logotype
İdeolocya ve Spor PDF Yazdır e-Posta
Osman Temiz tarafından yazıldı.   

“Bir insanın inandığıyla, yaptığı iş ve eseri arasındaki uygunluktur”, şeklinde ifade edilen İdeoloji, “fert ve toplum arası inanılan ve bağlanılan fikirler manzumesi” ve “ferdin ve toplumun inşaındaki bütün esasları veren fikirler manzumesi”, şeklinde tarif edilmiştir. Uygunluk? Uygunluk, “inanılan fikrin, faaliyetlerle iş hâline dönüşümüyle, ruhî muvazenenin temini”dir.Fikir olmadan hareket olur mu?.. Olmaz...”

Fikir olmadan hareket olmadığına göre, fikir olmadan spor nasıl olsun? İBDA Mimarı’nın söylediği, “Spor mu?.. Kafa ile beden hareketlerin denk gitmediği yerde, insan keyfiyeti merkebe döner... İşin sırrı kıvamda!..” Demek ki spor, belli bir fikir etrafında cereyan etmesi gereken bir faaliyettir. Asla başıboş bırakılmaması gereken bir faaliyettir.

 

 

Fikir olmadan hareket olamayacağı gerçeği, spor üzerinden de çok rahatlıkla takib edilebilir. Başıboş bir şekilde icra edilen spor, “vasıtanın gâyeleşmesi” esprisi uygun olarak, gâyeleştirilerek adeta putlaştırılmaktadır. Sırf bundan dolayıdır ki, sporun belirli bir ideoloji etrafında yeniden şekillendirilmesi zorunluluğu aciliyet ifade etmektedir. Aksi takdirde spor, dinin yerini alacak gibi gözükmektedir! Bunun emareleri kendisini göstermiyordur da değil; nitekim bu meyanda çeşitli tesbitler de yapılmaktadır; hem batı dünyasında ve hem de doğu dünyasında. Batı dünyasından Charles Blondel, böyle bir kaygıyı dile getirmiştir. Doğu âleminden ise Üstad Necip Fazıl, sporun putlaştırılmasına feryadı figan etmiştir. Üstad Necip Fazıl, sporu ortaya koyduğu içtimaî sistem/dünya görüşü bünyesine dahil ederek, bu mevzuda ne kadar çok titiz davrandığını göstermiştir. Bugüne kadar hiçbir fikir adamı, sporu Üstad Necip Fazıl kadar mühimsememiştir. Evet, eski Yunan’da, büyük kafa adamlarından Sokrat, onun talebesi Eflatun ve onun da talebesi Aristo, sporu her şart altında sürekli olarak teşvik etmişlerdir. Hakeza, bugünkü batı medeniyetini doğuran Rönesans-Yeniden Doğuş Hareketinin kafa adamlarından Montaigne, Descartes, J. J. Rosseau, Taine, Locke v.s. gibi isimler de spor hakkında müspet fikirler beyan etmişlerdir. Son devrin büyük kafa adamlarından, meselâ Henry Bergson, Nietzsche, Kant da aynı kaygıyla hareket etmişlerdir. Bütün bunlardan başka, gelmiş geçmiş ne kadar büyük devlet adamı ve siyasetçi varsa, bunlar da spor mevzuuna her daim müspet yaklaşmışlardır. En diktatör olanından en demokrat geçinenine kadar pek çok devlet adamı, sporun iyi bir şey olduğuna hükmetmişlerdir. Kısaca, temelde “iyi bir şey” olan spor, içtimaî hayatın bütünlüğü içerisinde muhakkak ki yer almalıdır; çünkü spor, insanları oyun ve eğlence formu altında, güçlü ve kuvvetli bir hâle getirir, bu da insanların potansiyel savaşçı olmalarına imkân tanımaktadır. Bunun inkâr edilecek bir tarafı yoktur; işin doğrusu da budur.

Tarih boyunca böyle olmasına rağmen, 20. yüzyılda sistematik bir şekilde tatbik edilen spor, -tabi ki modern spor- adeta insanları savaşlardan uzak tutmanın bir tür oyalayıcısı olarak algılandı. Bir bakıma spor, insanların kafalarının dumura uğratılması için kullanıldı. Halen de aynı anlayışla kullanılmaya devam etmektedir. Spor, insanları güçlü ve kuvvetli kılmanın gâye noktası olan savaşçı insan kimliğine hizmet eden bir vasıta olarak algılanmadığı ve kullanılmadığı yerde o kendi içine döndü ve kendi kendini gâyeleştirdi. Maddeyi (bedeni) işleyen bir dünyada madde putlaştırıldı ve bedenî bir faaliyet olan spor da aynı şekilde putlaştırıldı. Maddenin karşısında ruh hadım edilmeye çalışılmakta, spor da buna âlet edilmektedir. Bu gidişin iyi bir gidiş olmadığı bugün ayan beyan ortadadır. Öyleyse nasıl bir ideolocya ve nasıl bir spor anlayışı gerekmektedir? Yaşadığımız zaman ve mekânda. Buna esaslı bir cevab verilmesi gerekir.

Spor, insanoğlunun doğuştan getirdiği hareket kabiliyetlerinin maddi hareket talimleri vasıtasıyla terbiye edilen veya disiplin altına alınan veya belli bir forma sokulan bedenin, belirli bir hedefe doğru kanalize edilmesi mânâsındadır. Bedenin belirli bir hedefe doğru kanalize edilmesi, belirli bir zaman ve mekânda, belirli esas, usûl ve kurallar çerçevesi içinde ve belirli bir duygu ve düşüncenin emrine amâde kılınması şeklindedir.

Yukarıdaki tariflerden anlaşılmıştır ki, spor, belirli bir ideolocyanın emrine amâde kılınması gereken içtimaî bir tür faaliyettir. Biz, yukarıdaki belirli bir duygu ve düşüncenin emrine amâde kılınması tabirinden bunu anlıyoruz. Hemen belirtelim ki, duygu ve düşünce tabiri yerinde ruh ve fikir mânâsınadır; ruh ve fikir ise belirli bir dünya görüşü veya ideolocya mânâsına.

Günümüz dünyasında spor, modern spor adı altında, batı fikir ve yaşayışına perçinli bir şekilde ele alınıp icra edilmektedir. Dünyadaki sporda bütün esas, usul ve kurallar, bu fikir ve yaşayış etrafında şekillenmiştir. Batı fikir ve yaşayışına göre teşekkül etmiş olan modern spor, dünya spru üzerinde rakipsiz bir şekilde at koşturmaktadır. Dünya sporunun yasama, yürütme ve yargı mekanizması, işte bu modern spor anlayışına göre işletilmektedir. Bunun merkezinde Uluslararası Olimpiyat Komitesi (UOK) ve komitenin teknik işlerine bakan Uluslararası Spor Federasyonları (USF) vardır. Ama yine de bütün ipler, UOK’un elindedir. Çünkü, modern sporun tabanını oluşturan spor kulüpleri federasyonları çatısı altında tutan ise UOK’dur. UOK, dünya sporunun uluslararası arenadaki en üst ve en kapsamlı spor organizasyonu düzenleme hakkını(!) kendi elinde tutmaktadır. Bu organizasyon, hemen herkesin de bildiği gibi, 1896 yılından bu yana, bazı istisnaî durumlar müstesna, aralıksız bir şekilde her dört yılda bi yapılagelen modern olimpiyat oyunlardır. Olimpiyat oyunları, uluslararası spor federasyonlarına bağlı, çeşitli ülkelerin millî spor federasyonlarının bünyesinden neşet eden millî takımlar düzeyinde temsil edilen uluslararası bir spor oranizasyonudur. UOK’un, "Domuzlar Diktatoryası” olarak da bilinen Birleşmiş Milletler’in üye sayısından daha çok üyesi (devlet) vardır. UOK, ülkeleri kendine üye kabul ederken, ülkelere kendisi temsilci atamaktadır. Sözkonusu temsilci, nüfusuna kayıtlı olduğu ülkede, UOK’un istediği bir şekilde örgütlenmeye gitmektedir ve sözkonusu devletler de bu örgütlenmeyi her türlü siyasî, hukukî ve diğer unsurlardan bağımsız bir şekilde tanımak zorundadır. Aksi takdirde UOK’a üye olunamayacağı gibi, ülkelerin olimpiyat oyunlarında kendilerini temsil etmeleri de sözkonusu değildir. Ülkeler, “Uluslararası sistemin dışında kalmamak” kaygısıyla(!) böyle bir örgütlenmenin bir dediğini iki etmemektedirler. Her ülke, kendi bünyesinde UOK’un temsilciliğini yapan “millî” olimpiyat komitesine yol vermekle mükelleftir. Dedik ya, aksi takdirde olimpiyat oyunlarına katılamaz.

Türkiye’de Spor

Hemen belirtelim ki, Türkiye’nin kendine has ve hususî bir spor anlayışı yoktur. Çünkü Türkiye’nin kendine has ve hususî bir ideolocyası yoktur. Türkiye, belirli bir duygu ve düşüncenin veya dünya görüşünün üzerine bina edilmiş bir yapılanma değildir. T.C., kendisi daha çok ne olduğu ile değil de, ne olmadığıyla izah eden bir yapılanmadır. Bu yapılanma, hiç kuşkusuz İslâma karşı oluşta kendisini ifâdeye geçmiştir. Bunu yaparken de, İslâmın ezelî düşmanı olan batı medeniyetinden aparma içtimaî, iktisadî, idarî ve hukukî unsurları devreye sokmuştur. İçtimaî bir tür faaliyet olan sporda da aynı kaygıyla hareket etmiştir. Değilmi ki T.C. medenî kanunu İsviçre’den, ticaret kanununu Fransa’nın sömürgelerine uyguladığı ticaret kanunundan aparmıştır, sporla ilgili mevzuatı ise, İngiltere’nin spor federasyonları birliği mevzuatı tercüme edilerek alınmıştır.

T.C.’nin kuruluşundan hemen sonra, Türkiye’de sporun teşkilatlandırılması görevi Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı (TİCİ)’na verilmiştir. Kuruluş tarihi 1922 olarak kabul edilen TİCİ, 1924 yılında M.Kemal tarafından kamu yararına dernek olarak kabul edilmiştir. Kurucuları daha ziyade ecnebiler, azınlıklar ve dönmelerden ibaret olan bu teşkilatlanmanın tek bir derdi vardı ki, o da, spor yoluyla batı fikir ve yaşayışını insanımız üzerine tatbik etmek. Bunda başarılı olamadılar değil; nasıl olmasınlar ki, arkalarında aynı kaygıyla hareket eden bir devlet vardı.

M. Kemal, TİCİ’yi kamu yararına dernek olarak kabul ettikten hemen sonra, TİCİ’ye 17 bin liralık bir ödenek tahsis etmiş ve 1924 yılında Fransa’da yapılmış olan Paris olimpiyat oyunlarında T.C.’yi temsil etmesini istemiştir. Bu para büyük bir ihtimalle, Hintli müslümanların halifelik kurtulsun diye Osmanlı’ya gönderdikleri paradan tahsil edilmiştir. Bilindiği üzere çeşitli müslüman ülkelerden gönderilen paralarla M. Kemal, İş Bankası’nı kurmuştur. (Bugün İş Bankası Garanti Bankası’na devredilmiştir.)

Nasıl oluyor da, 1923 yılında batılı işgal kuvvetlerine karşı bağımsızlık savaşı veriliyor, söylendiğine göre işgal kuvvetleri denize dökülüyor, ama hemen ertesi yıl baının bir kültür organizasyonu olan modern olimpiyat oyunlarına iştirak ediliyor? Hem de aç, sefil ve perişan bir hâlde olan yaklaşık 13 milyon insanın hâli hiç hesaba katılmadan, sırf spor olsun diye ne idüğü belirsiz azınlık ve dönme taifesine 17 bin liralık bir ödenek tahsis ediliyor ve oyunlara katılınması salık veriliyor. Bütün bunların henüz hesabı görülmüş değildir. Bugün, Özal’ın işgüzarlığıyla devreye sokulan ve her ne hikmetse, İslâmcı(!) bir belediye başkanı tarafından modern olimpiyat oyunlarının İstanbul’da yapılması için, sırf batıya şirin görünmek pahasına, 1992 yılında, ta ki olimpiyatlar İstanbul’da yapılana kadar geçerliliğini koruyacak olan bir kanun çıkarılıyor ve kanunla birlikte, UOK’un Türkiye’deki "Sömürge Valisi" statüsündeki Türkiye Millî Olimpiyat Komitesi (TMOK)’ne trilyonlarca para akıtılmasının da henüz hesabı görümüş değildir. Hem de bu sefer 13 milyon değil, 60 milyondan fazla bir nüfus aç, sefil ve perişan bir hâlde iken. Gün ola, harman ola...

T.C., 1922 kuruluş tarihli olduğu söylenen TİCİ vasıtasıyla, batı menşe’li bir spor anlayışı olan modern sporu, insanımız üzerinde sistematik bir şekilde uygulamaya sokmuştur. TİCİ’nin kurucuları arasında ecnebilerin, azınlıkların ve dönmelerin olduğunu söylemiştik. Bu tipler, bugünkü büyük spor kulüplerinin de kurucuları arasındaydılar. Özellikle de Fenerbahçe ve Galatasaray spor kulüplerinin... Diğer taraftan, T.C.’nin kuruluşundan bu yana, ta ki ölene kadar, bir yanda UOK’un sömürge valiliğini, diğer yanda ise TBMM’de CHP’nin ordu milletvekilliği görevini yürüten Selim Sırrı Tarcan, hem azılı bir II.Abdülhamid düşmanı ve hem de hain ve dönmelerin şer yuvası İttihat ve Terakki Partisi’nin ucuz bir kuklasıdır. Bilindiği üzere, İsveç cimnastiğinin de Türkiye temsilciliğini üstlenen Doktor Rıza Tevfik ile beraber bunu reklamını İstanbul’da yapan Selim Sırrı Tarcan, 31 Mart vak’asında aktif görev almış ve II.Abdülhamid’in azledilmesinde bildiriyi bizzat kendisi II.Abdülhamid’in yüzüne okumuştur. Çok sonraları, dava ve meslek arkadaşı Rıza Tevfik, bütün yaptıklarından derin üzüntü duymuş ve pişmanlığını bir şiiriyle dile getirmiş olmasına rağmen, Selim Sırrı Tarcan hiç oralı olmamıştır. Elbetteki bu ve benzeri tiplere iade-i itibar yapılacaktır. Selim Sırrı Tarcan, 1907 yılından bu yana UOK’un Osmanlı Devleti temsilcisi olduğunu iddia etmiş olmasına rağmen, Kurthan Fişek, "Spor Yönetimi" adlı eserinde, Osmanlı Devleti’nin hiçbir resmî kayıtlarda böyle bir temsilcilik sıfatının olmadığını araştırmaları neticesinde bizzat ortaya koymuştur. Ama T.C.’nin ilk UOK temsilcisi olduğu doğrudur. Nasıl olmasın ki, T.C., UOK’un da içinden neşet ettiği batı medeniyetinin külliyen sömürgesi olarak kurulmuştur.

TİCİ, 1922 yılından 1936 yılına, Türk Spor Kurumu (TSK)’nın kuruluşuna kadar, -ki, TSK yarı resmî bir kuruluş olarak lanse edilir TC Spor Tarihi kitaplarında-, TC’nin spor hayatına damgasını vurmuştur. TİCİ’nin bütün faaliyetleri, CHP’nin tasarrufunda cereyan etmiştir. TİCİ, gönüllü bir kuruluş olarak lanse edilir. Evet, TİCİ, CHP’nin gönüllü kuruluşuydu. Nitekim bütün yetkilerini 1936 yılında TSK’ya, 1938 yılında da 1530 no’lu kanunla Beden Terbiyesi Genel Direktörlüğüne bırakmıştır. 1938 yılında çıkarılan Beden Terbiyesi Kanunu ile TC’de spor, tamamen resmî bir müessese haline getirilmiştir. Bu kanun tâ ki 1986 yılına kadar TC’nin spordaki temel kanunu olaral gelmiştir. Bilindiği üzere, 1986 yılında, Özal’ın üstün (!) gayretleriyle spor, 3289 no’lu Beden Terbiyesi ve Spor Teşkilatı ve Görevleri Hakkında Kanun’la son şeklini almıştır. Halen yürürlükte olan kanun bu kanundur. Bu ve daha önceki kanunî düzenlemeler, esas itibariyle Modern Spor anlayışının TC’de hangi şartlarda ve nasıl tatbik edileceğinin bir değerlendirmesinden ibarettir. 1960’lı yıllardan sonra, 5 yıllık kalkınma planlarında, ikinci 5 yıllık planlarda yer verilmek üzere, spordaki düzenlemelerde aynı gayeye matuftur. Hakeza, 1990 yılından bu yana her Olimpiyat Oyunları sonrasında yapılagelen spor şurası da, aynı gayeye hizmet etmektedir. Yani, varsa yoksa, Batı Medeniyeti’nin bir kültür unsuru olan Modern Spor anlayışını en iyi şekilde, bu kendinden bîhaber Müslüman halka nasıl tatbik edeceğiz gayretkeşliği...

Yaklaşık 80 yıldır bir içtimaî sistem, yani kendine has ve hususî bir ideolocya geliştirememiş olmasının tabiî neticesi olarak, bugün bütün içtimaî unsurlarda olduğu gibi, sporda da orijinal bir anlayış geliştirememiş olan TC, her alanda olduğu gibi, spor alanında da, Batı teslimiyetçiliğine çanak tutmaktadır. Nereye kadar?...

TC’nin kuruluşundan hemen sonra, M. Kemal, TİCİ’nin bilmem kaçıncı kongresinde okunmak üzere gönderdiği bir metinde aynen şöyle der:

"Dünya spor hayatı çok mühimdir. Dünyada çok mühim olan spor hayatı bizim için daha mühimdir. Çünkü ırkın ıslahı ve gelitirilmesi meselesidir.”

M.Kemal’in bu sözünden anlaşılıyor ki, halkı müslüman bir ülkede spor, müslüman halkın temelde itikadını yerinden sarsıcı bir hamleyle ele alınmaya çalışılmıştır. Yine, M.Kemal’in sözünden anlaşılıyor ki, TC kuruluşunda spora belirli bir ideolocya zaviyesinden değil, sırf psikolocya zaviyesinden yaklaşmıştır. Spora psikolocya zaviyesinden yaklaşan sadece M. Kemal değildi. Vaktiyle Nazi Almanyasına hükmeden diktatör Adolf Hitler de spora bir ideolocya zaviyesinden değil, psikolocya zaviyesinden yaklaşmıştır. Nitekim Hitler sporu, “aryan ırkın” üstünlüğünü isbat etmek için bir tür vasıta olarak kullanmaya çalışmıştır. 1936 Berlin Olimpiyat Oyunları’ndaki skandallar, hep Hitler’in bu gibi gayretlerinin bir neticesi olarak cereyan etmiştir. Almanlar’ın elinde spor, tarih boyunca hep Alman Milliyetçiliği’nin bir tür manivelası olarak görülmüştür. Değil mi ki, Almanya’da Alman cimnastiğinin (turnen cimnastiği) babası olarak da bilinen Fredrich Ludwig John, spor yoluyla bütün bir Alman gençliğini beden eğitimine tâbi tutmayı hedeflemiş ve himayesinde eğittiği gençleri önüne katarak Napolyon’un üzerine yürümüştür. Böyle bir zihnî alt yapının üzerinden hareket eden Adolf Hitler’in ırk taassubu anlaşılmaz olmaktan çıkıyor. Gayrî İslâmî yapılanmalarda ırk taasubunun olmasından daha tabiî birşey olamaz zaten. Ama aynı ırk taassubu, yüzde 99’u müslüman olan bir ülkede yürürlüğe konulursa, işte gariblik de bundan sonra başlıyor. M. Kemal, müslüman halka rağmen, ırk taassubunu her vesileyle gündeme getiren bir kişi idi. Bu taassubiyet halen sürdürülmektedir.

M. Kemal, bütün bir müslüman halkın spor faaliyetlerine iştirakını mecburî kılmıştı. TİCİ’nin kongrelerinde bu dilek sürekli dile getirilmekle birlikte, 1938 yılındaki 1530 no’lu kanunla birlikte, kanunî bir zorunluluk haline getirilmiştir bu. Tâ ki, 1960’lı yıllara kadar bu kanunî zorunluluk devam edegelmişti. Ancak şimdilerde bu kanunun esamesi okunmuyor ama artık buna gerek de kalmadı. Çünkü müslüman halk, istedikleri noktaya getirildi. Kendilerinin zorlamasına gerek yoktur; müslümanım diyen milyonlarca insan, üzerinde bulunduğu faaliyetin Batı Medeniyeti’nin bir kültür faaliyeti oluşuna aldırmıyor bile, onun derdi faaliyetlerde rekor kırmak, dereceye girmek veya şampiyon olmaktır. Üstad Necib Fazıl, "şu güreşte aldığımız müstesna başarıları gördükçe, maddi sırtını yerde tuttuğumuz Batı’ya karşılık, Batı’nın manevî sırtımızı yerde tuttuğunu ben hatırlayacağım ve hüngür hüngür ağlayacağım.” demesi de, hiç kimseye bir mânâ ifâde etmemektedir. Denizin ortasında mahsur kalmış bir insanın tuzlu suyu içip çıldırması misalindeki gibi bir hal yaşamaktadır müslümanlar.

Bugün TC’nin bütün talim ve terbiye ocaklarında Batı menşeli Modern Spor, Beden Eğitimi ve Spor adı altında mecburî ders statüsünde icra edilmektedir. Halkın yüzde 99’unun müslüman olmasına rağmen, talim ve terbiye ocaklarında din dersi mecburî ders olmaktan çıkartılmış olup, modern spor’un mecburi ders statüsünde icra edilmesinin izahı da henüz yapılmış değil, hesabı da henüz görülmüş değildir. M. Kemal aksi söylenmesi mümkün olmayan, "ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlâklısını severim” sözünü söyleye dursun. Öyle ya hiç kimse “ben sporcunun aptal, hantal ve aynı zamanda ahlâksızını severim” demez. M. Kemal’in altını çizdiği ahlâk, Batı Medeniyeti’nin dayattığı spor ahlâkıdır. Bunun da temelinde hristiyanlık motifleri vardır. Gerçi modern spor, külliyen Batı Medeniyeti’nin bir kültür ürünüdür. Bu medeniyet de Büyük Doğu-İBDA’nın tezi halinde “eski Yunan kültürü, Roma nizamı ve Hristiyan ahlâkı”ndan müteşekkil bir medeniyettir. M. Kemal, belki asker olması hasebiyle, Eski Roma’dan etkilenmiş gözükmektedir. Nitekim M. Kemal’ e atfedilen ve bir Eski Roma atasözü olan "sağlam kafa, sağlam vücutta bulunur” sözü de bunu göstermektedir. Bu söz, gücü ve kuvveti ön planda tutan bir anlayışın ürünüdür ki, tam da Romalı bir askere yakışacak bir sözdür. Halbuki sağlam vücut ancak ve ancak sağlam kafanın emrinde işe yarar. Sağlam kafa, sağlıklı vücutta bulunur diyeceğiz ama, bugün bu sözü, Stephan Hawking tekzip etmektedir.

TC güreşçilerinin vaktiyle almış olduğu üstün başarıların neticesinde “Türk gibi kuvvetli” sözünü bütün bir tarihi boyunca dövizleştirmiştir. Bu sözün ırkçılığa da malzeme olarak kullanıldığı malumdur. Bu sözü güreşçilere yakıştıran da batılılardır. Batının psikolocyası, Osmanlı Devleti’nin derin izlerini taşıdığından dolayıdır ki, güreşçilerin minderdeki başarılarını böyle bir sözle tarif etmişlerdir. Ama bu söz Batılı nezdinde, sömürgeleştirmenin bulunmaz bir manivelası olarak görülmüştür. Batı kendi kültür ürünü içinde, seni boğmak için böyle bir yakıştırma yapmıştır, daha doğrusu sus payı vermiştir; ağıza bir parmak bal çalmıştır. Bizim saloşlar da Türkün gücünü ispat etmek için, neredeyse anadan uryan, er meydanı diye kabul ettikleri güreş meydanına (minderine) fırlamışlardır. O, Batılının maddi sırtını habire yerde tutmaya gayret etsin, halbuki batılı onun manevî sırtını hiç mi hiç yerden kaldırmamaktadır. Bunlara Ece-bit’in şu sözü de mi bir şey söylemedi: Ece-bit, 2000 Sydney Olimpiyat Oyunları’nda her ne sebebten bilinmez, güreşçi Harun’un güreşi protesto edişi vesilesiyle olsa gerek, aynen şöyle demişti: “Bize güreşçinin ideolojisi değil, başarısı lazımdır.” Bu sözün mânâsı şudur: “Bize ham beygir gücünde hayvanlar lazımdır.” Ancak, bir hayvanın ideolojisi olmaz. TC, yıllardır kendi insanını hayvanlaştırdığından olsa gerek, kendi insanının kafadan yana en ufak bir iz taşımasını istememektedir; o sadece, hayvanî güç ve kuvvet istemektedir kendi insanından. Sahici müslüman olma istidadını neredeyse kaybetme noktasında olan insanımızdan hala bir ses seda çıkmaması çok garib bir durumdur.

Spor, kullanana göre hizmet eden bir alettir. Nitekim spor, gerek çeşitli diktatörler elinde, gerek çeşitli ideolojiler elinde bugüne kadar şöyle veya böyle kullanılagelmiştir. Meselâ Eski Yunan’da spor, Üstad Necib Fazıl’ın da ifâdesiyle, “kafa ile denk giden beden hareketleri” zaviyesinden kendini göstermiştir. Eski Roma’da ise spor, tam bir oyun ve eğlence havasında cereyan etmiştir. Ortaçağ Avrupası’nda kilisenin beden hareketlerine bakışı düşmanca idi. Ama şövalyelik müessesesi, Ortaçağ Avrupasında spora soylu bir iş ve savaşa hazırlık olarak kendini göstermiştir. Batı’daki Rönesans-Yeniden Doğuş hareketi sporu, eğitimi tamamlayıcı bir unsur olarak ele almıştır. Bugünkü Batı dünyasında ise spor, tam bir kapitalizma mantığıyla ele alınmakta, elini her neye değdirirse onu paraya tahvil etme anlayışıyla gündemde tutulmaya çalışılmaktadır. Amerika’nın önderliğinde Modern Spor, adeta Batı dünyasının teknolojik üstünlüğünü ispat etmek için bir tür vasıta olarak kullanılmaktadır. Vaktiyle Sovyet Rusya, sporu, Komünizmi dünyaya sevdirme ve yayma gayesiyle kullanmaya tevessül etmişti. Daha önce de söylendiği gibi, Hitler Almanyasında, Musolini İtalyasında, Salazar Portekizinde, Franco İspanyasında ve M. Kemal Türkiyesinde spor, diktatör bir mantıkla ele alınmış ve çoğunda spor, ırkın ıslahı veya ırkın üstünlüğünü ispat noktasında kullanılmıştır. Bugün spor, Modern Spor’un tıkandığını bangır bangır bağırmaktadır. Batı, 20. yüzyılda bütün dünyaya dayatmış olduğu ideolojisiyle birlikte çöküşe geçmiştir. Haliyle bu ideolojinin beslediği modern spor da çöküşe geçmiştir. 21. yüzyılda, 20. yüzyılın putlarının bir bir devrildiğine şahid olacağız (inşallah). Büyük Doğu-İBDA’nın varlığı bunun habercisidir. Büyük Doğu-İBDA, getirdikleriyle, devrilen putların yerine mânâ heykelleri dikmek istemektedir. 21. yüzyıl buna şahid olacaktır inşallah.

Büyük Doğu-İBDA, kendisini, yeni zaman ve mekana, yani 21. yüzyıla teklif eden bir ruh ve fikir sistemidir. Günümüzde, kumara âlet edilen, azizleştirilen ve bunun neticesinde de putlaştırılan spora yeni bir bakış getiren Büyük Doğu-İBDA, sporu aslî mecraına oturtacak yegane sistemdir.

Büyük Doğu-İBDA’nın telkin ettiği spor anlayışı, sporun kumara alet edilmesine karşıdır. Sporun azizleştirilmesine de karşıdır. O, sporu, “sadece hakim ruhun uygun bedenine yardımcı olarak” görür ve her şart altında, “vücudu ruhun emri gayesi bilmek şartı altında güzel” diye tavsif eder. Kısacası, spor, Büyük Doğu-İBDA’nın tasarrufunda, İslâm’ın muradına uygun olarak ele alınıp icra edilecek; sporun temel taşı da, “şehidlik şuuru”nun kuşanılması olacaktır. Büyük Doğu-İBDA’nın teklif ettiği spor anlayışına şimdiden “Akıncı Spor” anlayışı yakıştırması yapmak mümkündür. Akıncı odur ki, fikrin nizamını kurmağa doğru hareket halindedir. Savaşı, fikir içindir. Modern sporun yerini fiilen dolduracak olan Akıncı Spor, modern sporun hamisi konumunda olan Batı Medeniyetiyle bizzat savaşmak zorundadır. Bu savaş, 21. yüzyılın ilk savaşıyla beraber başlamıştır.

9 Kasım 2001, Kartal Cezaevi

 

 
IWIWSatartlapGoogle bookmarkDel.icio.usTwitterLinkter.huvipstart.huFacebookDiggUrlGuru.huBlogter.hu

Yorum ekle