediği itirafı yapılan bu "hayat merkezi" hakkında bugünkü tıp ne söyliyebilir? Bugünkü tıp söyliyeceğini söylemiştir ve "bilmiyoruz", demiştir... Bugün insana âit maddi, fizikî veya bedenî ilmin gelip dayandığı nokta, mânâ yani ruh ilmidir. Ruhtan bağımsız hiçbir ilmî inkişafa yer kalmamış gözükmektedir... İnsan vücut -beden veya maddî- fizikî hareket sistemi. Diğer bir ifadeyle de beden ilmi, yâni anatomi... Bilindiği üzere, bugün bütün dünyada insan vücut yapısı anatomi ilmi adı altında incelenmektedir. Anatomi; (ana: çıkarmak tome: kesmek)... Anatomi, yâni teşrîh... Teşrîh, lûgatte, "bir kitabı veya ibareyi anlaşılır şekilde açıklamak; inceden inceye araştırmak" demektir. Tıb literatüründe de "bir cesedi kesip parçalara ayırarak incelemek." İnsanın maddî hareket sistemine aktif olarak katılan unsurlar arasında en belirgin olanı kaslardır. Diğerleri ise kemikler ve eklemler... Kas, Latince'de "musculus" olarak adlandırılmıştır. Bu kelimenin asıl anlamı "fare"dir. İBDA Mimarı'nın "Kusto Lugatı" olarak da isimlendirdiği altı ciltlik "Tilki Günlüğü" adlı eserinin ikinci cildinin 61. sahifesinde yeralan "tablo: fare"deki mânâlardan bir tanesinin "iki renk üzerine dokunmuş elbise" olduğu görülür. Bu mânânın mevzuumuzun hasrı içerisinde dikkatimizi çekmesinin sebebi şudur: Necati Akgün, "Egzersiz Fizyolojisi" adlı eserinde der ki: "Adi ışık mikroskobu altında enine çizgiler gösterip göstermediğine göre kaslar; 1) Çizgili kaslar, 2) Düz kaslar olmak üzere iki kısma ayrılırlar..." Diğer taraftan, yine Necati Akgün'den öğrendiğimize göre, bu kaslar, iradî ve gayri iradî olarak kasılırlar... Aynı zamanda bu kaslar, kendi bütünlükleri içerisinde de yoğunluk derecesine göre kırmızı lifli kaslar ve beyaz lifli kaslar diye de bir tasnife tabi tutulmuşlardır ki, bunun beden talim ve terbiyesinde fonksiyonel bir özelliği de vardır. Kırmızı lifli kaslar mukavemet, dayanıklık isteyen çalışmalarda işe yararken; beyaz lifli kaslar sürat isteyen çalışmalarda işe yararlar... Bunların birbirine dönüşmesi mümkün değildir... Bunun böyle olması doğuştan gelen bir özelliktir... Bu arada "fare" kelimesinin "Tilki Günlüğü"nde tam 37 ayrı mânâya geldiğini ve bu mânâların arasında dikkatimizi çeken diğer mânâların da, "kültür; şube, kol; ışık; kuvvet..." olduğunu söyleyelim. Kas kelimesinin diğer bir ifade şekli "adale"dir. Lûgatte "adale", "bedenin hareketini icra eden ve birbirinden ince perde ile ayrılan sinirli et kısımlarından herbiri" mânâsınadır. Beden ta'lim ve terbiyesiyle ilgili faaliyetler esnasında beden hareketlerine aktif olarak katılan kaslar çizgili kaslar, diğer bir ifadeyle de iskelet kaslarıdır. Bu kaslar iradî olarak kasılırlar. Ve toplam vücut ağırlığının % 43'ünü oluştururlar. Bu kaslarda üç tip sinir bulunur. Bunlar; otonom (sempatik) sinirler, duyu sinirler ve motor sinirlerdir. Bunların üzerinde ayrıntılı bir şekilde durmayı lüzumlu görmüyoruz. Ama iskelet kaslarının yapısı hakkında şu bilgileri vermeyi gerekli görüyoruz. "Adale" kelimesinin lûgat mânâsının tafsilatı şeklinde: "Kas hücresi diğer hücrelerden farklı olarak uzun, iğ şeklindedir ve fibril adını alır. Bu fibrillerin çapı, 10-100 mikron arasında, uzunluğu da 1mm. ile 40mm. arasında değişir. Mesela stapedius adındaki bir kasın fibril uzunluğu 1mm. kadar iken, sartorius adındaki bir kasın fibril uzunluğu 40mm. kadardır... Diğer taraftan, 10-50 kas fibrili, uzunluğuna bir şekilde biraraya gelerek fibril demetlerini (fasiküllerini) oluştururlar... Fasiküller de yine uzunluğuna biraraya gelerek bu sefer de kasın tamamını oluştururlar... Her bir kas hücresi içerisinde sayıları birkaç yüzle birkaç bin arasında değişen ince, uzun, 1-2 mikron çapında esas kontraktil eleman, miyofibriller bulunur... Her bir miyofibril yanyana 1500 kadar miyozin flamanı ve bunun iki misli, yani 3000 kadar aktin flamanından oluşur. Miyozin flamanı kalındır, aktin flamanı ise ince. Bütün flamanlar kasda fevkalade bir düzen içerisindedirler. Miyozin flamanlarının alt alta geldikleri band kuvvetli bir ışık mikroskobu altında koyu band, aktin flamanları ise açık band şeklinde görülürler. Çizgili kasların enine çizgili olarak görülmesinin sebebi işte bu protein yoğunluğunun miyofibriller uzunluğunca değişiklik gösteremesidir... Buraya kadar kasın üç aşamalı oluşumdan teşekkül ettiğini gördük. Diğer taraftan aynı kas yine üç aşamalı bir bağ dokusu ile çevrilidir. Mesela kas hücresi veya lifi veya fibrili endomisyum adı verilen bir bağ dokusu ile çevrilidir. Hakeza fasiküllerin her biri de perimisyum; kasın tamamı ise epimisyum adı verilen bir bağ dokusu ile... İşte, kan damarları ve sinirler bu bağ dokuları içerisinden ilerler ve kaslar böylelikle fonksiyonlarını yerine getirirler..." "Yukarıda sözü edilen bağ dokuları kasın her ucunda tendonlara dönüşerek kemiklere yapışırlar. Nitekim kas kuvveti ile husule gelen hareket kemiklere bu tendonlar yolu ile ulaşır. Kas kuvveti bütünlüğünde tendonların önemli bir yeri vardır." "Aktin ve miyozin flamanları arasında yer alan ve 1,6-2 mikron uzunluğundaki sarkomer adı verilen esas kontraktil ünite, iskelet kasında esas kasılma ünitesidir..." "Kas hücresi stoplazmasına sarkoplazma adı verilir. Sarkoplazmada potasyum (K), magnezyum (Mg), sodyum (Na), kalsiyum (Ca) gibi elektrolitler, miyozin, aktin, troponin, ATP, fosforkreatin, glikojen, fosfolipid, miyoglobin, çeşitli enzimler gibi organik maddeler bulunur..." "Sarkoplazmik sıvıya geçen Ca++ kasılma ile ilgili kimyasal süreçleri başlatır. Ca++ iyonları miyozini harekete geçirir. Harekete geçen miyozin ATP enzimi hareketini kazanır ve ATP parçalanır. Parçalanan bu ATP büyük miktarda enerji açığa çıkarır... Böylece meydana gelen kimyasal enerji miyozin, aktin flamanlarına taşınır ve kasılma olayı husule gelir. Kimyasal enerjinin bu flamanlara nasıl taşındığı ve mekanik olaya dönüştüğü bilinmemektedir." Ve geldik mevzuun tam merkezî yerine. Günümüz tıb ilminin kendi iç mantığı içerisinde itiraf ettiği bir hakikat var ki, o da şu: "-İnsan bedeninde mahiyetini bilmediğimiz bir hayat merkezi var." Bununla ilgili daha evvel bir hatırlatmada bulunmuştuk. Ama bunun mevzuumuzun hasrı içerisinde nasıl temayüz ettiğine dair herhangi bir şey söylememiştik. Şimdi bunun üzerinde duralım. Yukarıda itiraf edilen "hayat merkezi"nin insan bedenindeki müşahhas ifade şekillerinden biri şu olsa gerektir: "ATP’nin parçalanmasıyla husule gelen kimyasal enerjinin nasıl oluyor da mekanik enerjiye dönüştüğü, kasılmanın moleküler hareketini temin eden motor kuvvete nasıl değiştiği hâlâ bilinmemektedir." Evet; çok açık bir şekilde görülmüştür ki, insan bedeninde mahiyetini bilmediğimiz bir "hayat merkezi" hakikaten vardır. Peki bunun mahiyetine dair ne söylenebilir? Ne menem şeydir bu "hayat merkezi"?.. İBDA Mimarı, sözkonusu "hayat merkezi" ile ilgili olarak "Yağmurcu" adlı eserinde fevkalede doyurucu ve tatmin edici izahatlarda bulunur. Takip edelim : "Her şeyde parçaların toplamından fazla birşey vardır" hakikati... Alem külliyat (bütün) iledir. Cüziyat, yâni parçalar ile değildir. Nasıl ki, parçalar âlem olmadığı gibi toplu varlıklar da âlem değildir. Çünkü bütünden bütün parçaları çıkarırsanız, bütün yerinde kalmaz... Bu hususu bir yaşayan ile bir ölü tasviri içinde görebiliriz: Yaşayan bir insan bedeninin her uzvu "parçaların toplamından fazla birşey" olan "can"ı gösterirken, can, uzuvlar toplamı değildir. Bunun böyle olmadığı eksik uzuvlu insan veya ölü insan (ceset) misalinde açıktır... Öte yandan bütünden bütün parçaları çıkarırsanız ortada "canlılık" diye bir mevzu kalmaz. İnsan bedeni ve canlılık: "Bir şeyin değerine sirayet ve nüfuzu, sirayet ve nüfuz eden şeyin, yine sirayet ve nüfuz edilen şeyle perdelenmesidir. Burada sirayet eden şey bâtın ve bu sirayete mahal olan şey de zâhirdir. Bâtın zâhir için gıdadır; yapağıya nüfuz eden su gibi ki, onun hacmini arttırır ve genişlettirir!”... Tıp ilminin "insan bedeninde mahiyetini bilmediğimiz bir hayat merkezi var" dediği keyfiyete dair bir şeyler çıtlatabildik mi?.." "Enerji" denen şey nedir ve beden talim ve terbiyesi faaliyetleri esnasında, bu nasıl bir formda temayüz etmektedir ? Evvela "enerji" kavramı üzerinde duralım. İBDA MİMARI’nın "Yağmurcu" adlı eserinden öğrendiğimize göre, "enerji" kelimesi, (Latince ve Yunanca'da "energiz"), Aristo tarafından "energes" ve "energos" kelimelerinden "çalışır durumda aktif” mânâsiyle türetilmiştir. Ama bugün bütün dünya dillerinde İngilizce bir kelime ("energy") olarak yer etmiştir. "Enerji" kelimesinin İngilizce'de ifade ettiği mânâlara gelince; o da şöyle: "Aksiyon halinde güç veya kuvvet ifade canlılığı ve yoğunluğu. Aksiyon veya bir işi tamamlamak için gerekli olan kapasite. (Çoğul olarak) kararlılık ve kuvvetle harcanan güç. (Mesala; enerjisini ........e adamak). Fizikî bir sistemin kendi gerçek halinden belirlenmiş başka bir duruma geçerken yaptığı iş. Bu işin sonundaki toplamda, genelde "potansiyel enerji", "kinetik enerji","durum enerjisi"nden katkılar vardır." Yukarıdaki ifadelerden de anlaşılacağı üzere, tâ Eski Yunan'dan günümüze değin süreçte "enerji" kelimesi ile ifade edilen mânâ hep aynı... "Enerji" kelimesinin ifade ettiği bu mânâlardan mülhem, yeni gelişmeler ışığı altında ve yeni ilmî inkişaflar neticesinde yeni tasniflerin kendisini göstermesi gayet normaldir. Bilindiği üzere, Eski Yunan’dan tâ 16. yüzyıla kadar, en belirgin bir şekilde bilinen iki ilim vardı ki, bunlardan biri matematik, diğeri ise astronomi idi. Ama bugün sırası ile Fizik, Kimya, Fizyoloji, Biyoloji ve Psikoloji gibi ilimler, geçmişte bilinen ilimlerin sayısını bir hayli arttırmıştır. Muhakkak ki bunda Batı'da "Rönesans-yeniden doğuş" sonrası gelişen hadiseler büyük katkıda bulunmuştur. Mesela Batı'da gelişen sanayi devrimi ve bunun hemen akabinde temayüz eden teknolojik gelişmeler, mevcut ilimlerin sayısını arttırmıştır. İlimlerin sayı itibari ile bu artışa daha çok bütünün parçalara ayrılarak daha bir titizlikle kurcalanması ve bunun belli bir disiplin altına alınmasıyla gerçekleşmiştir. Tabii bu artış, neticede bir başka tehlikeyi de beraberinde getirmiştir. "Bütün" kaybolmuştur... Evet; "enerji" kelimesinin ifade ettiği mânânın çok eskilerden beri aynı olduğunu ve bunun zaman içinde değişik suretlere büründüğünü söyledik. Bunu da zaman içinde artış gösteren ilimlerin sayısına bağladık. Bu ilimlerde bir ilim olarak kendisini göstermiş olan Fizyoloji ilminin "enerji" kelimesine yüklediği mânâya bir bakacak olursak, o da şudur: Necati Akgün, adı geçen eserinde der ki: "Enerji kasların iş yapma kapasitesi şeklinde ifade edilebilir. Çok defa kullanılan enerji ünitesi kaloridir. Bir kalori bir gram suyun sıcaklığını 1 derece yükseltmek için gerekli enerjidir. Bunun 1000 misli kilo-kaloridir ve çok defa besinlerin enerji içerikleri için kullanılır..." Demek "enerji" kavramının insan bedenindeki görünüş şekillerinden biri böyle oluyormuş. Burada dikkati çekmek istediğimiz bir husus var ki, şu: İnsanoğlu, hayatını devam ettirebilmek için gerekli gıdayı veya yakıtı ve tabiî ki "enerji"yi doğrudan doğruya çeşitli besinlerden tedarik etmektedir. Bunun "kalori" şeklinde ifade edildiğini yukarıda görmüştük. Şimdi burada mühim bir mesele ortaya çıkmaktadır. Çok açık bir şekilde görülmüştür ki, insanoğlunun kendi hayatını idame ettirebilmek için besinlere ihtiyaç halindedir. Peki; bu ihtiyacın temelinde acaba ne yatmaktadır? İnancımız o dur ki, böyle bir ihtiyacı temelinde Allah'a muhtaç oluş yatmaktadır. Nasıl mı? Bunun cevabını İBDA MİMARI’NIN "İktisat ve Ahlak" adlı eserinden takip edelim: "İnsanoğlu Allah'a muhtaçtır. Allah, ezeli ilmi ile bildi ki, insan, beşeriyeti gereğince, su, ekmek vs.. dünya sebeplerine ihtiyaç halindedir. Bu bakımdan herşeye muhtaç olursa bu ihtiyacın hakikati, Allah'a muhtaç olmaktan başka birşey değildir..." Beden talim ve terbiyesi mevzuunun hasrı içerisindeki "enerji" kavramı ile ifade edilen mânâya tekrardan geri dönecek olursak. Neydi "enerji" ile ifade edilen, kastedilen mânâ? Kısaca "enerji" ile kastedilen mânâ, "kasların iş yapma kapasitesi olarak ifade edilebilir" demiştik. Kaslar açısından "kasların iş yapma kapasitesi" bir nevi "potansiyel enerji" olarak telakki edilebilir. Bizzat "kasların kasılarak iş yapması" ise "kinetik enerji". Buna "hareket enerjisi" de denir. "Hereket enerjisi" ile meydana gelen bedenî harekete "maddi hareket" diyebilir miyiz? Hareketin neticesine pekâla "maddi hareket" diyebiliriz. Ama hareketin bizatihi kendisine "maddi" demek mümkün değildir. Fiziki veya bedeni hareketin neticesinde mekanik bir işin yapılmış olması neticeyi değiştirmez. Bugün Fizik ilminin dile geldiği nokta "maddenin yoğunlaşmış enerji olduğu şeklindedir..." İnsanoğlu evvela kendisi için "potansiyel enerji" diyebileceğimiz besinlerdeki "enerji"yi (kalori) kendinde "enerji" haline dönüştürüyor. Daha sonra kaslar için (potansiyel enerji) haline gelen bu (enerji)yi kaslar "kinetik hareket enerjisi"ne dönüştürüyor. En sonunda bu "enerji" ile mekanik bir iş görülüyor. Bunu yaparken de belirli bir güç ve kuvvet uygulanıyor... İnsanoğlunun çeşitli besinlerden almış olduğu "enerji"nin, daha doğrusu bu "enerji" ile iş yapabilir hale gelmesinin temelinde şu temel ölçünün yattığı söylenebilir. Ölçü şu: "Allah insanı, eşya ve hadiseleri teshir etmesi için kendisine halife olarak yarattı..." Diğer taraftan, insanın "eşya ve hadiseleri teshir etmesi" bir nevi eşya ve hadiseye karşı uyguladığı bir tür "şiddet"tir. "Şiddet"in temelinde "kuvvet" vardır. Allah, güç ve kuvvet sahibidir. Bütün güç ve kuvvet Allah'a aitir. Allah, kendinde olanı, kendisine halife olarak seçtiği insana da vermiştir... İnsanın maddi hareket sistemi kemikler, eklemler ve kaslardan müteşekkildir. Maddi hareketlere katkıları açısından kemiklere "kaldıraç kolu", eklemlere "dayanak noktası", kaslara da "aktif unsurlar" yakıştırması yapılabilir. Kaslara "aktif unsurlar" yakıştırması yapılmasının biricik sebebi, maddî ve fizikî veya bedenî hareketlere doğrudan katkı sağlamalarından dolayıdır. Bu katkı veya harekete katılma kasların kasılması ile mümkün olmaktadır. Nitekim kasların en büyük özelliklerinden biridir kasılma hadisesi. Kasların diğer özellikerine gelince, o da şöyle: Uyarılabilme, iletebilme esneklik ve vizkozite de denen kasın kendini koruma özelliği... Bunlar, insan organizmasında bulunan bütün kas gruplarının (çizgili kaslar, düz kaslar, kalp kası) ortak özelliğidir. Herbir kas grubunun kendine has hususi özelliklerinin olması bir yana mevzumuzla doğrudan alakalı olan iskelet kaslarının fonksiyonel özellikleri şunlardır: Hareket, korunma, ısı meydana getirme, mekanik iş yapma... İnsanın maddî hareket sisteminde muayyen bir fizikî veya bedenî hareketin meydana gelebilmesi ancak ve ancak kasların kasılabilmesi ile mümkün olmaktadır. İnsan organizmasında bulunan üç ayrı kas grubundan ilk ikisi (düz kaslar ve kalb kası) gayr-i iradî olarak çalışırlar. İskelet kasları ise iradî olarak kasılır. Esas itibariyle beden hareketlerine aktif olarak katılan kaslar da bu kaslardır. Yani iskelet kasları... Peki iskelet kaslarının kasılmasına sebebiyet veren veya bu kasların kasılmasını tedarik eden “enerji” hakkında ne söylenebilir? Necati Akgün’ün adı geçen kitabından öğrendiğimize göre, kasların kasılmasına sebeb olan ilk “enerji” kaynağı ATP’dir. Yani Adenozintrifosfat... ATP, sadece kas hücreleri için acil “enerji” kaynağı değildir. İnsan organizmasında bulunan bütün hücreler için acil “enerji” kaynağı ATP bileşimidir. Bu bileşimdeki üç fosfattan biri ayrılınca büyük miktarda bir enerji açığa çıkar ve açığa çıkan bu “enerji” ile biyolojik bir iş görülür. Bu enerji ile aynı zamanda sinir sisteminde uyarı iletilir, bezlerde muhtelif salgılanmalar olur ve en önemlisi de kaslarda kasılma meydana gelir. Kas kasılması faaliyeti esnasında ATP’ler kullanıldıkça derhal yerlerine yeni ATP’ler imal edilir. İnsan organizması buna doğuştan istidadlıdır. ATP’lerin yeniden imal edilmesine kaslarda bulunan diğer bir enerji kaynağı olan kreatin fosfat (cp) yardımcı olmaktadır. Ama her halükarda kaslarda bulunan bu iki enerji kaynağı, beden talim ve terbiyesi faaliyetleri esnasında lüzumlu olan yeteri kadar enerjiyi tedarik etmekten çok uzaktır. Çünkü bu iki “enerji” kaynağının potansiyel olarak bulundurdukları “enerji” miktarı ancak 3-8 saniyelik bir efora yetecek kadardır. Ama hayat devam ediyor. Öyleyse yeni ATP’lerin imal edilmesinde yeni “enerji” kaynaklarına ihtiyaç vardır. Bunlar da dışarıdan alınan besinlerden tedarik edilmektedir. Meselâ bitkilerden ve hayvanlardan tedarik edilen karbonhidratlar, yağlar ve proteinler, insanın hayatını idame ettirmede “enerji” kaynakları vazifesi görürler. Bu “enerji” kaynaklarından daha çok karbonhidratlar ve yağlar kullanılırlar. Proteinler ilk etapta “enerji” kaynağı olarak kullanılmaz. Proteinler olağanüstü durumlarda, uzun süreli açlıklarda ve diğer enerji kaynakları çok azaldığı zamanlarda kullanılırlar. Evet; organizmanın canlılığını devam ettirebilmesi “enerji” husulü ve kullanılması ile mümkündür. İstirahat halinde en düşük düzeyde olan bu “enerji” ihtiyacı, sistematik maddi hareket talimleri esnasında en yüksek seviyeye çıkar. İstirahat halinde iken bütün organizmanın kullandığı toplam enerjinin yüzde yirmisini kaslar kullanırken, bu kullanım egzersiz esnasında yüzde doksana çıkar. Meselâ, istirahat halinde bütün organizmanın kullandığı enerji miktarı dakikada 1.3 kilo-kaloridir. Bunun 0.26 Kcal/dk. ‘sını, yani yüzde yirmisini kaslar kullanır. Diğer taraftan organizma kısa süreli bir yüklenme esnasında kullandığı enerji miktarını anında dakikada 35 kilo-kaloriye kadar çıkarır ki, bunun 32 kilo-kalorisini, yani yüzde doksanını bu sefer kaslar kullanır… İstirahat esnasında normal hayatımızı devam ettirebilmek için 2000-3000 kilo-kalori kadar bir enerjiye ihtiyaç duyarız. Ama bu ihtiyaç sistematik maddi hareket talimlerinde egzersizin şiddet ve süresine bağlı olarak 10.500 kilo-kaloriye kadar çıkabilir. Meselâ, bir maraton koşucusu 2500-2800 kilo-kalori gerektirir. Ama 300 km.lik bir bisiklet yarışında ihtiyaç 10.500 kilo-kaloriye kadar çıkar. "Varlıklar bütünü”nün madenler, bitkiler, hayvanlar ve insanlardan müteşekkil olduğu malûmdur. Diğer taraftan, mevalid-i selase de denen maden, bitki, hayvanın, anasır-ı erbaa’nın (dört unsur ki, bunlar; ateş, hava, su ve topraktır.) imtizacından meydana geldiği de… İnsan, bütün varlıkların özü ve hülasasıdır. Bütün “varlıklar” insanın hizmetine sunulmuştur. Nitekim insan, nefs-i natıka hüviyetiyle bütün varlıklara tasarruf eder. İnsanı diğer varlıklardan ayıran özellik de bu özelliğidir insanın. Allah 'ın halifesi oluşunun alemet-i farikası da bu özelliktir nitekim... Bütün bunları şunun için söyledim: Mesalâ kasların kullandığı "enerji"nin kaynağı durumunda olan ATP'lerin yeniden imal edilmesinde devreye giren "enerji" kaynakları "varlıklar bütünü"nden tedarik edilir. Değil mi ki çocuk annesinden beslenir, anne-baba madden, bitki ve hayvanlardan... "Varlıklar bütünü"nü oluşturan canlıların herbiri, hem kendi varlık bütünlüğünden ve hem de diğer varlık bütünlüklerinden "enerji" tedarikine gitmektedirler. Devr-i daim gibi bir şey... Peki bu devr-i daimi tekrar devr-i daim ettiren güç veya kuvvet hakkında ne söylenebilir? İsterseniz bunun cevabını bitkilerdeki "fotosentez" olayından takip edelim: "Fotosentez, bitkilere yeşil rengini veren klorofil isimli maddenin güneş ışığı altında topraktan aldığı su ile havadan aldığı karbonu birleştirerek karbonhidrat elde etmesidir. Petrol ve bundan yapılan diğer yakacaklar da karbonhidratlardan müteşekkildir... Bugün bütün dünyada motor gücü ile çalışan bir çok vasıta gücünü fotosentez olayı ile meydana gelen benzin ve mazot gibi akaryakıtlardan almaktadır. Kısaca söylemek gerekirse, fotosentez hadisesi sonucunda meydana gelen karbonhidratlar hem canlıların hem de cansızların hareket edebilmesi için bir ateş ve yakıt vazifesi görmektedir." Mutlak ölçü (meâlen): -"Allah o zattır ki, sizin için yeşil ağaçtan ateş yaptı. Şimdi siz, ondan yakıp duruyorsunuz." (Yasin, 80) Evet; bitkiler, hava, ateş, su ve topraktan karbonhidrat v.s.; yani "enerji" tedarik ediyorlar. Bununla hem besleniyorlar ve hem de diğer canlılara (insan ve hayvanlara) besin kaynağı, "enerji" kaynağı oluşturuyorlar. İnsanların bütün varlıklardan "enerji" kaynağı olarak istifade ettiğini söylemiştik. "Enerji" kaynaklarının da karbonhidratlar, yağlar ve proteinlerden teşekkül ettiğini... Karbonhidratların daha çok bitkilerden, yağ ve proteinlerin daha çok hayvanlardan, minerallerin ise daha çok madenlerden tedarik edildiğini söyleyelim. Bu arada şunu da söyliyelim ki; İBDA MİMARI’nın ifadesi ile "madde, bitki, hayvan ve insan şeklindeki varlık dereceleri, birbirlerine âit sıfat ve tavırlarla açıklanamazlar..." Kas kasılması faaliyeti esnasında sözkonusu olan ilişkinin “madde”, “enerji” ve “hareket” ilişkisi olduğu söylenebilir. Değilmi ki, ATP parçalanıyor ve “enerji” açığa çıkıyor. Açığa çıkan bu enerji ile de hareket meydana geliyor ve mekanik bir iş görülüyor, yapılıyor. Meydana gelen mekanik işin maddi olduğu fakat bu işin meydana gelmesine sebebiyet veren şeyin yani hareketin bizatihi kendisinin ise “maddi” olmadığını daha önce söylemiştik. Evet, “ruhî” olan birşeyin neticesi “maddi” olabilir. Ruh olmadı mı, değil hareket, hiçbir şey olmaz... Kas kasılması faaliyetine sebebiyet veren “enerji” kaynağının ATP olması ve bunun parçalanması neticesinde de hareketin meydana gelmesi, sözkonusu ilkişkiler ağının merkezinde “madde”nin olduğu anlamına gelmez. Daha doğru bir ifadeyle, sözkonusu ilişkiler ağının maddeye hasredilmesini gerektirmez. Tek cümleyle, kasılma olayında devreye giren hakikat şudur: “Herşeyde parçaların toplamından fazla bir şey vardır.” Nitekim bugünkü tıb, ATP’nin parçalanmasından mütevellid meydana gelen enerjinin, kimyasal enerjinin nasıl olup da mekanik enerjiye dönüştüğünü ve kasılmanın moleküler hareketlerini temin eden motor kuvvete nasıl değiştiğini halen bilememektedir. Bunun akla tâbi bir ilimle bilinemez oluşu gayet normaldir Çünkü sözkonusu olan ilişkiler ağı “aklî” değil, “ruhî”dir. Ruhun sırrîliği içerisinde ortaya çıkan şey bir “sır”dır. Böyle bir sırrîlik içerisinde “madde mi hareketi doğurdu, hareket mi maddeyi?” veya “madde mi enerjiyi doğurur, enerji mi maddeyi?” gibi soruların sorulması gereği lüzumsuzlaşır. Bu lüzumsuzluğa, İBDA Mimarı son noktayı koymuştur. Takib edelim: "Oysa en genel anlamıyla “madde” ve “enerji” birbirinin sebebidir; ve yine genel anlamıyla “ruh” onların müsebbibidir... Müsebbibin müsebbibi de Allah!.. Varlığı zorunlu olan!.." "Şuna dikkat: “Allah”, zatına nisbetle bir tuğra isimdir ve gayr-i şahsi bir ilk illet (sebeb) olmayıp, bir faildir. Yâni âlemi, ilim ve ihtiyarıyla istediği zamanda ve dilediği gibi halkeder... İşin eşya âlemindeki izinden takibçisi olanlar, “Einstein büyük bir cesaretle maddenin, enerjinin yoğunlaşması olduğunu söylemiştir” diyedursun, “enerji” ve “madde”, zat sırrı meçhul bir yerde, Allah’ın aksiyonuna şahidlik etmektedir... Faal: Aksiyon, ahlâk, kuvvet... Allah insanı eşya ve hâdiseleri teshir etmesi için kendisine halife olarak yarattı. Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanmaya memuruz... “Yarabbi eşyanın hakikatini bana göster” diyen Allah Sevgilisi’ne, tabiî ki, O’nun muradına bağlıyız...” "Allah, kulunun rızkını üstüne almıştır. Kuluna tekeffül ettiği onun gıdası, yetişmesi, gelişmesi ve belli rızkıdır. Fakat, yemek içmek gibi sebebleri kul mevlası için bırakır da, O’na tevekkül ederse yalnız, bazen Allah, onu bu sebeblerden yoksun bırakır da, kendi kudretinden güç verir ona. Böylece, o kul, muztarib olmaz ve üzüntüye düşmez.” Bunu, Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanan ve Allah Sevgilisi’nin muradına sımsıkı sarılan bir velinin şahsında misâllendirelim: "Ebu Said Hurdî Hazretleri dedi ki: "Allah ile halim öyledir ki, her üç günde bir bana yemek ikram eder. Böylece çölde tam üç gün hiçbirşey yemeden gittim. Dördüncü gün zayıf düştüm, hemen olduğum yere çöküp kaldım. O durumda iken hafiften bir ses geldi: “Ey Ebâ Saîd, sebeb mi dilersin, kuvvet mi dilersin?”, “Kuvvet dilerim” dedim. Hemen o an kuvvet bulup ayağa kalktım. On iki gün o çölde kaldım da yiyecek bir şey bulmadım. Ve aslâ açlıktan da ızdırap çekmedim” diyerek yemin etmiştir.” "Allah’ın kudreti tamdır ve her muradını kuşatır. Dilerse bünyesine yemek-içmekle gıda ve kuvvet verir, dilerse melekler gibi kendini anmaları ve tesbih etmeleriyle kıvam verir. Arzu edilen, güç de, ibadet için gereken güç ve kıvamdır. Yoksa yeme-içme zevki değil... Ömürlerini ibadet ve takva ile geçiren Allah dostlarından bazılarının geceyi, gündüzü aç geçirip uzun mesafeleri katetmeleri de bu mânâdadır. Hatta öyleleri var ki, on gün, yirmi gün, bir ay, iki ay bir şey yemeyip yine güçlerini koruyabilmişlerdir...” Allah sebeblere bağlı değildir; dilediğini, dilediği gibi işler, sebebli veya sebebsiz... Bir İslâm Büyüğü şöyle buyuruyor: "Ne garibtir ki, kendinizi sebebler âlemine bırakıyor ve müsebbibi görememiş oluyorsunuz. Evet, müsebbib, eşyayı sebeblere bağlamıştır. Fakat hangi işde sebebe, hangi işde müsebbibe bakılır? Bunu ayırdetmek lazım... Neticeyi sebebler aleminden devşirmek isteyenler, müsebbibten, münasebetsizlik istemiş olurlar. Bir saat için kendine gel ve şenaati düşün!” Son söz: "Kainat’ın yaradılışındaki hikmet, Kâinat’ın kuruluşu ve hayatın başlaması hikmetine sıkı sıkıya bağlı oldukta, bu işin tahkikinin “madde ve enerji”nin tahkikine mahsus ilim ve usûllerle anlaşılamayacağı açıktır...”
|




TAKDİM