logotype
"Gürbüz ve Yavuz Evlatlar": Türkiye'de Sporun Tarihî Analizi PDF Yazdır e-Posta
Osman Temiz tarafından yazıldı.   

“Gürbüz ve Yavuz Evlatlar” isimli eserin müellifi Yiğit Akın, adı geçen eserin teşekkür sunumunda, Erken Cumhuriyet Dönemi Türk Spor Tarihi üzerine çalışmaları olan Cem Atabeyoğlu’nun kendisine şöyle dediğini not eder:

“Bak evlâdım, Türk sporunun tarihi asla tam olarak yazılamayacak...”[1]

Peki, ama niçin?

Yiğit Akın bunun “niçin?”ine dair Cem Atabeyoğlu’ndan herhangi bir şey aktarmıyor, fakat kendisi şöyle bir yorumda bulunuyor, meâlen:

“Modern sporların Türkiye’de izlediği tarihsel süreci kayda geçirmek çok, ama çok zor olacak gibi gözüküyor.”[2]

Türk spor tarihinin sadece modern sporlardan ibaret olduğunu iddia etmiyoruz elbette, fakat bu mevzuda ümitsizlik içinde ümidini yitirmemeye çalışan Yiğit Akın’a da hak vermemek mümkün değil. Çünkü bu mevzu, yâni modern sporların Türkiye’de izlediği tarihsel sürecin kayda geçirilememesi -veya zorluğu durumu, yakın tarih olarak bilinen Cumhuriyet tarihinin tam olarak yazıl(a)mamış olması, -bir ölçüde de çarpıtılmış olması ile doğrudan ilintilidir. Üstad Necip Fazıl’ın “Destan” isimli şiirinde, “bahset tarih balığın tırmandığı kavaktan” mısraı, aslında yakın tarihin nasıl bir çerçevede şekillendi(rildi)ğine işaret eder.

Türkiye Spor Tarihçiliği Hakkında

20. yüzyılın sonlarından itibaren spor tarihçiliği Batı dünyasında bir alt-disiplin olarak gün yüzüne çıkmıştır. Ortaya çıkan bu yeni durum, tüm toplumların tarihinin anlaşılmasında çok önemli ipuçları vermiştir. Aynı zamanda mevcut sosyal ilişkilerin dönüştürülmesinde de yeni bilgilerin ortaya çıkmasında büyük ölçüde etkili olmuştur. Meselâ Figürasyonel Teori’nin kurucusu Alman Sosyolog Nobert Elias, iki ciltlik Uygarlık Süreci isimli eserinde, modern sporuların doğuşu ile medenîleşme süreci arasındaki doğru orantıya dikkat çeker ve bunlar arasındaki ilişkiyi inceler.

“Batı’daki örnekleriyle karşılaştırıldığında Türkiye spor tarihçiliği kapsadığı alan ve analitik nitelikleri bakımından çok yetersizdir.” Bu tespitin sahibi olan Akın Yiğit, “birkaç istisna dışında spor tarihçiliği Türkiye’de akademik ilgi alanının tamamen dışında kalmıştır”, der ve sözlerine şu şekil devam eder: “Bu ilgisizliğin nedeni, bir ölçüde orijinal kaynak sıkıntısı, dünyadaki akademik gelişmeleri takip etmemek/edememek veya akademik bir çalışmanın nesnesi olmaya lâyık görmemek; ama asıl, büyük ölçüde beden terbiyesi ve spor mevzuunda problematize edilecek bir şeyler olduğuna inanmamaktır.”[3] Bu mevzuda Kurthan Fişek, Spor Yönetimi isimli eserinde çok önemli ipuçları vermektedir. Meselâ Osmanlı Devleti’nde Selim Sırrı Tarcan’ın Olimpiyat Temsilciliği hakkında söyledikleri, çok ilginç! Meğer Selim Sırrı’nın Osmanlı Olimpiyat Temsilciliği, Uluslararası Olimpiyat Komitesi Başkanı Pierre de Coubertin’in, “seni temsilci tayin ediyorum”, sözünden ibaretmiş!

“Türkiye’de spor tarihçiliği ya modernleşmeci-Batılılaşmacı paradigmanın ekseninde ele alınmış ya da kültürel-özcü vurgular yüklenerek modernite öncesi sporların ve bu sporların modern türevlerinin tarihi şeklinde yazılmıştır.”[4] Meselâ eski Türklerin Orta Asya’da ve Osmanlı’nın Anadolu’da yaygın olarak yaptıkları sporlar ve bu sporların günümüze kadar gelmiş otantik uzantıları, -meselâ okçuluk, binicilik, cirit, güreş vs.- Türkiye’de spor tarihçiliğinin çok önemli bir bölümünü oluşturmaktadır.

Türkiye’de antik/geleneksel sporları merkeze alan çalışmalar daha ziyade tarihten günümüze Türklerin görkemli medeniyetler kurdukları tezine dayanır. Bu, daha evvel de söylendiği üzere, spor tarihçiliğinin tüm dünyada kemikleşen en temel problemlerinden biri olan sporun modernleşme veya medenîleşmenin içtimaî bir göstergesi olarak ele alınması ile yakından ilintilidir. Halbu ki;

Antropolojik ve arkeolojik çalışmalar, tarihten günümüze her insan topluluğunda bugünkü modern sporlara çok benzeyen bedeni faaliyetlerin varlığına şahitlik eder. Türkiye spor tarihçiliği, yukarıda bahsi geçen problematikten hareketle, tarihten günümüze Türklerin her zaman atletik, dolayısıyla da medenî bir millet olduğunu ispatlamak derdindedir. Bu tavrın oluşumunda Türk Tarih Tezi ve Güneş-Dil Teorisi’nin etkili olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Nitekim 1930’lı yıllarda Top isimli bir dergide, (4-11 Mart,1936;18-25 Mart ve 1 Nisan,1936), Cevat Abbas Gürer adında bir Kemalist, ilmî ve akademik olarak hiçbir değer taşımayan, ancak sadece bir safsata olarak değerlendirilebilecek Güneş-Dil Teorisi’ne dayanarak Türklerin doğuştan sporcu olduklarını, pek çok sporu ilk kez Türklerin tecrübe ettiğini, en ilginç olanı da, “spor” ve “sportmen” kelimelerinin mücidinin Türkler olduğunu iddia eder. İlk dil, dolayısıyla da ilk medeniyetlerin Türkler tarafından kurulduğu iddiasına/safsatasına dayanan Güneş-Dil Teorisine göre sadece “spor” ve “sportmen” kelimeleri değil, eski Yunanca oldukları sabit olan “atlet” ve “atletizm” kelimeleri de Öz Türkçe’dir.[5]

Kemalistlere Güneş-Dil Teorisinden daha sağlam bir teoriye zemin olabilecek bir ipucu verelim: İBDA Mimarı Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu, 6 ciltlik Tilki Günlüğü isimli eserinde “Türk”  kelimesinin “nehir insanları” ve “Allah adamları” mânâsına geldiğini söyler. İlk insan ve ilk Peygamber olan Hazret-i Âdem Aleyhisselâm’ın mesleğinin çifçilik olduğu düşünülecek olursa, ilk medenî yerleşim bölgelerinin sulama yapmaya müsait nehir yatakları olduğu hemencecik anlaşılır.

Türkiye spor tarihçiliğinde dikkat çeken en önemli unsurlardan biri de, bütünü parçalara ayırarak daha iyi anlama ve anlamlandırma çabası olarak değerlendirilebilecek “dönemlendirme” çabasıdır. Sözkonusu olan bu çaba Türkiye’de, büyük ölçüde spor sistemini yöneten merkezî kurumlar üzerinden yapılmıştır.

Türkiye spor tarihçiliğinde “dönemlendirme” ilk kez, Fenerbahçe spor kulübünün tarihini yazan Rüştü Dağlaroğlu tarafından yapılmıştır. Buna göre, Cumhuriyet dönemi spor tarihi 1922-1936 yılları arasında Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı-TİCİ (şahsî), 1936-1938 yılları arasında Türk Spor Kurumu-TSK (yarı-resmî) ve 1938 ve sonrasında ise Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü-BTGM (resmî) olmak üzere üç döneme ayrılmıştır. Türkiye spor literatüründe çok önemli bir yere sahip olan Spor Yönetimi isimli eserinde Kurthan Fişek, böyle bir “dönemlendirme” çabasını daha da derinleştirmektedir. Akın Yiğit ise, “Gürbüz ve Yavuz Evlatlar” isimli eserinde sözkonusu “dönemlendirme” çabasından çok farklı bir portre çizmektedir. Akın Yiğit’e göre, modern sporların ortaya çıktığı geç Osmanlı ve yine modern sporların iyicene kökleşmeye başladığı erken Cumhuriyet dönemini “alt dönem”, 1951 yılında kabul edilen “Sporda Profesyonelleşme Kanunu”nu ise “üst dönem” olarak kabul etmek gerekmektedir.[6]

Türkiye’de sporda sahici bir “dönemlendirme” yapabilmek için, geçmişe dönük bir “tarih muhasebesi” yapmak zorunludur. Osmanlı tarihi dikkate alınmadan Türkiye’de sporun tarihi yazılamaz. Türkiye spor tarihinin yazılabilmesi için Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun İBDA Diyalektiği isimli eserinde üzerinde durduğu “Terkibî Dava Şeması”[7],  büyük bir önemi haizdir. Orada “beş asırlık tarih dilimimiz tam dört devre” olarak değerlendirilmektedir. İlk iki buçuk asır, “aşk, vecd ve hakimiyetle süsleyici” bir devir olarak tavsif edilmiştir. “Yükseliş devri” olarak bilinen bu devrin hemen ardından “üç asır”lık bir “duraklama devri” başlamıştır ki bu devir, “kaba softa ham yobaz elinde kenetleyici” olmuştur. “Son bir asır”  ise, “çöküş devri” olarak da bilinen “Batıyı maymunvârî taklid devri”nin açıldığı devirdir. Ondan sonraki devir ise, “madde planında kurtulduktan sonra ruh planında helak oluş”un adı olan Cumhuriyet devridir. Cumhuriyet döneminde sporda bir “dönemlendirme” yapmadan evvel ilk önce bilinmesi gereken budur.

İnkılâpların En Büyük Yardımcısı Olarak Modern Sporlar

Türkiye’de sporun tarihsel gelişimi, “modernite” ekseninde modern devletin oluşum sürecinde ortaya çıkmış sosyal politikalarla doğrudan ilintilidir. Bilindiği üzere, “modernite” ile birlikte iki önemli kavram gündeme gelmiş/getirilmiştir. Bunlardan biri  “gelişme”, diğeri ise “özgürleşme”dir. İlk defa Foucault tarafından telaffuz edilen bu iki kavram pek çok kurumsallaşmayı da beraberinde getirmiştir. Meselâ okul, hapishane, fabrika, ordu, ıslahevi, kulüp vs. gibi kavramlar, “gelişme” ve “özgürleşme” kavramlarıyla örtüşen bir mânâda kullanılmıştır. Denebilir ki, disipline edici mekanizmalar olarak bilinen bu müesseseler idarî otoritenin, bürokratik sistemin ve hegemonik sosyal kontrolün yerleşmesine ve güçlenmesine büyük ölçüde katkıda bulunmuşlardır.

Bir alet olarak spor, kullanana göre hizmet eder. Sporun kendisinden müspet fayda ve yarar devşirilebilen kültürel bir faaliyet olduğu gerçeğinden hareketle, tarih boyunca tüm sistem veya ideolojiler -ve de “psikolojiler”, sporu kendi menfaatleri istikametinde kullanma eğilimi içerisinde olmuşlardır.

Üstad Necip Fazıl, Cumhuriyet inkılâplarının bir ideoloji değil, psikolojiden ibaret olduğunu söyler. Bu hakikati başa aldıktan sonra, Halit Bayraktaroğlu, 1930’lu yıllarda yayınlanan Türk Spor isimli dergide, “Sporda Vahdet ve Tesanüt” başlıklı yazısında, “Türk inkılâbına lâyık ve inkişafa en çok yardım eden teşekkül spordur”[8], derken aslında bir yandan spordan azamı derecede fayda ve yarar sağlanabileceğine, diğer bir yandan da, Cumhuriyetin kendisine nihaî hedef olarak seçtiği Batı kültür ve medeniyetinin fikir ve yaşayışının içselleştirilmesinde modern sporların sirayet edici özelliğine ve tabiiki de, sporun psikolojik, sosyolojik ve fizyolojik olarak bir “yardımcı unsur” keyfiyetine işaret etmektedir.

Erken Cumhuriyet döneminde “muasır medeniyetler seviyesine ulaşmak” parolası istikametinde şekillendirilen modern sporlar, % 99’luk gibi bir çoğunluğu oluşturan müslüman halkın hiçbir dinî, millî ve kültürel değerleri dikkate alınmadan uygulamaya sokulmuştur, dayatılmıştır da denebilir. İstatistikî bilgiler de göstermiştir ki, müslüman halk sözkonusu olan böyle bir dayatmaya karşı uzun bir süre, 1960’lı yıllara kadar direnmiştir, direnebilmiştir. Burada 1946’da çok partili sisteme geçiş ve Adnan Menderes’in hükümet olmasıyla birlikte gelişen süreçte, 1963 tarihli 5 Yıllık Kalkınma Planları bir kırılma noktası olarak ele alınabilir. Çünkü; modern sporların topluma yaygınlaştırılmasında çok büyük bir etki eden “kitle sporu” ve “geleneksel spor” kavramları, Cumhuriyet tarihinde ilk kez 1968 tarihli ikinci 5 Yıllık Kalkınma Planı’nda gündeme gelmiş, getirilmiştir. Müslüman halkın yumuşak karnı olarak algılanan “geleneksel sporlar”, “kurucu irade” tarafından modern sporların daha bir kabul görmesi ve de içselleştirilmesinde etkin bir şekilde kullanılmıştır. Mesela eski Türklerin “Aba Güreşi”, Osmanlı Devleti’nde “savaş idmanı” olarak algılanan “Cirit”, “Anadolu güreşi” olarak bilinen “Karakucak Güreşi” ve yine yaklaşık olarak 640 yıllık bir geleneğe sahip, fakat “Rumeli Güreşi” olarak bilinen “Kırkpınar Güreşleri”, “ilke ve inkılâplar”ın şirin gösterilmesinde ve de modern sporların içselleştirilmesinde önemli bir rol/misyon üstlenmişlerdir.

Modern Sporların Bir Devlet Politikası Olarak Algılanması

Daha evvel de söylendiği üzere, 1936 tarihli Türk Spor Kurumu (TSK), Türkiye spor tarihçiliğinde sporda yarı resmi bir yapılanmayı temsil eder. 1922-1936 tarihli Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı (TİCİ) yerine ikame olunan TSK, Cumhuriyet döneminde modern sporların bir devlet politikası olarak kanunla düzenlenmesinin ilk adımıdır. Nitekim tam iki yıl aradan sonra, TSK’nın yerine ikame olunan 1938 tarihli 3530 sayılı Beden Terbiyesi Kanunu, modern sporların devlet politikalarına bütün yönleriyle eklemlenmesini ifade eder. Erken Cumhuriyet döneminde modern sporlarda TİCİ ile başlayan süreç, geç Cumhuriyet döneminde Beden Terbiyesi Kanunu ile birlikte tamamlanmış ve kemâle ermiştir. 1938 yılından günümüze kadar geçen süreçte tüm spor politikaları, işte bu 1938 tarihli 3530 sayılı Beden Terbiyesi Kanunu ekseninde şekillenmiştir. 1963 tarihli 5 Yıllık Kalkınma Planları başta olmak üzere, 1986 tarihli 3289 sayılı Beden Terbiyesi ve Spor Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun, 1990 tarihinden itibaren de her dört yılda bir yapılması yönetmelikle kayıt altına alınan Spor Şurası, üzerinde çok uzun süre tartışılmış olan Futbol Özerklik Kanunu ve sonrasında Spor Kanunu, keza onlarca Yönetmelik ve Kararname vs., bütün bunların hepsi 1938 tarihli 3530 sayılı BedenTerbiyesi Kanunu etrafında şekillenmiştir.

Cumhuriyet’in kuruluşundan çok kısa bir süre sonra, sporun teşkilatlandırılması görevi Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı’na (TİCİ) verilmiştir. “Gönüllülük esasına dayanan, liberal ve bağımsız bir teşkilat olduğu” üzerinde durulan TİCİ, aslında “gönüllü bir birlik olmaktan daha çok devletin fizikî kültür alanındaki resmî politikalarının yürütücüsü olmuştur.” Nitekim “TİCİ’nin üst düzey yöneticilerinin pek çoğu Cumhuriyet döneminin ya üst düzey bürokratlarıdır ya da siyasî elitle yakın ilişki içinde olan kimselerdir.”[9]

Kuruluş tarihi 1922 olarak kabul edilen TİCİ, Ocak 1924’te M. Kemal tarafından “kamu yararına dernek” (Menafi-i Umumiyeye Hadim Cemiyet) olarak kabul edilmiştir. M. Kemal’in hâmi, İ. İnönü’nün ise fahrî reisliğini üstlendiği TİCİ’nin kurucu üyeleri arasında daha çok ecnebiler, azınlıklar ve dönmeler bulunmaktadır.

“Kamu yararına dernek” olarak kabul edildikten hemen sonra, TİCİ’ye 17 bin liralık bir ödenek tahsis edilmiş ve 1924 yılında Fransa’da yapılan Paris olimpiyat oyunlarında Cumhuriyet’i temsil etmesi sağlanmıştır. Burada ilginç olan şudur ki, 1923 yılında işgal kuvvetlerine karşı bir bağımsızlık savaşı veriliyor, -ki resmî tarihe göre işgal kuvvetleri denize dökülmüştür!-, fakat “Kur(t)uluş”un (1923) hemen ardından, ertesi yıl işgal kuvvetlerinin yâni Batılı devletlerin kültürel bir organizasyonu olan Modern Olimpiyat Oyunlarına iştirak edilmesi sağlanıyor. Hem de aç, sefil ve perişan bir hâlde yaşayan yaklaşık 13 milyon insanın hâli hiç mi hiç hesaba katılmadan. Sırf spor olsun diye ne idüğü belirsiz bir azınlık ve dönme taifesine 17 bin liralık bir ödenek tahsis edilmesi ve ardından sözkonusu oyunlara iştirak ettirilmesi çok düşündürücüdür.

Aslında dünden bugüne Türkiye’de hemen hiçbir şey değişmemiştir. Meselâ 12 Eylül 1980 Darbecileri tarafından hükümet olması sağlanan Turgut Özal ve yine 28 Şubat 1997 muhtırası ile birlikte hükümet olmasının yolu açılan Recep Tayyib Erdoğan’ın yaptıkları da çok düşündürücüdür. Turgut Özal döneminde Belediyeler Kanunu’nda yapılan yeni düzenlemelerle TİCİ bünyesinden neş’et etmiş olan Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi’ne (TMOK) 1992 yılından bu yana aktarılan/aktarılması gereken para çok büyük bir yekûn oluşturmaktadır.

Bilindiği üzere, Uluslararası Olimpiyat Oyunları’na (UOO) ülkeler değil, sadece şehirler aday olabilmektedir. Türkiye’nin Uluslararası Olimpiyat Oyunları’na talip olması ise Cumhuriyet tarihinde ilk kez, 1990’lı yıllarda İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanlığı görevinde bulunan Recep Tayyib Erdoğan’ın çalışmalarıyla olmuştur. UOO’nun İstanbul’da yapılabilmesi için, daha evvel de söylendiği üzere, 1992 yılından başlamak üzere, ta ki Olimpiyat Oyunları İstanbul’da yapılana kadar geçerliliğini koruyacak bir kanunî düzenleme yapılmıştır. Bu düzenlemeye göre, İstanbul Büyük Şehir Belediyesi bütçesinden belirli bir paranın TMOK’ya aktarılması kanunî bir zorunluluk hâline getirilmiştir. Hem de bu sefer 13 milyon değil, yaklaşık 70 milyonluk bir nüfus aç, sefil ve perişan bir hâlde iken.

Kemalist Siyasî Elitin ve Merkezî Bürokrasinin Spora Bakışı

M. Kemal, TİCİ’nin kongresinde okunmak üzere göndermiş olduğu bir metinde aynen şöyle der:

“Dünyada spor hayatı ve spor dünyası çok mühimdir… Bu kadar mühim olan spor hayatı bizim için daha mühimdir. Çünkü ırk meselesidir. Irkın ıslâhı ve keşayişi meselesidir. Ve hatta biraz da medeniyet meselesidir.”[10]

M. Kemal’in yukarıdaki sözünden de anlaşılmaktadır ki, Türkiye’de spor, müslüman halkın itikadını temelden sarsıcı bir mahiyette ve ırkçı bir çerçevede ele alınmak istenmiştir. Yine, M. Kemal’in sözünden anlaşılmaktadır ki, Türkiye şartlarında spora belirli bir ideolojiden hareketle değil, psikoloji zaviyesinden yaklaşılmıştır. Tarihte spora psikoloji zaviyesinden sadece Türkiye’de mi yaklaşılmıştır? Tabiî ki hayır! Meselâ vakti zamanında Almanya’da Nazizm’in meşhur lideri Adolf Hitler sporu psikolojik bir unsur olarak kullanmak eğiliminde olmuştur. Hitler sporu “aryan ırkı”nın üstünlüğünü isbat etmek için bir fırsat olarak değerlendirmek istemiş ve 1936 Berlin Olimpiyat Oyunları’nı adeta bir laboratuar olarak kullanmayı hayâl etmiştir.

Gayrî İslâmî bir yapılanmada ırk taassubundan daha tabiî bir şey olamaz, yoktur. Ama aynı ırk taassubu, yüzde 99’u müslüman olan bir ülkede yürürlüğe konulursa çok vahim sonuçlar doğurabilir, doğurmuştur. M. Kemal, müslüman halka rağmen ırk taassubunu her vesileyle gündeme getiren bir kişi olmuştur. Bu durum bugün de halen sürdürülmek istenmektedir, sürdürülmektedir.

“Ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlâklısını severim”[11], sözü M. Kemal’e ait bir sözdür. Gerçi hiç kimse, “ben sporcunun aptal, hantal ve aynı zamanda ahlâksızını severim” demez. Burada M. Kemal’in altını çizdiği ahlâk, hiç şüphesiz ki, Batı hayat tarzı ile ilgili bir ahlâktır; dünyevî veya laik bir ahlâk!

“Spor gençleri kötü ahlâktan kurtarmak için iyi bir amil olacaktır”[12], diyen İsmet İnönü’nü de yine lâik/dünyevî bir ahlâk öngörüyordu.

“Sağlam kafa, sağlam vücutta bulunur.” M. Kemal’e atfedilen bu söz, bir eski Roma atasözüdür. Bu söz, gücü ve kuvveti ön planda tutan bir anlayışa sahip eski Romalı’ya çok yakışmaktadır, fakat Türkiye insanı için hiç bir önemi yoktur. Sağlam vücut ancak sağlam kafanın emrinde işe yarar.

“Türk gibi kuvvetli”, sözü Türkiye spor tarihçiliğinde sıkça kullanılan bir sözdür. Bu sözün bir ırkçılık malzemesi olarak kullanıldığı hepimizin malumdur. “Türk gibi kuvvetli” sözü, Batılıların Türk güreşçilere bir yakıştırmasıdır. Batılıların “şuuraltı” derinliklerinde Müslüman Türk’ten korku büyük bir yer etmiştir. Avrupa Birliği’ne girme çabalarının yoğunluk kazandığı şu günlerde bile bu korku kendini derinden hissettirmektedir. Ancak dünden bugüne bu söz, Türkiye’nin sömürgeleştirilmesinde ve de halkın idraklerinin iğdiş edilmesinde bulunmaz bir nimet olarak kullanılmıştır.

Türkiye’de birçok kere başbakanlık yapmış olan Bülent Ecevit, 2000 Sydney Olimpiyat Oyunları’nda tayt giyme mevzuunda güreşçi Harun Doğan’ın Türkiye adına güreşmeyi protesto etmesi üzerine aynen şöyle demişti:

“Bize güreşçinin ideolojisi değil, başarısı lazımdır.”

Bu sözün mânâsı şudur:

“Bize ham beygir gücünde hayvanlar lazımdır.”

Evet; ancak bir hayvanın ideolojisi ol(a)maz!

“Gürbüz ve Yavuz Evlatlar” isimli eserinde Yiğit Akın çok yerinde bir tespitte bulunmuştur: “1920’lerin ilk yarısında Kemalist elitin beden terbiyesi ve sporun yeniden nasıl düzenleyip idare edeceğine dair hiçbir somut projesi yoktur.”[13] Aslında Kemalist elitin içtimaî hayata dair herhangi bir plan, program ve projesi dün olmadığı gibi, bugün de yoktur. Onun içindir ki, Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren “kurucu irade” tarafından tam bir yap-boz oyunu oynanmaktadır. Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu, mealen, “Türkiye henüz ne olacağına karar verebilmiş değildir”, derken yerden göğe kadar haklıdır. Dünden bugüne Cumhuriyet, kendisini ne olduğuyla değil de, ne olmadığıyla ifade etmeye çalışıyor. Bu “ne olmama”yı “İslâm karşıtlığı” şeklinde okumak mümkündür.

Kemalist siyasî elit Osmanlı Devleti’ni çok kısa bir sürede tasfiye etmiştir. Osmanlı Devleti’nin tasfiyesi ile birlikte ne yapacağını bilemez bir duruma düşen Kemalist elit, “iktidar boşluk kaldırmaz” hakikatine çarpmış olarak, alelacele “toplama” bir içtimaî sistem meydana getirmeye çalışmıştır: Medenî kanununu İsviçre’den, ticaret kanununu Fransa’nın sömürgelerine uyguladığı ticaret kanunundan, spor kanununu ise bir rivayete göre İngiltere’nin spor federasyonları birliği yönetmeliğinden, diğer bir rivayete göre de İsviçre spor federasyonları ve spor birliği talimatnamesinden aparmıştır.

Batı medeniyetinin fikir ve yaşayışını kendisine şiar edinen ve bunu “muassır medeniyetler seviyesine ulaşmak” sözüyle de formülleştiren Kemalist elit ve merkezî bürokrasi, diğer bir ifadeyle Cumhuriyet Halk Partisi zihniyeti (CHP), modern sporların modern bir tarzda tatbik edilmesi için çok büyük bir uğraş vermiştir. Üstad Necip Fazıl’ın, “Anadolu insanını piçleştirmenin ocağı”, şeklinde vasıflandırdığı Köy Enstitülerini dikkate almazsak, 1938 tarihli 3530 sayılı Beden Terbiyesi Kanunu’nda, “her Türk vatandaşı spor yapmakla yükümlüdür” (madde 4) hükmünü yine bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Burada istenen ve arzulanan şey halkın spor yapmasından çok, Batı tipi hayat tarzının benimsenmesidir.

“Beden terbiyesi ve modern sporların Osmanlı macerası, Avrupa’daki gelişmelere paralel bir seyir izlemiştir.” Bu tespitin hemen yanı başında, modern beden terbiyesi Osmanlı İmparatorluğu’nda ilk kez askerî okullar bünyesinde uygulandı. 1860’ların ilk yarısından itibaren başlayan süreç, 1869’da uygulamaya konulan Maarif-i Umumiye Nizamnamesi’nin 23. maddesinde de belirtildiği üzere, “jimnastik dersleri bütün rüştiyeler için zorunludur”, şeklinde devam etmiştir. 1938 tarihli Beden Terbiyesi Kanunu’nun 4. maddesinde yer alan hükmün esinlendiği kaynak da, kuvvetle muhtemel,  Maarif-i Umumiye Nizamnamesi’nin 23. maddesidir. Ancak Osmanlı’da lokal olan bu kanun, Cumhuriyet’te sözkonusu 3530 sayılı kanunda da belirtildiği üzere, umumîdir. Osmanlı, modern sporları kendi içtimaî sistemi içerisinde eritmenin hesabını yaparken, hiçbir içtimaî sistem teklif etmeyen Cumhuriyet döneminde ise, modern sporlar vasıtasıyla modern sporların da içinden neş’et ettiği Batı fikir ve yaşayışı tek kelimeyle dayatılmıştır.

Faşist İtalya’da Milli Boş Zaman Teşkilatı (OND: Opera Nazionale Dopolavoro) ve Nasyonal Sosyalist Almanya’da Sosyal Hizmetler Bakanlığı’na bağlı olarak örgütlenen Neşeden Kuvvet Teşkilatı’nın (KDF: Kraft Durch Freude) bir benzeri, CHP’ye bağlı olarak 1930’lu yıllarda teşkilatlanan Halkevleri projesidir. Halkevleri projesi, daha evvel de söylendiği üzere, “Anadolu insanını piçleştirme ocağı” şeklinde tavsif edilmiştir. Halkevlerinin temel politikası, eğitim adı altında bütün bir vatan evladını hafif meşrep oyun ve eğlenceye dahil etmekten ibaretti.

Türkiye’de Çağdaşlaşma isimli eserinde Niyazi Berkes, Türkiye spor tarihçiliğinde modern sporların öncüleri olarak kabul edilen Selim Sırrı Tarcan ve Doktor Rıza Tevfik’i yere göğe sığdıramaz ve bu iki ismi, Yiğit Akın’ın da ifadesiyle, “birer yarı peygamber mertebesine yükseltir.”[14] Berkes’e göre, “eğer bugün Türk gençliği koşabiliyor ve zıplayabiliyorsa, bu özgürlüğü Meşrutiyet yıllarının bu sihirbazlarına borçludur.”[15] Cumhuriyet insanımıza sıçramayı değil, zıplamayı öğretmiştir.

İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin birer üyesi olan Selim Sırrı Tarcan ve Doktor Rıza Tevfik, 31 Vak’ası’nda aktif görev üstlenerek Sultan 2. Abdülhamit’in azledilmesinde bilfiil görev icra etmişlerdir. Gerçi daha sonra Doktor Rıza Tevfik, Sultan 2. Abdülhamit’e yaptıklarından ötürü büyük bir nedamet duymuştur; fakat Selim Sırrı Tarcan herhangi bir pişmanlık belirtisi göstermemiştir. Uzun süre Mecliste CHP Ordu milletvekiliği görevinde bulunan Selim Sırrı Tarcan, 1952 yılında sefil bir şekilde inanmadığı âleme göçtü.

Selim Sırrı Tarcan, 1907 yılından itibaren Osmanlı Devleti’nde, Uluslararası Olimpiyat Komitesi’nce Osmanlı Olimpiyat Temsilcisi olarak görevlendirildiğini iddia etmiştir Fakat Spor Yönetimi isimli eserinde Kurthan Fişek, Osmanlı Devleti’nin resmî kayıtlarında bununla ilgili herhangi bir belgeye rastlanmadığının altını çizer. Ancak Selim Sırrı Tarcan, T.C.’nin ilk UOK temsilcisi (Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi Başkanı) olduğu tartışmasızdır.

Türk spor tarihçiliğinde, sporculuğun 2. Abdülhamit devrinde çok büyük baskı altında tutulduğuna dair yaygın bir inanış vardır. 2. Abdülhamit döneminde,  futbol maçlarının hafiye takibatına uğradığı ve sık sık yasaklandığı doğrudur. Fakat beden terbiyesi ve spor mevzuunda çok büyük projelere imza atıldığı da kaskatı bir vakıadır. Ayrıca 2. Abdülhamit’in beden terbiyesi ve spora şahsen karşı olduğuna dair herhangi bir bilgiye rastlanmamıştır. Tam aksine, beden terbiyesi ve sporun İstanbul’daki merkezî konumunda olan Mekteb-i Sultani Sultan 2. Abdülhamit’in şahsî himayesi altındadır. Dönemin Beşiktaş Basiret Osmanlı Jimnastik Kulübü olan bugünkü Beşiktaş Jimnastik Kulübü (BJK) de, 2. Abdülhamit’in en yakınındaki kişilerden biri olan Saray Nazırı Osman Paşa tarafından bizzat Sultan 2. Abdülhamit’in kendisinden alınan özel izinle kurulmuştur.[16]

Modern Sporlara Eleştirel Bakış

Spor her zaman yüz yüze gelinen bir mevzu olması hasebiyle, yedisinden yetmişine, köylüsünden kentlisine, işçisinden patronuna, öğrencisinden profesörüne kadar hemen herkesin üzerinde rahatlıkla konuşabileceği, dolayısıyla anlamak için herhangi bir entelektüel çabaya ihtiyaç duyulmayan, dahası, insanın malayani duygularına hitap eden bir faaliyet alanı olarak karşımıza çıkmaktadır. Modern sporların halk tarafından kritik edilmesi öyle hiç de beklenen bir durum değildir. Buna gerek de yoktur. Ancak;

Akademik ve entelektüel çevrelerde, özellikle de “sol düşünce” ekseninde kendisini ifade eden bir çevrede modern sporlar eleştirel bir bakış açısıyla değerlendirilmiştir. Buna göre, kitle sporları, daha doğrusu modern sporlar eksenindeki seyirlik sporlar çoğunluk olan halk üzerinde “uyuşturucu” bir etki yapmıştır. Yiğit Akın’a göre, yalnız Türkiye’de değil, hemen her ülkede entelektüeller, özellikle de sol eğilimli olanlar arasında kitle veya seyirlik sporlar toplumun sosyal ve ekonomik gerilimlerini başka alanlara transfer etme potansiyeli taşıdığından,  “kitlelerin afyonu” olarak değerlendirilmişlerdir.[17] Meselâ Latin Amerika’da futbol, alet edilme özelliği taşımasından ötürü çok sık din ile kıyaslanmış ve şu sözlerle sert bir biçimde eleştirilmiştir: “Dini ayin ve top: Halklar için en tehlikeli uyuşturucudur.”[18]

Temel Demirer’e göre, modern sporların bel kemiği olan “futbol, ezen ideolojinin içselleştirdiği alt kimliklere enjekte edilen bir uyuşturucudur! Çünkü kapitalizmim pisliği futbola da bulaşmıştır. Kapitalizmim elinde futbol apolitikleştiricidir.”[19]

Akın Yiğit’e göre bu argümanın klasik hâli, genellikle birinci ve ikinci dünya savaşları ve sonrasında gelişen “soğuk savaş” döneminde diktatörlerin futbola olan yakın ilgisiyle desteklenmiş bir şekilde karşımıza çıkar. Özellikle Latin Amerika’da, İspanya’da, Portekiz’de ve daha pek çok diktatörlükte kitleleri kontrol altında tutmanın en etkili yolu, Salazar’ın Portekiz’deki diktatörlüğü sırasında ortaya atıldığı öne sürülen 3F (fiesta, fado ve futbol) formülüdür.[20]

Kitle sporları kalabalıkları manipüle (hatta provoke) etmeye uygun araçlar olarak algılandığı için, taşıdığı potansiyel tehlike nedeniyle kendilerinden genellikle uzak durulmuştur. Bu mevzuda 2. Abdülhamit Han’ın çok büyük bir titizlik gösterdiği sözkonusu.

“Doksanlı yılların başlarından itibaren Türk takımlarının Avrupa Kupalarında kazandıkları başarılardan sonra ortaya çıkan sevinç gösterilerinin milliyetçi sembollerle yüklü olması, kitle sporlarının milliyetçi-faşist söylemlere son derece yatkın olduğu görüşünü desteklemek için sıklıkla kullanılmıştır.”[21]

Türkiye’de Spora Yeni Bir Bakış Açısıyla Bakma Zorunluluğu

“Kitlesel bir fenomen olarak spor, toplum hayatını etkileyen alanların her biriyle iç içe geçmiş olduğundan dolayı ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmelerin hiçbirinden bağımsız değildir; bunlardan etkilenir ve zaman zaman aktif olarak bu gelişmeleri doğrudan etkiler. Spor, toplum ve ferd arasında karmaşık bir ilişkiler yumağı vardır.”[22]

“İdeoloji, bir insanın inandığıyla, yaptığı iş ve eseri arasındaki uygunluktur.”[23] Burada “uygunluk”tan kasıt, “inanılan fikrin, faaliyetlerle iş hâline dönüşümüyle, ruhî muvazenenin temini”dir[24]. Bunu spor mevzuuna tatbik edersek;

“Spor mu?.. Kafa ile beden hareketlerin denk gitmediği yerde, insan keyfiyeti merkebe döner... İşin sırrı kıvamda!..”[25]

Fikir olmadan hareket olmaz. Dolayısıyla da fikirsiz spor olmaz. Fikirsiz spor, “vasıtanın gâyeleşmesi” handıkapını da beraberinde getirir.

Tüm dünyada, dolayısıyla da Türkiye’de spor, Batı fikir ve yaşayışına göre ele alınıp icra edilmektedir. Topyekûn dünyada sporun yasama, yürütme ve yargı mekanizması da yine Batı fikir ve yaşayışının teklif ettiği “medeni hukuk”a göre işletilmektedir. “Medeni hukuk”a göre teşekkül etmiş/ettirilmiş olan modern sporun merkezinde bugün Uluslararası Olimpiyat Komitesi (UOK), bu komitenin teknik işlerine bakan Uluslararası Spor Federasyonları (USF) ve yine UOK’nın ülkelerdeki temsilcilik görevinde bulunan Milli Olimpiyat Komiteleri (MOK) bulunmaktadır. Sözkonusu hiyerarşideki bütün ipler, UOK’un elindedir. Çünkü UOK, dünya sporuna modern sporların tabanını oluşturan spor kulüplerine uluslar arası ve milli spor federasyonları vasıtasıyla hükmetmektedir. UOK, dünya sporunun uluslararası arenadaki en üst ve en kapsamlı spor organizasyonu düzenleme hakkını(!) kendi elinde tutmaktadır. Bu organizasyon, hemen herkesin de bildiği gibi, 1896 yılından bu yana, bazı istisnaî durumlar müstesna, aralıksız bir şekilde her dört yılda bir yapıla gelen modern Olimpiyat Oyunlarıdır. Olimpiyat Oyunları, uluslararası spor federasyonlarına bağlı, çeşitli ülkelerin millî spor federasyonlarının bünyesinden neşet eden millî takımlar düzeyinde temsil edilen uluslararası bir spor oranizasyonudur. UOK’un, Birleşmiş Milletler (BM)’in üye sayısından daha çok üyesi (devlet) vardır. UOK, ülkeleri kendisine üye kabul ederken, üye ülkelere kendisinin temsilci atamasını ön şart koşmaktadır. Sözkonusu temsilci, nüfusuna kayıtlı olduğu ülkede, UOK’un istediği doğrultuda örgütlenmeye gitmektedir ve sözkonusu devletler de bu örgütlenmeyi her türlü siyasî, hukukî ve diğer unsurlardan bağımsız olarak tanımak zorundadır. Aksi takdirde UOK’ya üye olunamayacağı gibi, ülkelerin olimpiyat oyunlarında kendilerini temsil etmeleri de sözkonusu değildir. Ülkeler, “Uluslararası sistemin dışında kalmamak” kaygısıyla(!) böyle bir örgütlenmeye yol vermektedirler. Her ülke, kendi bünyesinde UOK’un temsilciliğini yapan “millî” olimpiyat komitesine yol vermekle mükelleftir. Dedik ya, aksi takdirde olimpiyat oyunlarına katılamazlar.

Dünya nüfusunun (yaklaşık 6 milyar) 1/3’ü Müslümanlardan (yaklaşık 2 milyar) oluşmaktadır. Ancak, gerek uluslararası ve gerekse ulusal/millî spor organizasyonlarında İslâmî ölçüler hiç mi hiç dikkate alınmadan icra edilmektedir. Malumdur ki, halkı Müslüman olan ülkeler de dahil tüm dünya devletleri, Hıristiyan-Yahudi Batı medeniyetinin temel değer ölçüleri (demokrasi vs.) dikkate alınarak sevk ve idare edilmektedir. Bu durum, en çok da modern sporlarda kendisini hissettirmektedir, göstermektedir. Meselâ gerek uluslararası ve gerekse ulusal/millî spor organizasyonları bütün yönleriyle, yâni esas, usûl ve kurallarıyla birlikte Batı medeniyetinin fikir ve yaşayışına göre organize edilmektedir.

Bütün içtimaî, siyasî, iktisadî, hukukî ve kültürel meselelerde olduğu gibi, spor mevzuunda da halkı Müslüman olan ülkelerde yaşayan müslümanlar için bir çıkış yolu olmalı; öyle değil mi! Öyleyse; “İslâm’ın hâkim olmadığı yerde İslâm yaşanmaz”, doğrusundan hareketle denebilir ki, halkı Müslüman olan ülkelerde Müslümanlar en kısa zamanda inisiyatif sahibi olmalıdırlar. Aksi takdirde küfrün organizasyonlarında ömür tüketmeye devam edeceklerdir.

Çok açık ve net söylemek gerekirse, “İslâma Muhatap Anlayışın Dünya Görüşünü Örgüleştiren Büyük Doğu-İBDA ruh ve fikir sistemi“ bütün dünya müslümanları açısından çok büyük bir imkândır. Hemen belirtelim ki, Büyük Doğu-İBDA ruh ve fikir sistemi, Türkiye merkezli yeni bir içtimaî sistem teklif etmektedir. Bu çerçeveden bakıldığında, üzerinde yaşadığımız Türkiye topraklarında Başyücelik idealinin muktedir olması durumunda, en kısa zamanda İslâm dünyasının kültür ve tarih mirasına sahip çıkmayı beraberinde getireceğinden, en kötümser bir bakışla, Osmanlı Devleti’nin 600 yıllık birikimi bir miras olarak devr alınacak ve bu miras, yaklaşık olarak 5 milyon metre karelik bir toprak parçasına tekabül etmektedir. Merkez Anadolu olmak üzere, Avrupa’da Balkanlar, Doğu’da ise Asya ve Afrika kıtalarına kadar uzanan bir hakimiyet alanının varlığı sözkonusu; Cezayir’den Adriyatik’e, Hazar’dan Yemen’e kadar geniş bir harita. Bu kadar geniş bir coğrafya üzerinde varlık gösteren müslümanlar, elbetteki kendi uluslararası spor organizasyonlarını da yapabilmeyi (becere)bilmelidirler. Bunun, tıpkı Turgut Özal’ın önayak olmasıyla ilk ve son kez İzmir’de gerçekleştirilen 1983 tarihli İslâm Ülkeleri Oyunları örneğinde olduğu gibi, küfrün gölgesi altında yapılmasını beklemek ve istemek hiç de akıl kâri değil. Üzerinde durulması gereken spor organizasyonu, yeni nizam yeni insan tasarrufunda gerçekleştirilmelidir.

Sonuç ve Değerlendirme

Türkiye’de spor tarihçiliği mevzuunda bugüne kadar geliştirilen paradigmaları eleştirmek ve de gizli kalmış boyutları ortaya çıkarmak, ve tabiî ki de yeni bir dünya görüşü perspektifinden olup bitenleri usûlüne uygun olarak yeni baştan yorumlamak öyle hiç de kolay olmayacak

Hiç şüphesiz ki, Türkiye tarihi Osmanlı tarihinden bağımsız bir şekilde ele alınamaz. Dolayısıyla, Türkiye spor tarihçiliği Osmanlı tarihinden tam bağımsız olarak değerlendirilemez. Türkiye spor tarihçiliği Osmanlı Tarihi ile birlikte bir ve bütün olarak değerlendirilmelidir. Öyleyse;

Geriye dönük bir “tarih muhasebesi” yapmak kaçınılmazdır, zorunludur. Geriye dönük sahici bir “tarih muhasebesi” yapmak ancak ve ancak belirli bir “dünya görüşü” ile mümkündür. İslâm’a nisbetle belirli bir “dünya görüşü” olmadan Türkiye’de spor tarihçiliği yapmak mümkün olmadığı gibi, herhangi bir “dönemlendirme” çabası da layıkı veçhile yerini bul(a)maz.

“İslâma Muhatap Anlayışın Dünya Görüşünü örgüleştiren Büyük Doğu-İBDA ruh ve fikir sistemi”, genelde tarih özelde ise Türkiye Spor Tarihi mevzuunda tarihçilere çok büyük imkânlar sunmaktadır. İslâmî bir dünya görüşü olan Büyük Doğu-İBDA, Osmanlı’nın da ruh köküne inerek, “mucize çapında” bir “tarih muhasebesi” yapmaktadır. Bunun nasıl bir çerçevede cereyan ettiğini merak edenler, özellikle Büyük Doğu Mimarı Üstad Necip Fazıl’ın İdeolocya Örgüsü ve “Gençliğe Hitabe”sine ve İBDA Mimarı Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun “Gençliğin Cevabı” ve İBDA Diyalektiği isimli eserlerine müracaat edebilirler. Orada ileriye ve geriye dönük olarak “Asr-ı Saadet” bir “ufuk çizgisi” olarak kabul edilerek, Osman Bey’den Kanunî’ye, Kanunî’den Tanzimat’a, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e, Cumhuriyet’ten günümüze kadar geçen sürede nasıl bir “şahsiyet” üzere olunduğu lif lif ayıklanarak ortaya konmuştur.

Cumhuriyet devrinde tecelli eden mânâ tam olarak bilinmeden bu durumda belli bir “dönemlendirme” yapmanın hiçbir anlamı yoktur. Aslında yakın tarih olarak bilinen Cumhuriyet tarihi ile ilgili belli bir “dönemlendirme” yapmaya gerek yoktur, çünkü Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren Türkiye’de tek bir hedef gözetilmiştir ve o da; İslâm karşıtlığı temelinde “muasır medeniyetler seviyesine ulaşmak”, yâni Batı fikir ve yaşayışının ideal değerlerini ulaşmak. Halkı Müslüman olan bir ülkede bu durum elbette ki kabul edilebilir değildir. Her şey, spor da dahil hemen her şey yeni baştan bir değerlendirmeye tâbi tutulmalıdır.

İlma', Sayı: 6, Ekim 2010

......................................................

[1] -Yiğit Akın, “Gürbüz ve Yavuz Evlatlar”, İletişim Yayınları, İstanbul, 2004, s. 11

[2] -Yiğit Akın, a.g.e. , s. 11.

[3] -Yiğit Akın, a.g.e. , s. 18.

[4] - Yiğit Akın, a.g.e. , s. 23.

[5] - Yiğit Akın, a.g.e. , s. 65-66.

[6] - Yiğit Akın, a.g.e. , s. 46-48.

[7] - Salih Mirzabeyoğlu, İBDA Diyalektiği, İBDA Yayınları, 4. basım, İstanbul, 2004, s.42.

[8] - Aktaran: Yiğit Akın, a.g.e. , s. 15.

[9] -Akın Yiğit, a.g.e. , s. 59.

[10] -Cem Atabeyoğlu, Atatürk ve Spor, Hisarbank Kültür Yayınları, 1981, s.149.

[11] - Cem Atabeyoğlu, Atatürk ve Spor, Hisarbank Kültür Yayınları, 1981, s.145.

[12] - Yiğit Akın, a.g.e. , s. 56.

[13] -Yiğit Akın, a.g.e. , s.56.

[14]- Yiğit Akın, a.g.e. , s. 49.

[15] -Aktaran: Yiğit Akın, a.g.e., s. 50.

[16] -Yiğit Akın, a.g.e. , s. 54.

[17] -Yiğit Akın, a.g.e., s. 18.

[18] - Dario Anzellini ve Stefan Thimmel, “Futbolistas” Futbol ve Latin Amerika, (çev: Serra Bucak) Otonom Yayıncılık, İstanbul, 2008, s. 9.

[19] - Aktaran: Yiğit Akın, a.g.e., s. 19.

[20] - Yiğit Akın, a.g.e., s. 19.

[21] - Yiğit Akın, a.g.e., s. 19.

[22] - Yiğit Akın, a.g.e. , s. 16.

[23]- Salih Mirzabeyoğlu, Necip Fazıl’la Baş başa, İBDA Yayınları, İstanbul, 1989, s. 101.

[24]- Salih Mirzabeyoğlu, Necip Fazıl’la Baş başa, İBDA Yayınları, İstanbul, 1989, s. 101

[25]- Salih Mirzabeyoğlu, Tilki Günlüğü, İBDA Yayınları, c. 2, İstanbul, 1992, s. 70.

 
IWIWSatartlapGoogle bookmarkDel.icio.usTwitterLinkter.huvipstart.huFacebookDiggUrlGuru.huBlogter.hu

Yorum ekle