logotype
Başyücelik Devleti'nin "Devlet Kültür Politikasına Bağlı Olarak" Spora Bakış PDF Yazdır e-Posta
Osman Temiz tarafından yazıldı.   

Hemen söylemekte fayda var: Bu çalışma, İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu'nun şu terkibî hükmüne istinaden kaleme alınmıştır:

"Spor, devlet kültür politikasına bağlı olarak, vücudu ruhun emri gayesi bilmek şartı altında güzel..." (1)

İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu'nun yukarıdaki bu terkibî hükmünün BD-İBDA ruh ve fikir sisteminin muradına denk düşen bir çerçevede yerini ve değerini bulduğunu söylemeye gerek yoktur. Yine, İBDA Mimarı'nın fikrî zâviyeden spora getirdiği bu bakış açısının buram buram "ruhçuluk" koktuğunu da söylemeye gerek yoktur. Malûm olduğu üzere, "ruhçuluk", BD-İBDA ruh ve fikir sisteminin "içtimaî sistem prensipleri" arasında yeralır. Bu arada, diğerlerini de söylemek gerekirse, -ki gerekir-, o da şu: Ahlâkçılık, Cemiyetçilik, Milliyetçilik, Şahsiyetçilik, Keyfiyetçilik, Nizâmcılık, Müdahalecilik, Sermaye ve Mülkiyette Tedbircilik...

"Ruhçuluğun hakikatini temsil eden İslâm'dır." İBDA Külliyatı'ndan öğrendiğimiz bu hakikatin yanısıra, Büyük Doğu Mimarı'nın şu terkibî hükmünü hatırlayalım:

"RUH... İslâm; ve onun etrafında herşey..." (2)

Büyük Doğu-İBDA ruh ve fikir sisteminin İslâm'a nisbetle teşekkül etmiş-ettirilmiş, -elbette ki Büyük Doğu-İBDA mimarları tarafından-, bir içtimaî sistem olduğunu biliyoruz. Madem ki Büyük Doğu-İBDA ruh ve fikir sistemi, ruhçuluğun hakikatini temsil eden, İslâm'a nisbetle teşekkül etmiş-ettirilmiş bir ruh ve fikir sistemidir, öyleyse, "ruhçuluk nedir?" ve "ruhçu kimdir?" sorularına çok kısa da olsa bir cevab verelim:

"Ruhçuluk eşya ve hâdiseleri, kendi içlerinden çıkan kuru müşahade ve kuru tecrübe, kuru akıl ve kuru bilgi kanunları üstünde, madde göziyle görülemez ve ölçülemez müessirlere bağlamak anlayışıdır." (3)

"Ruhçu odur ki, beş hasse kadrosu içindeki ham ve kaba madde âlemini, o kadronun dışında ve üstünde, gıyabında ve mâverasında, üstün bir sebep kutbuna iliştirerek mânalandırır." (4)

Burada son olarak söyleyeceğimiz şey şudur: İBDA Mimarı tarafından spora getirilen, "Spor, devlet kültür politikasına bağlı olarak, vücudu ruhun emri gayesi bilmek şartı altında güzel..." tarifi içerisinde yeralan "devlet"ten kasıd, Başyücelik Devleti; "devlet kültür politikası"ndan kasıd da Başyücelik Devleti'nin Devlet Kültür Politikası olsa gerektir... Zaten biz de mevzuya bu şuurla yanaşmaya gayret edeceğiz...

Kültür, Politika ve Spora Dair

Kültür nedir?.. Evvelâ bunun üzerinde duralım. Kültür, İBDA Külliyatı'ndan öğrendiğimize göre; "faaliyetin muhtevasında tezahür eden bilmeyi biliciliktir, malûmatfuruşluk taslamak değil; hadiseye yanaşan insan şuuru olarak, ona pençesini geçirebilici ruh..." (5) Nitekim İBDA Mimarı; "kültür, ansiklopedi ezberciliği değil, birçok şey bildikten ve gördükten sonra, hattâ onlar silinse bile insanda kalan bilgi ve görüş hassasıdır", der. (6)

"Kültür sade ezbere bilgiden ibaret olmadığına, fikirle birarada bulunduğuna, bu da bir dünya görüşüne ermeden meydana gelmiyeceğine göre", (7) demek ki, "herşey, ruh derinliğiyle umumî bilginin katışımı olan kültür esasına dayanıyor." (8)

Bütün bunlardan sonra diyebiliriz ki, Başyücelik Devleti'nin "Devlet Kültür Politikası", tek cümleyle, bütün bir ideolocya mevzuudur...

Politika nedir?.. Şimdi de bunun üzerinde duralım. Herşeyden evvel politika, Büyük Doğu Mimarı Üstad Necib Fazıl'ın da ifâdesiyle; "milletler, cemiyetler ve ferdler arasında, karşılıklı menfaat şuurunun plânlaştırılması ve desiselendirilmesi san'atıdır." (9) Yine Üstad Necib Fazıl, politikanın ne olup ne olmadığı mevzuunda aynen şöyle demektedir: "Umumiyetle politikayı basit ve küçük bir sanat, ferdden cemiyete kadar tek tek ve topyekûn bir nefsin kendisini müdafaa ve zıd nefsleri körleştirme dehâsının san'atı telâkki eden ben, şu hükmü vermekte mazurum ki, bir imân davasının hayat hakkını plânlaştırmak san'atından başka bir şey olmıyan politika, bağlı olduğu dava dışında kendisini müstakil bir müessese olarak tarife kalktıkça, ne olduğunu değil, ne olmadığını, yani ne kadar püf olduğunu göstermekten başka birşeye muvaffak olamaz. Politika kendi başına bir şey değil, bir şeyin emrinde bir iş ve tedbir zekâsıdır..." (10)

Evet; bir imân dâvâsının hayat hakkını plânlaştırmak sanatından başka birşey olmayan politika, kendi başına bir iş değil, birşeyin emrinde bir iş ve tedbir zekâsıdır...

Peki, spor nedir?.. Spor, en kestirme ifâdeyle, maddî hareket tâlimleri vasıtasıyla terbiye edilen veya disiplin altına alınan vücudun, belirli bir hedefe doğru, belirli kural ve kâideler çerçevesi içerisinde ve belirli bir zaman ve mekânda, belirli bir duygu ve düşüncenin emrine âmâde kılınması eylemidir, faaliyetidir.

Yukarıda spora getirilen bu tarifin açılımına dâir birkaç şey söylemek gerekirse, -ki gerekir-, o da şudur:

En başta söylenen "maddî hareket tâlimleri vasıtasıyla vücudun terbiye edilmesi veya disiplin altına alınması" sözünden kasıd şudur: Herşeyden önce, insanoğlu kendi vücuduna yine kendi vücuduyla hükmeder. Evet; insanoğlu, doğuştan getirdiği hareket kabiliyetlerinin maddî hareket tâlimleri vasıtasıyla, kendi vücuduna yine kendi vücuduyla hükmeder, onu terbiye eder ve disiplin altına alır. Buna biz "Beden Tâlim ve Terbiyesi" de diyebiliriz... "Beden Tâlim ve Terbiyesi"nin "Nefs Terbiyesi"nden mülhem bir ifâde kalıbı olması hasebiyle, Büyük Doğu-İBDA ruh ve fikir sisteminin muradına denk düşen bir ifâde kalıbı olduğunu söyleyebiliriz. Bundan dolayıdır ki, Başyücelik Devleti'nin içtimaî hayatında bu ifâde kalıbının aynıyle kullanılmasında hiçbir mahzur yoktur...

"Belli bir hedefe doğru" sözünden kasıd ise şudur: Spor'un kendi "iç mantığı" içerisinde niçin yapıldığı veya yapılması gerektiği sorusuna bir cevab teşkil ediyor olması... Öyle ya, "niçin spor yapılır veya niçin spor yaparız?" gibi sorulara verilen cevablar, aynı zamanda belirli bir hedefi de ifâde eder... Bu kâbil sorulara bizzat sporun kelime mânâlarından yararlanılarak bir cevab vermek mümkündür. Şöyle ki; sporun kelime mânâları arasında oyun, oynamak, oyalanmak, eğlenmek, zevk almak, vakit geçirmek, stres atmak, meşgul olmak, efkâr dağıtmak, işten uzak durmak ve maddî sıhhat kazanmak v.b. gibi mânâlar vardır ve biz de buradan yola çıkarak bu kâbil sebeblere bağlı olarak spor yaparız, deriz. Bütün bu mânâlar, spor yapmaktaki hedefimizi de ifâde eden bir mânâdadırlar... Niçin spor yaparız veya yapmalıyız sorusuna, ideolocya çerçevesinde verilecek cevab ise çok daha farklıdır. Meselâ, Büyük Doğu-İBDA ruh ve fikir sisteminde bunun cevabı kısaca şudur: Spor'u, "vücudu ruhun emri gayesi bilmek şartı altında" "sadece hakim ruhun uygun bedenine yardımcı" bir unsur olarak görmek ve kullanmak için...

"Belirli kural ve kâideler çerçevesi içerisinde ve belirli bir zaman ve mekânda" sözünden kasdın ne olduğuna gelince; o da şu: Nasıl ki "her oyunun bir kuralı vardır", spor da son tahlilde bir oyun olduğuna göre elbette ki sporun da kendine hâs ve hususî esas, usul, kural, kâide ve teknikleri olacaktır... Yine nasıl ki, "herşey karakterine uygun zeminde tecellî eder"; spor da kendi karakterine uygun bir zaman ve mekânda icrâ edilir... Yüzme suda, güreş çayırda yapılır... Spor, hayatın bütününe hitab eden bir tür faaliyet değildir. O sadece hayatın belirli bir zaman dilimine, daha doğrusu hayatın boşluklarına hitab eden bir tür içtimaî faaliyettir. Gerektiğinde ise aslî unsurlara yardımcı...

Son olarak, "belirli bir duygu ve düşüncenin emrine amâde kılınması eylemidir, faaliyetidir" sözünden kasdın ne olduğuna gelince, o da şu: Nasıl ki "spor, kullanana göre hizmet eden bir âlettir", işte bütün mesele de, "bu âleti kullanan kim?" sorusuna tutarlı bir cevab verebilmekte düğümlü... Böyle bir soruya cevab hâlinde kabaca Ahmed'tir veya Mehmed'tir denemeyeceğine göre, öyleyse; "Ahmed'in veya Mehmed'in sahib olduğu duygu ve düşünce nedir?" sorusuyla karşı karşıya kalınır ki, işte bu sorunun cevabı mühim... Büyük Doğu-İBDA müntesibleri olarak, bizim için bunun cevabı çok basittir. Tek cümleyle, Büyük Doğu-İBDA ruh ve fikir sistemi... İşte; spor da bu ruh ve fikir sisteminin emrine âmâde kılınacaktır Başyücelik Devleti'nde...

Başyücelik Devleti’nin Devlet Politikasına Dair

Başyücelik, herşeyden evvel Büyük Doğu idealinin siyasî bir sistemidir. Daha doğrusu Büyük Doğu idealine sımsıkı bağlı bir idare şeklinin adıdır Başyücelik... Kendisini yeni zaman ve mekâna, daha doğrusu 21. yüzyıla teklif eden İslâmî bir dünya görüşünün -Büyük Doğu-İBDA ruh ve fikir sisteminin- idare şekli...

"İslâm'da idare şekli yoktur, idare ruhu vardır" ölçüsüne uygun olarak, bugüne kadarki tarih sahnesinde hiçbir benzerine rastlanmayan ve hiçbir benzeri de olmayan bir idare şekli olarak Büyük Doğu-İBDA Mimarları tarafından gündeme getirilmiştir Başyücelik... Tafsilâtını merak edenlere, İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu'nun 1995 yılında İBDA Yayınları'ndan çıkan Başyücelik Devleti -Yeni Dünya Düzeni adlı eserini okumalarını tavsiye ederiz...

Başyücelik'in Büyük Doğu idealine sımsıkı bağlı bir idare şekli olduğunu söyledik. Bu arada hemen şunu da söyleyelim ki, bugün madde ve mânâda "Yürüyen Büyük Doğu"yu temsil eden İBDA'dır. Bu ifâde bizzat İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu'na âit olmakla birlikte, denilebilir ki; bugün Başyücelik doğrudan doğruya İBDA'nın tasarrufu altındadır. Adeta İBDA, Büyük Doğu idealinin idare şekli veya siyasî sistemi olan Başyücelik Devleti'nin "ahlâkî karakteri" durumundadır. Yâni, Başyücelik İBDA'dan sorulur...

Madem ki Başyücelik Devleti'nin Büyük Doğu idealine sımsıkı bağlı olduğunu söyledik, öyleyse Büyük Doğu idealinin ne olduğu üzerinde biraz olsun duralım. Büyük Doğu idealinin ne olduğunu bizzat Büyük Doğu Mimarı Üstad Necib Fazıl'dan gösterecek olursak, o da şu:

"Büyük Doğu, İslâmiyetin emir subaylığı... Büyük Doğu, İslâm içinde ne yeni bir mezhep, ne de yeni bir içtihat kapısı... Sadece "Sünnet ve Cemaat Ehli" tabirinin ifadelendirdiği mutlak ve pazarlıksız çerçeve içinde, olanca saffet ve asliyetiyle İslâmiyete yol açma geçidi; ve çoktanberi kaybedilmiş bulunan bu saffet ve asliyeti Yirmibirinci Asrın eşiğinde eşya ve hadiselere tatbik etme işi... Galiba işlerin de en değerli ve pahalısı..." (11)

"İslâmiyetin emir subaylığı" olan Büyük Doğu idealinin ne olduğunu yukarıda gösterdikten sonra, şimdi de Büyük Doğu idealinin ideal politikasının ne olduğu üzerinde duralım. Bu aynı zamanda Büyük Doğu idealine sımsıkı bağlı bir devlet şekli olan Başyücelik Devleti'nin de Devlet politikasının ne olduğu veya ne olması gerektiği sorusunun bir cevabı niteliğindedir.

Büyük Doğu Mimarı, Çerçeve 3 adlı eserinde aynen şöyle demektedir:

"Büyük Doğu idealinin en sarp, en yalçın ve en yılankavî arazi parçalarından geçip selamet düzlüğüne çıkmaya mecbur olduğunu anlayabilecek olanlar, onun politikasının da mahz-ı ahlâk, irfan ve dirayet olduğunu kabul ederler." (12)

İdeolocya Örgüsü adlı eserinde ise aynen şöyle demektedir Üstad Necib Fazıl:

"Büyük Doğu idealine bağlı olarak bizim üstün politikadan anladığımız, Türk milletini cihana yepyeni bir hüviyet halinde kabul ettirecek bir iş tekevvününün dışarıya doğru müdafaa haklarından başka hiçbir şey değildir. Bu iç oluşun kolaycılığı plânında 800 milyonu aşan İslâm kadrosu vardır." (13)

Bütün bunlardan da anlıyoruz ki, Başyücelik Devleti'nin Devlet politikası "mahz-ı ahlâk, irfan ve dirayet" temelleri üzerine binâ edildikten sonra, Büyük Doğu-İBDA ruh ve fikir sistemine müntesib insanları "cihana yepyeni bir hüviyet halinde kabul ettirecek bir iş tekevvününün dışarıya doğru müdafaa haklarından başka hiçbir şey değildir." Bu "iç oluşun kolaycılığı" plânında bugün 1 milyar 500 milyonu aşan bir İslâm kadrosu vardır...

Başyücelik Devleti’nde Spora Dair

"Başyücelik Devleti'nde Spor" mevzuuna, Akademya'nın 11. sayısında kısmen de olsa değinmiştik. Burada aynı bahisler üzerinde tekrardan durmaktansa sadece ideolocya çerçevesinde sporun nasıl bir çerçevede ele alınıp icrâ edileceği mevzuuna değineceğiz.

Büyük Doğu Mimarı, İdeolocya Örgüsü adlı emsalsiz eserinde, Başyücelik Devleti'nde sporun nasıl bir çerçevede ele alınıp icrâ edileceğine dâir aynen şöyle demektedir:

"Spor: Hiçbir kumara âlet edilmeksizin, sadece hâkim ruhun uygun bedenine yardımcı olarak ve asla kendi başına azizleştirilmeyerek ve ruhu karartmasına imkân verilmeyerek caiz ve lâzım..." (14)

Hepimizin de bildiği gibi, bugünkü 20. yüzyıl dünyasında spor, modern spor anlayışı etrafında tereddütsüz kumara âlet edilmekte, kendi başına azizleştirilmekte ve ruhu karartmasına imkân verilmektedir... Başyücelik Devleti'nde ise bütün bunlara paydos denileceği muhakkaktır...

Yukarıda, Üstad Necib Fazıl tarafından ortaya konan, spor mevzuundaki bu terkibî hükümden de anlıyoruz ki, Başyücelik Devleti'nin içtimaî hayatında spor, en başta "caiz ve lâzım"dır. Büyük Doğu Mimarı burada "caiz" derken, dînî bir hükme, "lâzım" derken de ideolojik bir gerekliliğe işaret etmektedir. Bizim kanaatimiz budur.

Yine yukarıdaki terkibî hükümden de anlıyoruz ki, Başyücelik Devleti'nde spor, aslâ ve kat'â kumara âlet edilmeyecek, kendi başına azizleştirilmeyecek ve hele hele ruhu karartmasına aslâ ve kat'â müsaade edilmeyecektir. O sadece hâkim ruhun uygun bedenine yardımcı bir unsur olarak ele alınıp icrâ edilecektir. İBDA Mimarı'nın da dediği veçhile; "Spor, vücudu ruhun emri gayesi bilmek şartı altında güzel..."

Başyücelik Devleti'nde sporun aslâ ve kat'â kumara âlet edilmeyeceği meselesi üzerinde biraz duralım. Malûm; İslâm'da kumar haramdır. Peki kumar nedir? Büyük Doğu Mimarı'na göre kumarın târifi şudur:

"Herhangi bir müsbet iş ve emek mahsülü olmadan, muhtelif âlet ve vasıtalarla, meçhule ve tesadüfe dayanarak, para mukabilinde oynanan oyun..." (15)

Yine Büyük Doğu Mimarı'na göre:

"Åžekli ne olursa olsun, ruhu kumar olan her fiil birdir." (16)

Yâni, ayniyle kumardır... Bu çerçeveden bakıldığı zaman, bugünkü modern spor anlayışı etrafında şekillenen veya neşv ü nemâ bulan spor-toto, spor-loto, sayısal-loto, altılı ganyan ve diğer "bahs-i müşterek"lerin ayniyle kumar olduğu sözkonusudur ve bu kabil vasıtalarla Başyücelik Devleti'nde sporun kumara âlet edilmesi aslâ ve kat'â düşünülemez. İBDA Mimarı diyor ki: "Millî piyango, Toto ve "Bahs-i Müşterek" gişelerinin kapalı camları üzerinde, katrandan iki çapraz çizgi..." (17) Yâni, Başyücelik Devleti'nin içtimaî hayatında bütün bunlar, -piyango, toto, loto v.s.-, yasaklar kervanına dahil edileceklerdir. Büyük Doğu Mimarı, İdeolocya Örgüsü adlı eserinde, "Başyücelik Emirleri-Kumar" bahsinde aynen şöyle demektedir: "Resmî ve hususî bütün piyango şekilleri, at yarışlarında ve (toto)da müşterek bahisler, vesâire, bu emrin neşrî tarihinden itibaren mülga ve yasaktır..." (18)

Şimdi de, Başyücelik Devleti'nde sporun aslâ ve kat'â kendi başına azizleştirilmeyeceği meselesi üzerinde duralım. Bu mevzu, bir yönüyle Üstad Necib Fazıl'ın şu sözünün ifâde ettiği mânâya çıkar: "Sporun sâf aşktan çıkarılıp ihtikâr ve istismar vasıtası olmaya yöneltilmesi" dâvâsına... (19) Bugün modern spor anlayışı etrafında sporun alabildiğine kendi başına azizleştirildiği malûmdur. Yâni, tabulaştırıldığı... Charles Blondel boşuna söylemiyor: "Bugün spor, fedakârlıklar, adaklar, hatta kurbanlar isteyen bir tanrıdır." (20) İBDA Mimarı'nın Tilki Günlüğü adlı eserinde futbol hastası bir Güney Amerikalı'nın hâzin bir hikâyesi anlatılır ki, bugünkü 20. yüzyıl dünyasında sporun ne derece azizleştirildiğine veya tabulaştırıldığına mühim bir misâl teşkil eder: "Yıl 1952... Salvador'un San Vicente liginde oynayan Carlos takımının koyu taraftarları var... Fakat bu taraftarlardan bir tanesi hastalık derecesinde kulüpçü... Cortobes adındaki bu Salvadorlu, son günlerde pek keyifli değildi. Zira tuuttuğu Carlos takımı arka arkaya 4 mağlubiyet almıştı. Bir maç sabahı stada gelenler, iliklerine kadar dondular. Cortobes, iki çocuğunu Carlos'un başarısı için kurban etmişti..." (21) Başka bir misâl: "1950 yılında futbol hastası bir Çekoslovakyalı, kendi takımının galibiyetine o kadar inanmıştı ki, maç öncesi eline aldığı bir iple maça gelmiş ve "eğer Çekoslovakya mağlup olursa kendimi şu iple asarım!" diye bağırmıştı. Ne yazık ki, Çekoslovakya dünya kupasında mağlup olmuş ve futbol hastası Çek, kendisini elindeki iple kale direğine asıvermişti." (22) İşte size, sporun kendi başına azizleştirilmesine dâir iki ibret vesikası... Bu demek değildir ki, sporun bir başka şeyin emrinde azizleştirilmesi gerekir... Geçmişte sporu bir başka şeyin emrinde azizleştirenlerin de âkıbeti, bugünkünden pek farklı olmamıştır. Eskiden spor meydanlarında ölenler, bizzat spor yapanlardı; şimdilerde ise spor yapanları izleyenler, taraftarlar...

Eski Yunan'da spor, putların putu olarak da kabul edilen baş put (Zeus) adına yapılıyordu. Meselâ bugünkü modern Olimpiyat Oyunları'na yataklık eden Olimpia Şenlikleri... Şimdilerde ise, modern olimpiyat oyunlarının merkezine oturtulduğu modern spor anlayışı etrafında şekillenen sporun bizzat kendisi putlaştırıldı, tabulaştırıldı... Eskiden de spor meydanlarında değişik vesilerle ölümler olurdu. O dönem spor meydanlarında kendisini gösteren ölümlerin hemen hepsi, sadece ve sadece spor yapanlar arasından olurdu. Şimdilerde ise, bu daha çok sporu seyreden seyirciler arasından, daha doğrusu taraftarlar arasından oluyor. Eskiden putlar adına yapılan veya başka sebebler uğruna yapılan spor, yapanları ölüme kadar götürürken, şimdilerde putlaştırılan spor, onu putlaştıran taraftarlarını ölüme götürüyor... Eski Yunan'da (Zeus) adına yapılan pankreas güreşlerinde az ölüm olmamıştı... Yine Eski Roma'da Kralların huzurunda ve halkın serbestçe izlediği arenalardaki gladyatörlerin arasından da az kişi ölmemişti.. Hâkezâ, Ortaçağ Avrupası'ndaki Derebeylerin himayesinde olan şövalyelik müesseselerinin kendi aralarında yapmış oldukları Jut ve Turnuva oyunlarında da az ölüm olmamıştı... Yine aynı döneme âit olan ve halk tarafından itibar gören ve bugünkü modern futbolun da beşiği olduğu üzerinde durulan "La Soule" oyununda da az ölüm ve yaralanma olmamıştı... Hıristiyan-Yahudi Batı medeniyetinin spor tarihi, spor tarihi açısından tam bir mezarlıktır aslında...

Başyücelik Devleti'nde sporun aslâ ve kat'â ruhu karartmasına imkân verilmeyeceği meselesine gelince: Ruhçuluğun hakikatini temsil edenin İslâm olduğunu söylemiştik. Büyük Doğu-İBDA'nın, İslâm'a nisbetle teşekkül etmiş-ettirilmiş bir ruh ve fikir sistemi olduğunu da... Üstad Necib Fazıl, "Ruh... İslâm; ve onun etrafında herşey" der. Buradan da anlıyoruz ki, Başyücelik Devleti'nde spor, aslâ ve kat'â İslâm'ın, diğer bir ifâdeyle şeriatin muradına aykırı bir çerçevede ele alınıp icrâ edilemeyecektir. Bilindiği üzere, "şeriat zâhire göre hüküm verir." Bugün spor, gerek kılık-kıyafet, gerekse zaman ve mekân ayarlaması açısından olsun, tamamiyle Batı Medeniyeti'nin fikir ve yaşayışına göre ele alınıp icrâ edilmektedir. Daha doğrusu tanzim edilmektedir. Bundan dolayıdır ki, bugünkü ele alınış tarzı ve algılanış mânâsı itibariyle, sporun Başyücelik Devleti'nde ayniyle yer alması muhaldir. Başyücelik Devleti, kendi müslüman tebaasına, kendisinin de tâbi olacağı, İslâm'ın muradına, ruhuna uygun bir kılık-kıyafet telkin ve tedarik edeceği gibi; spor mevzuunda da bunu gerçekleştirmeye muktedir olacaktır. Sporda kılık-kıyafet ayarlamasından tutun da, sporun yapılacağı zaman ve mekân ayarlamasına kadar... Elbetteki sporun nerede, ne zaman, nasıl ve niçin yapılacağı veya yapılması gerektiği şuurunu da aşılayarak... Bu arada hemen şunu da söyleyelim ki, Başyücelik Devleti'nin ruh ve fikri olan, "Büyük Doğu ideali, daima bir evde baba sıkıyönetimi tavriyle milletin kılık ve kıyafetine kadar müdahalecidir; ve başta kadın kılığı bulunmak üzere, ahlâk, edep, zarafet ve şahsiyeti esas tutar." (23) Başyücelik Devleti'nin "içtimaî sistem prensipleri" arasında, "müdahalecilik" prensibinin olduğunu hatırlatmak isteriz.

Son olarak, Başyücelik Devleti'nde sporun, "sadece hâkim ruhun uygun bedenine yardımcı" bir unsur olarak ele alınıp icrâ edilmesi meselesi üzerinde duralım. En başta, buradaki "hâkim ruh"tan kasıd İslâm'dır. Çünkü İslâm hâkimdir ve bizzat "ruhçuluğun hakikati"ni temsil edendir. Daha sonra "İslâma Muhatab Anlayış"ın 21. yüzyıldaki temsil dairesi olan Büyük Doğu-İBDA'dır. Daha sonra, Büyük Doğu-İBDA ruh ve fikir sisteminin idare şekli ve siyasî sistemi olan Başyücelik'tir ve bunun devletidir... En nihayetinde de, Başyücelik Devleti'nin tebaasını oluşturan topyekûn müslümanlardır. Peki "uygun beden"den kasıd nedir? Buradaki "uygun beden"den kasıd, doğrudan doğruya "ruhun döküleceği kalıp"tır. Bu mânâda buradaki "uygun beden"den kasıd, kâh İslâm'a nisbetle Büyük Doğu-İBDA'dır, kâh Büyük Doğu-İBDA'ya nisbetle Başyücelik Devleti'dir, kâh Başyücelik Devleti'ne nisbetle de topyekûn müslümanlardır...

Bütün bunlardan da anlaşılacağı üzere, Başyücelik Dveleti'nde spor, en kestirme bir ifâdeyle, Başyücelik Devleti'nin ruh ve fikri olan Büyük Doğu-İBDA'nın "içtimaî sistem prensipleri"ne göre ele alınıp icrâ edilecektir. Spor, yerine göre Başyücelik Devleti'nin, yerine göre de topyekûn müslümanların emrine âmâde kılınacaktır. Formülleştirecek olursak, Başyücelik Devleti'nin içtimaî hayatında spor, sadece ve sadece "hâkim ruhun uygun bedenine yardımcı" bir unsur olarak ele alınıp icrâ edilecektir. Tek cümleyle spor, itikadî mânâda İslâm'ın, ideolojik mânâda da Büyük Doğu-İBDA ruh ve fikir sisteminin muradına ters düşmeyecek şekilde ele alınıp icrâ edilecektir. Aksi takdirde, Başyücelik Devleti'nin "içtimaî sistem prensipleri"nden olan "müdahalecilik" prensibi devreye sokulacak ve mevzu tatlıya bağlanacaktır. Neticesi acı da olsa!..

Başyücelik Devleti’nin Spor Politikasına Dair

Sporun "mevzuuyla kayıtlı mahalli idrak" cümlesinden olarak, "insanî verim şûbelerinden bir şûbe" olduğunu biliyoruz. Nuri Demirci, Sporda Yönetim-Teşkilatlanma ve Organizasyonlar adlı kitabında der ki: "Spor artık günümüzde bir ilim dalı olarak kabul edilmektedir. Bu gelişmeye paralel olarak spor ilminin önemli bir kolu olan spor yönetimi ve onun unsurları da ilmî bir anlayış içinde ele alınıp değerlendirilmelidir. (...) Ayrıca, her sahada olduğu gibi, spor sahasında da hizmet ve faaliyetlerin sevk ve idaresini en iyi şekilde sağlamanın yollarını anlatan spor yönetimi, çeşitli gâyeleri ve hedefleri olan farklı spor unsurlarıyla birlikte bu gâyeler çerçevesinde incelenmelidir." (24)

Peki içtimaî hayatta sporun sevk ve idare edilmesinde lüzumlu olan temel unsurlar nelerdir? Buna çok kısa olarak şöyle cevab vermek mümkündür. Bir içtimaî hayatta sporun sevk ve idare edilmesinde lüzumlu olan beş temel unsur vardır. Bunlar; "spor yöneticisi, spor teşkilatı, spor politikası, spor mevzuatı, spor tesisleri ve spor organizasyonlarıdır".

Hemen söylemekte fayda var: Bir içtimaî hayatta sporun usûlüne uygun olarak sevk ve idaresinde lüzumlu olan bu temel unsurların koordineli, muvazeneli bir şekilde ele alınıp icrâ edilmesi için herşeyden evvel bir "dünya görüşü"ne ihtiyaç vardır. Öyle ya, bir içtimaî hayatta, hayatın tamamını sarıp sarmalayan, daha doğrusu içtimaî hayatın tamamını tanzim eden veya nizâma sokan bir "dünya görüşü" olsun ki, sözkonusu hayatta sporun sevk ve idaresinde lüzumlu olan temel unsurların da koordineli bir şekilde ele alınıp icrâ edilmesi mümkün hâle gelsin. Aksi takdirde kaos...

Günümüz 20. yüzyıl dünyasında spor, içtimaî hayatta, kendi "iç mantığı" içerisinde belirli tasniflere tâbi tutulmuştur. Amatör spor, profesyonel spor gibi... Ama bunun yanında Sigurd Baumann'ın "Uygulamalı Spor Psikolojisi" isimli kitabından öğreniyoruz ki, bir içtimaî hayatta spor, kendi "iç mantığı" içerisinde, şu dört vechesiyle tamayüz etmektedir:

1) Hususî gruplarla spor. Yâni, rehabilitasyon gâyeli yapılan spor. Fizik tedavi gibi...

2) Boş vakit veya kitle sporu. Yâni, her zamanki işten artakalan bir zamanda yapılan spor veya sporun yaygınlaştırılmasına dönük spor. Daha doğrusu, kitlelerin boş vakitlerinde yaptığı spor...

3) Profesyonel spor veya performans sporu. Yâni, para kazanmaya dönük olarak, meslek hâline getirilmiş spor...

4) Okul sporu. Yâni, sporun okullarda, eğitim ocaklarında yapılması veya sporun okullaştırılması...

1) Hususî Gruplarla Spor

Hususî gruplarla spor. Yâni; rehabilitasyon gâyeli yapılan spor. Diğer bir ifâdeyle de, fizyolojik ve psikolojik tedâvi maksadıyla yapılan spor... Rehabilitasyon dönemindeki hastalar, bedenî ve zihnî özürlülerle yeniden topluma kazandırılması gereken insanlar bu gruba dahildirler. Nitekim ferdin sosyalleşmesinde, kendi fizikî kabiliyetlerini tanımasında ve kendine olan güven duygusunun artırılmasında ve böylelikle mücadele azminin perçinleştirilmesinde spor, müsbet katkıları olan bir tür faaliyet olarak kabul edilmektedir bugün... Tarihin birçok dönemlerinde spor, gerek fizikî tedâvi ve gerekse ruhî rahatsızlıkların giderilmesinde bir tedâvi vasıtası olarak görülmüş ve kullanılmıştır. Bugün hâlen Tıp fakültelerinde spor, fizik tedâvi ve egzersiz fizyolojisi adı altında ele alınıp icrâ edilmektedir. Yâni bugün Tıp, spordan azamî derecede istifade etmektedir. İstikbâlin Başyücelik Devleti'nde de bunun böylece ele alınıp icrâ edilmesinde hiçbir mahzur yoktur. İnsanımızın manevî sıhhati kadar, maddî sıhhati de önemlidir bizim için…

2) BoÅŸ Vakit veya Kitle Sporu

Boş vakit veya kitle sporu. Yâni; her zamanki işten artakalan bir zamanda yapılan spor veya sporun kitlelere yaygınlaştırılmasına dönük olarak yapılan veya yaptırılan spor... Bir içtimaî hayatta, öyle veya böyle, herkesin iştigal ettiği bir iş vardır. Bu farzedişten hareketle de, herkesin her zamanki işinden artakalan bir zamanı vardır. İşte biz bu zamana boş vakit veya serbest zaman, bu boş vakitte yapılan spora da boş vakit veya serbest zaman sporu diyoruz... Kitle sporu, bazen geniş halk kitlelerine yaygınlaştırılması gereken spor mânâsında da kullanılmaktadır. Günümüzde bu, "sağlık için spor", "herkes için spor" ve "hayat boyu spor" gibi sloganlarla gündemde tutulmaya çalışılmaktadır. Ama bütün bu sloganlar vasıtasıyla sporun kitlelere yaygınlaştırılması gayreti sadece ve sadece profesyonel sporun işine yaramaktadır, ayrı mesele. Bu da mevcud düzenlerin işine yaramaktadır tabiî ki... Nasıl yaramasın ki, bugün bütün dünyada kitle sporunun müşahhastaki en bariz örneği, futboldur. Hâl böyle olunca, futbolun kitlelere yaygınlaştırılması sözkonusu ve bunun da mevcud düzenlerin işine yarıyor olması sözkonusu... Son tahlilde geniş halk kitlelerine düşen de, futbol müsabakalarının yapıldığı mekânlar olan ve "tehlikeli yer" mânâsına gelen stadyumlarda seyirci olarak arz-ı endâm etmek... Anlayacağınız, günümüz dünyasında kitlelere yaygınlaştırılması gereken spordan kasıd, geniş halk kitlelerinin bizzat spor yapmasını temin ve tedarik etmek değil, sadece ve sadece topyekûn kitleyi seyirci kılmaktır...

Seyirlik spor... Bunun modern spor anlayışının da tâbi olduğu modern dünyanın, yâni Hıristiyan-Yahudi Batı fikir ve yaşayışının hüküm sürdüğü dünyanın büyütüp beslediği bir uygulama olduğunu söylemeye gerek yoktur... Seyirlik sporlar, adeta mevcud düzenleri ayakta tutan birer vasıta durumundadırlar bugün. Geçmişte seyirlik sporların yapıldığı mekânları "uyku tulumu" olarak vasıflandıranlar da yok değildi. Vaktiyle İspanya Kralı Francisco Franco, seyirlik sporların en gözdesi olan futbolun oynandığı mekânlardan olarak, kendi ülkesindeki Bernabeau Stadı'nı inşâ ettirmek için, "Tez elden bana 150 bin kişilik bir uyku tulumu hazırlayın!" demişti... Portekiz Kralı Antonio Salazar da buna benzer birşeyler söylemişti. Nitekim, "Ben 40 yıl Portekiz'i 3F kuralı ile idare ettim. Bunlardan bir tanesi de futboldu." sözü, kendisine aittir...

Evet; günümüz 20. yüzyıl dünyasında spor, seyirlik spor statüsünde ele alınıp icrâ edilmektedir ve "herkes için spor", "hayat boyu spor" ve "sağlık için spor" sloganlarının esas itibariyle hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur. Bütün bunlardan maksad, varsa yoksa profesyonel sporun etrafında topyekûn kitleyi seyirci kılmaktır... Bugün modern spor anlayışı etrafında boş vakit veya serbest zaman veya her zamanki işten artakalan bir zamanın faaliyeti olarak telâkki edilen sporun bir iş ve meslek hâline getirilmiş olması bir yana, topyekûn işsiz ve sapsız insanların bu "iş"in etrafında seyirci kılınması ne kadar ilginç!..

Başyücelik Devleti'nin içtimaî hayatında seyirlik spora sistematik bir şekilde yer verilmesi ne derece mümkün olur bilmiyoruz ama, bugünkü ele alınış tarzı ve algılanış mânâsı itibariyle seyirlik spora asla ve kat'â yer verilmeyeğini söyleyebiliriz. Hele hele, profesyonel spor mantığıyla ele alınıp icrâ edilen sporun seyirlik spor hâlinde kendisine hayat hakkı bulması muhaldir Başyücelik Devleti'nde...

Diğer taraftan, Başyücelik Devleti'nde herkesin öyle veya böyle bir işinin olacağı muhakkaktır. Dolayısıyla bu kişilerin her zamanki işlerinden artakalan bir zamanları da olacaktır elbette... Bu zaman kâh Ramazan ve Kurban Bayramları'nda kendisini gösterir, kâh devletin kendi inisiyatifiyle belirleyeceği bir günde, -meselâ Cuma günü veya resmî merasim günlerinde- kâh geniş halk kitlelerinin kendi hususî merasim günlerinde, -meselâ evlilik ve sünnet düğünlerinde- gösterir. Hâl böyle olunca, Başyücelik Devleti'nin tebâsını oluşturan insanların, her zamanki işlerinden artakalan zamanlarında spor yapmaları hiç de yadırganacak bir durum değildir. Bunun Başyücelik Devleti'nin gösterdiği belirli zaman ve mekânlarda yapılacağını söylemeye gerek bile yoktur...

Başyücelik Devleti'nin içtimaî hayatında spordan azamî derecede istifade edileceğini ve onun bir müsbet "istismar vasıtası" olarak kullanılacağını şimdiden söyleyebiliriz. Bu mânâda sporun Başyücelik Devleti'nin içtimaî hayatında mümkün olduğu kadar yaygınlaştırılmasının hiçbir mahzuru yoktur. Yaygınlaştırılması gereken bilumum spor faaliyetlerinin-branşlarının ruh ve fikrimize uygunluğuna elbette ki dikkat edilecektir. Bu tür faaliyetlerin daha çok askerî nitelikte olmasına da dikkat edilecektir. Çünkü, Başyücelik ideali (kendi "iç"ini hâlletmiş olmak kayıd ve şartıyla) temelde yayılmacı ve militarist bir devleti öngörmektedir. Yâni, orducu bir toplum olmayı idealize eder Başyücelik Devleti... Bu çerçeveden bakıldığı zaman, Başyücelik Devleti'nin içtimaî hayatında bir futbolun veya benzeri top oyunlarının yaygınlaştırılmasından çok, güreşin, (karakucak güreşin) yüzmenin, koşunun, nişancılık ve binicilik gibi spor faaliyetlerinin yaygınlaştırılması daha evlâ görülmektedir. Nitekim bu kâbil spor faaliyetleri, ruh kökümüze ve medeniyet mirasımıza perçinli olmaları hasebiyle de teşvik edilecek bir noktadadırlar...

3) Profesyonel Spor veya Performans Sporu

Profesyonel spor veya performans sporu... TDK'nın Türkçe lûgatına baktığımız zaman, orada profesyonel kavramının, "bir işi meslek hâline getirmiş kimse" mânâsına geldiğini görürüz. Buradan hareketle, profesyonel sporun "meslek hâline getirilmiş spor", profesyonel sporcunun da "sporu meslek hâline getirmiş kimse" mânâsına geldiğini anlarız.

Profesyonel spor, aynı zamanda performans sporu mânâsında... Performans sporu, sporun en üst seviyede ele alınıp icrâ edilmesi anlamındadır. Gerek teknik, gerek taktik ve gerekse kondisyon olarak... Böyle bir teşebbüs çok yoğun bir şekilde çalışmayı gerektirir. Yâni, antreman veya idmanı... Bundan dolayıdır ki, Charles Blondel, "antreman çileciliktir" der...

Günümüz dünyasında profesyonel spor faaliyetlerinin, daha doğrusu topyekûn spor faaliyetlerinin, -amatör ve profesyonel-, tek bir müessesesi vardır, o da, spor kulüpleridir. Spor kulüpleri, sporcuların işçi statüsünde çalıştırıldıkları fabrikalar mesâbesindedir. Sporcular buralarda, sözkonusu spor kulüpleri adına spor faaliyetlerinde bulunurlar ve bunun karşılığında da belirli bir ücret alırlar. Aylık, prim veya transfer ücreti...

Spor kulüpleri faaliyette bulundukları spor sahalarında galib gelmek, başarılı olmak istemektedirler. Bunun için de, sporu en üst seviyede ele almak durumunda-zorundadırlar. Çünkü kapitalist hayat anlayışı hep kazanmak, ne olursa olsun kazanmak ve kazanabildiği ölçüde hem gündemde ve hem de ayakta kalabileceğini telkin etmektedir kendi düzeni içinde kendisine hayat hakkı bulan insanlara... Kapitalist hayat anlayışı, sporun meslekîleştirilmesini kaçınılmaz kılmıştır. Yâni, profesyonel spor, bizzat modern dünyanın, Hıristiyan-Yahudi Batı dünyasının dayattığı bir spor tarzıdır. Bu arada hemen şunu da söyleyelim ki, profesyonel spor kulüpleri, müsbet iş ve emek üreten müesseseler değildirler. Onlar sadece müsbet iş ve emek üreten müesseselerin getirisi üzerine binâ edilmişlerdir. Müsbet iş ve emek üretmeden kolay yoldan elde edilen para ve şöhretin paravanları...

Başyücelik Devleti'nin içtimaî hayatında, profesyonel sporun bugünkü profesyonellik, kulüpçülük mantığıyla ele alınıp icrâ edilmesine muhal gözüyle bakılabilir. Diğer taraftan, içtimaî fayda zımnında, spordan azamî derecede istifâde edileceği şuuruyla, sporun profesyonelce ele alınıp icrâ edileceğini şimdiden söyleyebiliriz. Sporun profesyonelce ele alınıp icrâ edilebilmesinin yegâne müesseseleri, Başyücelik Devleti'nin mektebleri olsa gerektir.

4) Okul Sporu

Okul sporu, yâni, sporun okullarda, eğitim ocaklarında ele alınıp icrâ edilmesi veya sporun okullaştırılması mevzuu... Bilindiği üzere mektebler, Üstad Necib Fazıl'ın ifâdesiyle; "bütün bir talim, terbiye ve telkin ocakları" durumunda olan içtimaî müesseselerdir. Bu müesseselerin yekûnuna taalluk eden ruh ve fikir, bizzat bir devletin eğitim sistemine taalluk eder.

Üstad Necib Fazıl'a göre; "eğitim, muhatabına belirli duygu ve düşünce alışkanlıkları kazandırma dâvasıdır." Sporun da, "muhatabına belirli duygu ve düşünce alışkanlıklarının kazandırıldığı" bir zaman ve mekânda ele alınıp icrâ edilmesi, herhâlde en uygun davranış olacaktır.

Malûm olduğu üzere, bugün bütün dünya devletlerinin mevcud eğitim sistemleri içerisinde spor, Beden Eğitimi veya Cimnastik adı altında ve mecburi ders statüsünde ele alınıp icrâ edilmektedir. Nitekim günümüz dünyasında spor, "ruh ve beden sağlığını dengeli bir şekilde geliştirir" tavsifiyle temâyüz etmektedir. Eğitimcilerin spora olan bakış açıları hep bu minval üzeredir.

Bugün, her ne kadar bütün dünya devletleri sporu kendi eğitim sistemleri içerisinde, mecburî ders statüsünde ele alıp icrâ ediyorlarsa da, bu, bugünkü dünyada okul sporunun ön plânda tutulduğunu göstermez. Aksine bugün bütün dünyada okul sporu, âdeta profesyonel sporu ayakta tutan bir manivelâ durumundadır. Bu mânâda profesyonel spor, okul sporunu ezmiştir. Başyücelik Devleti'nde ön plânda tutulması gereken sporun okul sporu olduğunu şimdiden söyleyebiliriz. Çünkü Büyük Doğu Mimarı:

"Eski Yunan'da kafa ile denk giden beden hareketleri okullarda ihmal edilirse sporun ruhu kaybedilmiÅŸ olur" der. (25)

Diğer taraftan, İBDA Mimarı'nın söylediği: "Spor mu?.. Kafa ile denk gitmediği yerde, insan keyfiyeti merkebe döner... İşin sırrı kıvamda!.." (26)

Evet; işin sırrı kıvamda!.. Aynı ruh ve fikrin veya duygu ve düşüncenin tasarrufu altında, bir yanda kafa eğitimi, diğer yanda Beden Eğitimi, Beden Talim ve Terbiyesi...

Büyük Doğu Mimarı, Başyücelik Devleti'nin mekteb politikasına dâir şunları söylemektedir:

"İslâm inkılâbında mektep, dâvanın muhtaç olduğu yeni ve dayanak nesli yetiştirmeye mahsus aileyle el ele bütün bir talim, terbiye ve telkin ocağı olacak; ve mâlûm, bandrollü bilgi posalarını veren tarafsız bir müessise olmaktan çıkacaktır." (27)

Başyücelik Devleti'nde, "7 yaşından başlayıp 12 yaşında bitecek ve çocuğa bütün bilgilerin kaba hatlarını verecek olan beş yıllık ilk tahsil mecburîdir. (...) İlk tahsilden sonra, 12 yaşından başlayıp 17 yaşında bitirilecek olan yine beş yıllık bir orta tahsil devresi vardır ve yüksek tahsile kadar bütün öğretim kadrosu, en ince ve semereli bir programla, çocuğa işte 7 yaş ile 17 yaşı arasındaki bu on sene içerisinde mayalandırmaktan ibaret bir cehde memurdur..." (28)

"Talim ve terbiye işinde Avrupalı mütehassıs, kız ve erkek karışık öğretim gibi heyulâî abesler, İslâm inkılâbının maarif siyasetinde bahis mevzuu olamaz. Bulûğdan evvelki ilk tahsil devresinde karışık bulunmasında bir mahzur olmayan kız ve erkek talebeler, ilk devreden sonra tahsillerine cinsiyetlerinin müstakil toplulukları içinde devam ederler." (29)

Bütün bunlardan da anlıyoruz ki, Başyücelik Devleti'nde mektebler ilk, orta ve yüksek mekteb tasnifine tâbi tutulacaktır. Bu mekteblerden ilk mekteb, mecburî... Yine ilk mekteb hariç, kız ve erkek öğrenciler, kendilerine tahsis edilen mekânlarda eğitime tâbi tutulacaklardır.

Başyücelik Devleti'nin ilk mekteblerinde Beden Talim ve Terbiyesi dersinin oyun formu altında verilmesinde hiçbir mahzur yoktur. Yine orta mekteblerinde de Beden Talim ve Terbiyesi dersinin, spor formu altında verilmesinin hiçbir mahzuru yoktur. Yüksek mekteblerde ise spor mevzuunda kabiliyeti olan gençlerin spor okullarında istihdam edilmesinde hiçbir mahzur yoktur. Bu okulların en büyük hususiyeti, Başyücelik Devleti'nin eğitim ocaklarına Beden Eğitimci yetiştirmek olmalıdır.

 

Kaynaklar:

1) Salih Mirzabeyoğlu, Tilki Günlüğü -Ufuk ile Hafiye-, İBDA Yay., İstanbul 1990, c.1, s. 298

2) Necib Fazıl Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, Büyük Doğu Yay., 5. Baskı, İstanbul 1986, s. 282

3) A.g.e., s. 347

4) A.g.e., s. 347

5) Salih Mirzabeyoğlu, Dil ve Anlayış -Dil ve Diyalektik-, İBDA Yay., İstanbul 1986, s. 244

6) Salih Mirzabeyoğlu, Kavgam 2 -Necip Fazıl-, İBDA Yay., İstanbul 1987, s. 334

7) Necib Fazıl Kısakürek, Çerçeve 3, Büyük Doğu Yay., İstanbul 1991, s. 202

8) Salih MirzabeyoÄŸlu, Kavgam 2, s. 335

9) Necib Fazıl Kısakürek, Başmakalelerim-I, Büyük Doğu Yay., İstanbul 1990, s. 202

10) A.g.e., s. 201

11) Necib Fazıl Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, s. 10

12) Necib Fazıl Kısakürek, Çerçeve 3, s. 33

13) Necib Fazıl Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, s. 407

14) A.g.e., s. 343

15) A.g.e., s. 287

16) A.g.e., s. 288

17) Salih Mirzabeyoğlu, Gölgeler -Yaşadığımız Günler-, İBDA Yay., İstanbul 1987, s. 210

18) Necib Fazıl Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, s. 288

19) Necib Fazıl Kısakürek, Konuşmalar, Büyük Doğu Yay., İstanbul 1990, s. 233

20) Bernard Gillet, Spor Tarihi, (terc. Mustafa Durak), Gelişim Yay., İstanbul 1975, s. 7

21) Salih Mirzabeyoğlu, Tilki Günlüğü, c. 5, s. 56

22) A.g.e., s. 56

23) Necib Fazıl Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, s. 343

24) Nuri Demirci, Sporda Yönetim-Teşkilatlanma ve Organizasyonlar, M.E.B., Ankara 1986, s. 13

25) Necib Fazıl Kısakürek, Konuşmalar, s. 232

26) Salih Mirzabeyoğlu, Tilki Günlüğü, c. 2, s. 70

27) Necib Fazıl Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, s. 221

28) A.g.e., s. 221-223

29) A.g.e., s. 222

 

(Akademya Dergisi, 1999, sayı: 11)

 

 
IWIWSatartlapGoogle bookmarkDel.icio.usTwitterLinkter.huvipstart.huFacebookDiggUrlGuru.huBlogter.hu

Yorum ekle