|
Mevzuumuzun başlığı, “İslama Muhatap Anlayış” Ekseninde Ahlâkî Bir Faaliyet Olarak Spora Bakış.” Bu başlık biraz iddialı bir başlık oldu. Ama bunun iddialı olduğu kadar zorunlu bir başlık olduğu da çok açık. Çünkü, yeni bir dünyanın eşiğindeyiz ve “en son ve som” dünyanın doğması ân meselesi. Kimbilir, “yeni dünya” doğmuş ve büyümeye başlamış bile. Eski dünya, diğer bir ifadeyle de Batı medeniyetinin tasarrufunda veya öncülüğünde doğan, büyüyen ve gelişen (dehhameleşen) modern dünya, topyekûn insanlığı maddesiyle birlikte ruhunu da dumura uğratmış bir şekilde, -ki bu aynı zamanda, “idraklerin iğdiş edilmesi”ne de tekabül etmektedir-, miadını tamamlamış ve tüm kurum ve kuruluşlarıyla birlikte tarihin çöplüğüne doğru hızla ilerlemekte, yuvarlanmaktadır. “İktidar boşluk kaldırmaz” doğrusu dikkate alındığında, gidenin yerine yenisinin gelmesi pek tabiîdir. Ama bütün mesele, iktidar boşluğunun hangi iktidar mekanizması ile nasıl ve niçin doldurulacağı meselesidir. Çok açık ve net söylemek gerekirse, bugün Büyük Doğu-İBDA ruh ve fikir sisteminden başka kendini yeni zaman ve mekâna teklif eden herhangi bir ruh ve fikir sistemi ufukta gözükmüyor.
Yukarıda “eski dünya” şeklinde tavsif edilen modern dünya, Hıristiyan-Yahudi Batı medeniyetinin tasarrufunda doğan, büyüyen ve gelişen bir dünyadır ve bugün bu dünya, miadını tamamlamış gözükmektedir, dedik. Modern dünyanın üzerine bina edildiği teknolojik terakkî, maddî terakkide son noktaya gelindiğine işaret etmektedir. Nano teknoloji ve Telegram bunun en bariz örneklerindendir. Bu çerçeveden bakıldığında, ruhtan bağımsız yeni bir ilmî ve fikrî inkişafa bütün yollar kapalı gözükmektedir.
“Ruh, İslâm ve onun etrafında her şey”dir. Biz bu makalede bunun spordaki görünümü üzerinde durmaya çalışacağız. Takip edilecek usûl, İBDA fikriyatının öngördüğü bir usûl olarak, “önce müşahede ve tetkik, sonra muhakeme”, çerçevesinde olacaktır.
“Önemli olan, kurumları değiştirmek değildir. Önemli olan insanı değiştirmek, görüşlerine yeni bir yön vermek, içgüdülerini yeniden biçimlendirmek, hedeflerini tazelemek ve değer ölçülerini yeni baştan düzenlemektir.” Herbert Marcuse’un bu sözü, yaşadığımız yeni zaman ve mekânda yeni bir dünya görüşü veya ahlâkî görüşe ihtiyaç olduğunu çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır.
“Doğru düşünce olmadan doğru düşünce faaliyeti de olmaz.” Bu terkibî hükümden hareketle denebilir ki, “fikir olmadan hareket olmaz”, doğru düşüncesine paralel olarak fikir olmadan spor da olmaz. Çünkü spor, en başta kafa ile uyumlu olması gereken bir faaliyet alanıdır. İBDA Mimarı boşuna söylemiyor: “Spor mu?.. Kafa ile denk gitmediği yerde insan keyfiyeti merkebe döner… İşin sırrı kıvamda!”
Evet; spor, her şeyden evvel belirli bir “ruh ve fikir sistemi” veya “dünya görüşü”ne nisbetle ele alınıp icra edilmesi gereken kültürel bir faaliyettir. Temelde bir “yardımcı unsur” keyfiyetini haiz olan spor, her daim tarassut altında tutulmalı ve asla ve kat’a başıboş bırakılmamalıdır. “Sadece hâkim ruhun uygun bedenine yardımcı olarak”, beden talim ve terbiyesi için bir tür “vasıta” olarak algılanmalıdır. Aksi takdirde spor, günümüzde olduğu gibi, din dışı yapılanmaların tasallutundan kurtarılamaz ve gayeleştirilip tabulaştırılmasının önüne geçilemez.
Günümüzde modern sporların gayeleştirilip tabulaştırıldığı apaçık bir hakikattir. Spor uğruna, özellikle de modern futbol çevresinde gerçekleştirilen büyük fedakârlıklar bunun en bariz örneğidir. Modern sporların temel direği ve dinamosu olarak kabul gören modern futbol hakkında Üstad Necip Fazıl, “idealsizlik ideali ve başıboşluk sembolü meşin topa lanet”, derken yerden göğe kadar haklıdır. “Bugün spor fedakârlıklar, adaklar, hatta kurbanlar isteyen bir tanrıdır”, derken de Charles Blondel, “çağımızın tabusu” olarak temayüz eden modern futbolun aslında lanetlenecek bir şey olduğuna işaret etmektedir.
Modern spor tarihinde, Üstad Necip Fazıl ve Charles Blondel’in söylediklerini haklı çıkartacak yüzlerce hâdise yaşanmıştır. Hâlen de yaşanmaya devam etmektedir. Özellikle de modern futbolda yaşanan hadiseler insana küçük dilini yutturacak cinstendir. “Spor dininin mabetleri” olarak da tavsif edilen stadyumlarda dünden bugüne dökülen kanların haddi hesabı yoktur. İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun Tilki Günlüğü isimli eserinde, futbol hastası bir Güney Amerikalı’nın hazin hikayesi anlatılır ki, her şeyi bütün çıplaklığıyla ortaya koymaktadır:
“Yıl 1952…Salvador’un San Vicente liginde oynayan Charlos takımının koyu taraftarları var… Fakat bu taraftarlardan bir tanesi hastalık derecesinde kulüpçü… Cortebez adındaki bu Salvadorlu, son günlerde pek keyifli değildi. Zira tuttuğu Carlos takımı arka arkaya dört mağlubiyet almıştı. Bir maç sabahı stada gelenler, iliklerine kadar dondular… Cortebez, iki çocuğunu Carlos’un başarısı için kurban etmişti”.
Bunun bir dehşet ve vahşet örneği olduğuna hiç şüphe yok. Bilmek gerekir ki, “spor için spor” bundan başka hiçbir netice vermez. Yine bilmek gerekir ki, belirli bir “dünya görüşü” veya “ahlâkî görüş” olmadan sporda tabulaştırmanın önüne asla ve kat’a geçilemez. Bu mevzuuda bizim “peşin fikrimiz”, “İslâma muhatap anlayışın dünya görüşünü örgüleştiren Büyük Doğu-İBDA ruh ve fikir sistemi”nden başkası değildir. Bu yazıda mercek altına almaya azmettiğimiz beden terbiyesi ve spor mevzuunun billurlaştırılması, Büyük Doğu-İBDA ruh ve fikir sistemi’ne nisbet iddiası taşımaktadır. Kabule şayan teşhis, tesbit ve tahliller ortaya koyabilirsek ne âla!
Kapitalizm ve onun azmanlaşmış hâli olan küresel emperyalizm ve onun da uzayan gölgesi hâlinde küresel sermaye, 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren “olimpizm felsefesi” istikametinde sporu gayr-i ahlâkî olarak istismar edip sömürmektedir. Sporun kumara âlet edilmesi, azizleştirilmesi ve en nihayet tabulaştırılması, sömürgecilik üzerine kurulu “kamprador düzen”in hiç mi hiç umurunda değildir. “Komprador düzen”in dini imanı para olduğundan ve sporu da “kara para” aklama mekanizması olarak gördüğünden dolayıdır ki bugün sporda büyük bir kirlenme yaşanmaktadır. Şike, doping, müşterek bahisler vs. bunun en bariz örnekleridir. Onun içindir ki, günümüzde sporda yeni bir ahlâk veya anlayış aciliyet ifade etmektedir. Bu durum, ağacın suya olan ihtiyacı kadar elzemdir. Bizce sporda yeni bir ahlâk veya anlayış, ancak ve ancak yaşadığımız yeni zaman ve mekâna kendisini “kurtarıcı fikir” olarak teklif eden Büyük Doğu-İBDA ruh ve fikir sistemine nisbetle mümkündür. Sporu aslî mecraına oturtacak ve onu tekrardan bir “yardımcı unsur” keyfiyetine kavuşturacak olan yegâne sistem, bizce Büyük Doğu-İBDA ruh ve fikir sisteminden başkası değildir.
“Önce sağlam bir kavgaya gir, sonra ne yapacağını düşünürsün”, diyen Napolyon’un sözüne karşılık İBDA Mimarı Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu, “bu lâfı da, düşünmeden kavgaya giren değil, kavgada düşüncesi ortaya çıkabilecek olan söyler!”, der. Nasıl ki, “siyasî, malî ve tabii ki ahlâkî şartlar topyekûn değişmeden, bunun “sistem” hâlinde teklifi olmadan, bu sisteme göre iktisadî, malî, teknik şartlar sistemleştirilmeden, programlaştırılmadan, “faizi kaldıralım!” demekle faiz kalkar mı?” sorusunun cevabı “hayır, kalkmaz!” ise, aynı şekilde, modern sporlara hayır! demekle de, modern spor anlayışı veya ahlâkı pratikte geçerliliğinden hiçbir şey kaybetmez. Modern spor ahlâkı veya anlayışına dur! diyebilmek, spor üzerindeki hakimiyetine son verebilmek, topyekûn dünya insanını onun tasallutundan kurtarabilmek için tek geçerli olan şey, modern sporların da içinden neş’et ettiği Batı kültür ve medeniyetine karşı “her örgüsü tezatsız bir içtimaî sistem” teklif etmek ve bu sisteme nisbetle yeni bir spor anlayışı veya ahlâkı ortaya koymak ve geliştirmektir. Büyük Doğu-İBDA ruh ve fikir sistemi’ne nibetle Akıncı Spor olarak kavramlaştırmaya çalıştığımız yeni spor anlayışı veya ahlâkını bu çerçevede değerlendirmek gerekir.
Spor Kelimesinin Etimolojisi veya Kökenine Dâir
18. yüzyıl Alman beden eğitimcilerinden GustMust, spor kelimesinin kökeni henüz tam olarak bilinmemektedir, der. Yine bir Alman eğitimci olan Robert Hessen, spor kelimesinin Gotik İncil çevirisinde geçen çok eski bir Almanca kelime olduğunu ve bugün de aynı anlamı taşıdığını söyler. Fakat Hessen, sözkonusu kelimenin ne olduğu hakkında net bir bilgi vermez. Hessen der ki, açık havaya duyulan özlem, bedenî yetkinlik için gösterilen çaba, Anglo-Norman ırkının haz duyduğu en derin Germen içgüdüleridir.
Bugün spor (sport), bütün dünya dillerinde İngilizce bir kelime olarak yer etmiştir. Fakat spor, Üstad Necip Fazıl’ın da ifadesiyle, Fransızların eski desport tabirinden dönmedir. Ünlü dil bilimci Walter Porzig’in, “Ortaçağ Avrupa dillerinde Latince’den, Almanca’da ve İngilizce’de ise Fransızca’dan alınma pek çok kelime vardır”, tespiti Üstad Necip Fazıl’ın bu sözünü tahkim etmektedir.
Evet; Sport, eski Fransızca desport tabirinden dönme İngilizce bir kelimedir. Ancak, bazı araştırmacılara göre, sport kelimesi ne İngilizce ne de eski Fransızca kökenlidir. Meselâ Alman sosyolog Dieter Voigt’a göre, sport kelimesinin kökeni Latince’dir. Voigt’a göre, sport kelimesinin aslı olan eski Fransızca desport kelimesi, Latince’de eğlenmek, hoşça vakit geçirmek, geçinmek ve oyalanmak mânâlarına gelen desportare ve isportus kelimelerinden tevarüs etmiştir. Gazi Muhammed de sport kelimesinin aslının Latince olduğunu söyler; ama Gazi, bu mevzuda biraz daha farklı düşünmektedir. Gazi’ye göre, modern İngilizce’deki sport kelimesi, eski İngilizce’de eğlenceli vakit geçirme faaliyeti mânâsında olan Latince desporto kelimesinden doğmuştur.
Spor Sosyolojisi isimli çalışmasında Voigt, desport kelimesi ile sport kelimesinin farklı anlamlar taşıdığını iddia eder. Voigt der ki, 11. yüzyılda Fransızca’dan İngilizce’ye ödünç olarak geçen desport, lügatte eğlendirme, oyalama ve gevşeme mânâsında kullanılmıştır. İngilizce’de sport ise, lügatte zaman öldürme, eğlenme, oyalanma ve hobi mânâsında kullanılmıştır.
Cemal Alpman’a göre sport kelimesi, Latince’de “dağıtmak” ve “birbirinden ayırmak” mânâsında dis-portare ve de-portare kelimelerinden doğmuştur. Eski İngilizce’de disport ya da desport şeklinde kullanılan sport kelimesi, eski Fransızca’da “eğlenmek” ve “zevklenmek” mânâsında Se desporter ve Se deporter şeklinde kullanılmıştır.
Ortega Y Gasset, İngilizce sport kelimesinin eski Fransızca desport kelimesinden değil, Latince port kelimesinden doğduğunu söyler. Gasset’e göre, lûgatte “deniz limanı” mânâsında olan port kelimesi ile sport kelimesi arasında doğrudan hiçbir bağlantı yoktur.
Spor Felsefesi isimli eserinde Atilla Erdemli, spor ve sporcu kelimelerinin ilk kez 14. y.y.’da İngiltere’de kullanıldığını, o zamana kadar spor ve sporcu kavramlarının olmadığını söyledikten sonra, spora taalluk eden tüm faaliyetlerin tek tek kendi isimleriyle anıldığını söyler ve ekler: Batı’da ilkin spor yerine ağırlıklı olarak atletizm, sporcu yerine ise atlet kelimeleri kullanılmıştır. Bilindiği üzere, atlet kelimesi eski Yunanca bir kelime olup, eski Yunanca’da yarışma anlamında kullanılan atlos ve yarışmanın ödülü anlamına gelen atlon kelimelerinden doğmuştur. Atlos’un sıfatı olan atlios ise, güçlükler içinde mücadele eden, acı çeken, canı pahasına, kendini feda edercesine yarışan ve yarışma sonunda bitkin düşen mânâsınadır.
Erken Cumhuriyet döneminde Top isimli bir dergide, (4-11 Mart,1936;18-25 Mart ve 1 Nisan,1936), Cevat Abbas Gürer adında bir Kemalist, insanlığın en büyük safsatası olan Güneş-Dil Teorisine dayanarak Türklerin doğuştan sporcu olduklarını, pek çok sporu ilk kez Türklerin tecrübe ettiğini, daha da önemlisi, spor kelimesinin mucidinin Türkler olduğunu iddia eder. İlk dil ve ilk medeniyetin Türkler tarafından kurulduğu safsatasına dayanan Güneş-Dil Teorisine göre, sadece spor ve sportmen kelimeleri değil, eski Yunanca oldukları sabit olan atlet ve atletizm kelimeleri de Öz Türkçe’dir.
Eski Yunanca’da spor kelimesi kullanılmıştır. Ancak bu kelime, “nebatat âleminin karakteristik dağılma ve çoğalma organı”nı ifade eden bir mânâda kullanılmıştır. Yine eski Yunanca’da gymnosperm diye başka bir kelime daha kullanılmıştır. Bu kelime, “taneleri koruyucu zarfı bulunmayan bitki” mânâsında kullanılmıştır. Buna yer vermemizin sebebine gelince. Modern spor literatüründe başlıca kavramlardan biri gymnastik’tir. Bu kelimenin kökü, eski Yunanca “çıplak” mânâsına gelen gymnos’tur. Ne ilginçtir ki, eski Yunan kültüründe tüm sportif faaliyetler (jimlastik, atletizm vs.) anadan uryan, yâni çıplak olarak yapılıyordu. Gerçi “erkeklerin yarışlara çıplak katılmaları, Yunan kültürüne özgü “eski” bir olgu değildir. Eflatun’a göre bu çıplaklık Girit kökenlidir. Thukydides’e göre Lakedaimonlulardan, yani her iki durumda da Dor boylarından kaynaklanmaktadır. Eski Yunan kültüründe “Dorlar gibi davranmak” deyimi, “açılıp saçılmak” anlamındadır.
Kanunlar isimli eserinde Eflatun, gymnos kelimesini daha ziyade dans, binicilik ve savunma talimlerini ifade eden bir mânâda kullanmıştır. Galen ise, gymnasıum kelimesini tarla sürmek, ekin biçmek, odun yarmak, yük taşımak mânâsına gelen kültür kelimesiyle örtüşen bir mânâda kulanmıştır. 16. yüzyıl Fransız Hümanistlerinden Rabelais, spor kelimesini top oyunları hakkında kullanmıştır. 17. yüzyıl Kıt’a Avrupası’nda, özellikle de Fransa’da spor, daha ziyade avcılık faaliyeti ile ilgili bir kavram olarak kullanılmıştır; özellikle de şahinle yapılan avlar için.
Walter Porzig’den öğrendiğimize göre, Latince sperno ile Izlandaca spern kelimeleri “ayakla vurmak” mânâsınadır. İngilizce bir kelime olan football kelimesi de “ayakla vurmak” mânâsınadır ve bu kelime, bugünkü futbol oyununu ifade etmektedir. Ortaçağ Kıt’a Avrupası’nda, özellikle de Fransa’da halk tarafından sıkça oynanan ve “ruh” mânâsına da gelen soul adında bir oyun oynanıyordu ki; bu oyun, modern sporda takım oyunlarının, meselâ futbol, voleybol, hentbol, basketbol vs. gibi sportif oyunların da atası olarak kabul edilmektedir. Ortaçağ Kıt’a Avrupası’nda halk tarafından sıkça oynanan soul, bedeni olabildiğince horlayan ve ruhu yine olabildiğince yücelten Katolik klisesine karşı bir tepki olarak ortaya çıktığı söylenebilir mi? Dönemin Katolik klisesi tarafından soul’uın yasak edilmiş olması, böyle bir soru sormamızı gerekli kıldı.
Ruhun isimlerinden biri, “sözün öne alınmış hâli” mânâsına kelme-i ehem’dir. Oynayan İnsan (Homo Ludens) isimli eserinde Johan Huizinga, “her şeyden önce oyun vardı”, der. Hiç şüphesiz ki bu söz, İsa Âleyhisselâm’a atfedilen, “her şeyden önce kelâm vardı”, sözünden mülhem söylenmiştir.
İBDA Mimarı Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu, İsa Âleyhisselâm’a atfedilen yukarıdaki söz üzere, “her şeyden sonra da kelâm var”, der. Bu söz, sözün bâki ve ruhun ölümsüz oluşuna ne de güzel bir misâl!
“Mutlak Ölçü” ile de sabit olduğu üzere, (meâlen:) “Dünya hayatı, bir oyun ve oyalanmadan ibarettir.”(En’am, 32). İnsanoğlu, doğumundan ölümüne kadar geçen sürede muhakkak ki kendi kaderini oynamaktadır. İBDA külliyatında yerini, değerini ve izahını bulan terkibî hükümlerden biri de, “dünya bir tiyatrodur, kimine reisicumhur rolü düşmüştür, kimine çöpçü; ve rolünü en iyi yapan alkışlanır”, şeklindedir.
İnsanoğlunun bariz vasfı “şuur”dur. En büyük özelliği ise, “nefs-i natıka”, yâni “konuşan nefs” olmasıdır. Bu özellik, insanı diğer varlıklardan ayıran yegâne özelliktir.
Jimlastik, diğer bir ifadeyle de beden terbiyesi, bütün sporların anasıdır. Yukarıda Huizinga’ya ait “her şeyden önce oyun vardı”, sözü aşağıda söylenecekler açısından çok mühimdir.
Farsça lûgattan… Gûy: Acemlere mahsus bir cins top oyunu… Söyleyen, konuşan, söyleyici. Kelâm, söz…
İngilizce lûgattan… Spar: Kask giyilerek, dostça veya antrenman amacıyla yapılan boks karşılaşması…
Yine Farsça lûgattan… Sipar: Veren, feda eden…
Fedaî: Davası ve gayesi uğruna her şeyini, canını ve malını veren, feda eden kişi…
Siper: Arkasına saklanacak şey. Koruyan…
Allah Resûlü, müminlere nefslerinden üstündür. Bu, “Mutlak Ölçü” ile de sabittir. Hâl böyle olunca, müminlere, mallarını Allah Resûlüne feda ve canlarını O’nun yolunda gözden çıkarmak vacib olur. Bu mevzuda Üstad Necip Fazıl aynen şöyle der: “Eğer bir zalim ve nasipsiz Allah’ın Resûlü’ne kasdedecek olsa, şahid olan müminin hemen canını O’na siper etmesi vacibtir. Nitekim Uhud Cenginde Hazret-i Talha, O’na vücudunu siper edip bütün darbelere karşı kendi göğsüne hedef tutmuştu.”
Eski Yunan kültüründe jimlastik, vücuda güzellik ve güç kazandırmak üzere yerine getirilmesi gereken ahlâkî bir görev olarak kabul ediliyordu. Sokrat bu görevin savsaklanmasını çok büyük bir ayıp olarak değerlendirmiştir. Sokrat’a göre jimlastik, fikrin başarılı olmasında çok büyük bir rol oynar. Etlatun, Tiamios isimli eserinde, vücudun hareketini düşüncenin uyanıklığı ile ilişkilendirerek şöyle der: “Yüksek fikir değeri taşıyan görevleri yerine getirmek durumunda olanlar, jimlastik de yapmalıdırlar. Yani ruh vücutsuz, vücut ruhsuz çalıştırılmamalıdır.”
Jimlastiğin, diğer bir ifadeyle de beden terbiyesinin karakter yapıcı özelliğini, daha doğrusu şahsiyet kazandırıcı gücünü takdir eden eski Yunanlılar, acılara ve güçlüklere kolaylıkla karşı koymak, dayanıklılık göstermek, dünya nimetlerine karşı aşırı istekleri körletmek, cesaretli olmak, itidali geliştirerek sabırlı olmak, şeref ve haysiyet duygusunu uyandırılmasına katkı sağlamak gibi düşünce asaleti ve diğer erdem/ahlâkî özelliklerin geliştirilmesine müspet katkılarından ötürü jimlastiği vatandaşlık görevleri ve amaçları arasında değerlendirmişlerdir. Eski Yunanca’da bu düşünce, Kalos ve Agathos kelimelerinden meydana gelen Kalokagathia kavramı ile ifade edilmiştir. Cemal Alpman’ın ifadesiyle, “Kalokagathia, ruh ve bedenin dengeli bir şekilde gelişmesini ve iyilik ve güzelliğin ahenkli birliğini ifade etmektedir.” Modern spor literatüründe İngilizce bir kelime olarak yer eden centilmen (gentlemen) kavramı da hemen hemen aynı mânâda kullanılmaktadır. Bu arada şunu da söyleyelim ki, modern spor ahlâkı, fair play kavramı ekseninde şekillenmiştir
Eski Yunan kültüründe cereyan eden tüm sportif faaliyetler bütün kıymetini paganizm kültüründen almıştır. Başta atletizm ve jimlastik olmak üzere, diğer sportif şenlikler veya oyunlar, meselâ her dört yılda bir yapılan olimpia şenlikleri ve diğer helenik şenlikler inanılan ve bağlanılan putlar için bir tür ibadet aşkıyla yapılmıştır. Vücudu inanılan ve bağlanılan putlara layık birer varlık olarak geliştirmek düşüncesi eski Yunanlılar açısından soylu vatandaşların maddi ve manevi bütün potansiyellerini işlemek için sürükleyici bir faktör olmuştur. Diğer medeniyetlerden çok farklı olarak, Eski Yunan kültüründe jimlastik hem çok heyecanlı bir şekilde uygulanmış ve hem de mistik bir inanç ve san’at istikametinde bütün bir milletin malı ve sembolü olacak şekilde kıymet hükmüne bağlanmıştır. Jimlastik, her özgür vatandaşı için ibadetten bir parça olarak algılanmıştır. Sportif şenliklerde dinî ritüellerin çok yoğun olması bunun en bariz bir göstergesidir.
Eski Yunan kültürünün sportif organizasyonlarından, meselâ olimpia şenliklerinden büyük ölçüde etkilenen günümüz Batı medeniyetinin sportif organizasyonlarında dini ritüellerden ziyade, seküler ritüeller hâkimdir. Bu arada hemen şunu da söylemekte fayda vardır: Batı medeniyeti, “eski Yunan kültürü, Roma nizamı ve Hıristiyan ahlâkı”nda müteşekkil bir medeniyettir.
Spor Antropolojisine Dâir
İnsan topluluklarını millet yapan kültür unsurlarından biri de spordur. İçtimaî hayat içerisinde belirli bir anlayışla veya belirli bir dünya görüşüne nisbetle ele alınıp icra edilen, edilmesi gereken spor, bir yönüyle ferdî, diğer bir yönüyle de sosyal bir hadisedir.
Sosyal hayat içerisinde yerini, değerini ve izahını bulan spor, yukarıda da belirtildiği üzere, derinliğine doğru ferdî, genişliğine doğru ise sosyal bir hadisedir. Eşya ve hadiseler yumağının sarmal bir bileşeni olarak tezahür eden sosyal hayat, İBDA Mimarı Mütefekkir Salih Miirzabeyoğlu’nun da ifadesiyle, “insanın varlık “bütünü”nde bulunan genişliğine doğru bir yönü belirtir. “Sosyal hayat insanı aşan ve kuşatıp çevreleyen bir şey değil, bilakis insan keyfiyeti” sosyal hayatı kuşatır ve bu hayatta “fert-toplum” münasebeti hâlinde tezahür eder. Kısacası; toplum, fertlerin demetinden ibarettir, kendine katılanların “şahsiyetlerini kazandırıcı vasat”tır ve onun hamleleriyle yeni mayalara namzettir.”
Bu çerçeveden bakıldığında, kültürel bir faaliyet olan sporun “şahsiyet kazandırıcı” bir “vasat”ta olduğu çok açıktır. Değil mi ki spor, “mevzuuyla kayıtlı mahallî idrak” cümlesinden olarak, “insanî verim şûbelerinden bir şûbe”dir. Yâni spor, kendine has ve hususî esas, usûl ve kuralları olan bir ilimdir. Tecrübî ilim. Diğer taraftan spor, “her an değişen ve gelişen eşya ve hadiseler” çerçevesinde “kendini insana empoze eden”, daha doğrusu ferde, dolayısıyla da “fertlerin demetinden müteşekkil” topluma empoze eden bir keyfiyeti haizdir. Bu özelliğinden dolayıdır ki spor, düşünce tarihinde pek çok düşünce sistemi tarafından dikkate değer bulunmuş ve onlara mevzu olmuştur.
Spor, kullanana göre hizmet eden bir alettir. Spor kim tarafından neye göre, nasıl ve niçin alet edilmektedir, işte bütün mesele! Sporun neye göre, nasıl ve niçin kullanılacağı meselesi iyi, doğru ve güzel istikametinde şekillenmezse, yâni sahici bir fikrin emrine amade kılınmazsa, sporun müspet mânâda kullanılmasından bahsedilemez.
İnsaniyetin hiçbir devri idmansız geçmiş değildir. En iptidaî kavimler bile vücudlarını işletmesini bilmişlerdir. İdman beşeriyetle beraber doğmuş ve zamanla ilerlemiştir. Ruh ve bedenden müteşekkil insanoğlunun kendi vücudünü belli maksatlar için eğitmesi çabası veya düşüncesi, insanlığın dünya üzerindeki varlığı kadar eskidir. Canlılığın tek belirtisi olan hareket, aynı zamanda idman veya beden eğitiminin de başlıca vasıtasıdır. Bunun için bir bakıma hareketin tarihi demek olan beden eğitimi (veya spor) tarihini, insan hayatıyla bu ilişkisinden ötürü, daha ilk insanlardan başlayarak incelemek gerekir.
Yukarıda sporun derinliğine doğru ferdî, genişliğine doğru ise sosyal bir hadise olduğunu söylemiştik. Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu, “toplum, ilk doğru ve ilk insandan doğmuştur„ der. İslâm itikadına göre ilk insan ve ilk Peygamber, Hz. Âdem Âleyhisselâm’dır. Kültür Bakanlığı tarafından yayınlanan Osmanlı Devleti’nde Spor isimli eserinde Atıf Kahraman, Taberî Tarihi’nden (Abdurrrahman Taberi) şöyle bir bilgi nakleder: “İlk önce yay ile ok atan kişi Âdem Âleyhisselâm’dır.„
Doğru söylemek gerekirse, spor antropolojisine dair derinliğine ve genişliğine doğru bir araştırma, ancak ve ancak Peygamberler tarihine nisbetle yapılabilir. Temel ölçü: “Peygamberler olmasa, medeniyet olmazdı.„ Bu çerçeveden olarak;
“Yüce Allah, önce insanlara kendi içlerinden zaman zaman Peygamberler göndermiştir. İnsanların bir kısmı bu mukaddes Peygamberlere uymuşlar ve böylece hem dünya, hem de ahiret görevlerini yapmışlardır. Düzenli medeniyetler kurmuş ve faziletlere ermişlerdir. Diğer bir kısmı da, bu mübarek Peygamberlere karşı çıkıp onlara aykırı harekette bulunmuşlardır. Bu tutumları ile gerçek insanlık vasfından yoksun kalmış ve küfrü imana, rezileti fazilete tercih etmişlerdir. Bu yüzden de sonunda felaketlere düşüp sönüp gitmişlerdir… Peygamberler tarihinin kaynaklarına gelince: Bunların başlıcası Kur’ân ve Hadîs kitaplarıdır. Bunlar iki kutsî ve mutlak kaynaktır. En doğru bilgi, bu iki gerçek kaynaktan alınır. Şu da bir gerçektir ki, bir kısım Peygamberlere âit Tevrat’da, incil’de ve diğer önceki din kıtaplarında olan bazı bilgiler değişikliğe uğramış olduğundan bunlara asla güvenilmez… Tarih kitaplarına gelince, bunların verdikleri bilgilerin çoğu da birer belgeye dayanmadığından olduğu gibi kabul edilemez. Zaten Allah Resûlü’nün zamanından önceki çağlara “ilk çağlar„ denir ki, bu çağlara âit bilgiler pek noksandır. Bunun içindir ki, bir çok Peygamberlerin hayatı bizce bilinmemektedir… Büyük Peygamberler arasında bütün hayatı bütün yönleriyle bilinen Peygamber bizim Peygamberimizdir. Öyle ya, Allah Resûlü’nün bütün hayatı olanca ayrıntılarına kadar bütün yönleriyle kaydedilmiştir. Bu özellik ve şeref, dünyada başka hiç kimseye nasip olmamıştır.”
Bilindiği üzere, Peygamberlerin hayatlarını anlatan kitaplara “siyer” denir. Peygamberlerin siyeri, daha doğrusu mübarek Peygamberlerin yüksek hayatlarına âit bilgiler, genel tarihin pek kıymetli bir bölümünü teşkil eder.
Bütün Peygamberlerin Peygamberlik görevlerinden başka, meşgul oldukları bir de dünyalık iş veya meslekleri vardı. Meselâ Allah Resûlü çoban, İdris Âleyhisselâm terzi, Nuh Âleyhisselâm marangoz, Yusuf Âleyhisselâm ise maliyeci idi. İlk insan ve ilk Peygamber olan Âdem Âleyhisselâm ise, çiftçilik yapşmıştır.
“Çiftçilik ve hayvancılık yaparak tabiatla eylemli işbirliğine giren ilk insan topluluklarının yaklaşık 10-12 bin yıl önce Mezopotamya çanağında belirdiğini, varlık ve yaşı tespit edilebilen en eski tarımcı yerleşme merkezinin de iki bin yıllık Ürdün (Jericho) Vaha Köyü olduğunu biliyoruz”, diyen Kurthan Fişek sözlerine şu şekil devam eder: “Var olmaya dönük bedenî eylem ve uğraşların giderek “sportif” bir görünüm alması biraz gecikmeyle, aynı yörede başlamıştır.”
Fişek’in yukarıdaki sözünü tashih etmek gerekirse, -ki, gerekir!- “tarihlerin dediği gibi Hazret-i âdem’in zuhuru üzerinden 6-7 bin sene geçmiş değildir. Muhiddin-i Arâbî Hazretlerinin keşfine, tahkikine ve tetkikine göre, “mahlûkatın en kâmil ve en şereflisi olan insanların babası Hz. Âdem’in hilkatı üzerinden de 313.000 yıl kadar bir zaman geçmiştir.”
Yukarıda anlatılanlardan da anlaşılmıştır ki, tarım ve hayvancılık ilk insan ve ilk Peygamber olan Hazret-i Âdem Âleyhisselâm’ın cennetten dünyaya sürgün edilmesinin hemen akabinde başlamıştır. Bir rivayete göre Hazret-i Âdem’in çocuklarından Habil, çoban, Kaabil ise, çiftçi olarak hayat sürmüşlerdir. Habil’in katlinden sonra Kaabil, ateşe tapan bir putperest olarak hayat sürmüştür, ayrı mesele!
“Eski çağların vücud hareketleri kişinin varlığı için ve insan tabiatının güdüleriyle yapıldıklarından tabiî hareketler; insanın hayat ve geçim tarz ve kaygısına bağlı olarak birbirleriyle, hayvanlarla ve tabiatla (tarım veya çiftçilik) uğraşması, avlanması gibi faaliyetler çerçevesinde kalmıştır.”
İlk spor faaliyetlerinin okçuluk ve avcılık olduğu üzerinde bütün spor tarihçileri hemfikirdir. Daha evvel de söylendiği üzere, ilk önce yay ile ok atan, Hazret-i Âdem Âleyhisselâm’dır. Atıf Kahraman’ın Osmanlı Devleti’nde Spor isimli eserinden:
“Abdurrahman Taberî demiştir ki, ilk önce yay ile ok atan Âdem Âleyhiselâm’dır. O yay Arabî yayı idi. Âdem Âleyhisselâm ekin ekmeye başlayınca kargalar yedi. Bunun üzerine Âdem Âleyhisselâm Allah’a şikayet etti ve hemen Cebrail Âleyhisselâm bir yay ve bir kiriş ile iki ok alıp geldi. Âdem Âleyhisselâm Cebrail Âleyhisselâma bu nedir? diye sordu. Cebrail Âleyhisselâm yayı, kirişi ve oku verip bu Allah Tealâ’nın kuvvetidir, dedi ve ok atmayı öğretti. Ve adı (Nus’ab) dedi. Ve bir rivayette (Nuşşeab) dedi. (Ab) Süryani dilince o karganın adı (ebbe) okun adıdır. Mânâsı bu ok ile kargayı kov demek olur. Sonraları ona Arap dilince (Nüşşab) adı verildi.”
Ok, yay ve kirişin Hazret-i Âdem Âleyhisselâm’a Cebrail Âleyhisselâm vasıtasıyla cennetten gönderilmiş olmasından hareketle, okçuluk ve avcılık gibi sportif faaliyetlerin, daha doğrusu sporun kaynağının “ilahî” olduğuna hükmedilebilir mi?
Sporun Hükmüne Dâir
“Mutlak Ölçü” ile de sabit olduğu üzere, “Her şey Allah’tandır.” Varoluşunun hakikatini yakalamak ve kendisine biçilen süreyi tamamlamak için mücadele eden her insan, aslında “şuuraltı” gerçekliğinde “ilâhîleşme” iştiyakı duyan bir “varlık” olarak hayat sürer. Sporu belirli bir dünya görüşüne nisbetle kullanmak çabası, hiç şüphesiz ki, sporda ustalaşmayı da beraberinde getirecektir. Sporda ustalaşmak çabası, “ilahîleşme” iştiyakını tetikleyici bir rol oynayabilir.
“Spor olgusunun nasıl tanımlandığını öğrenmek için sözlük açanlar, bunun desport ve disport kelimelerinin kısaltması olduğunu, oyun, oyalanma ve işten uzaklaşma mânâsına geldiğini bilirler.”
“Sporun spor olabilmesi için beslenme, giyinme, barınma, savunma ve saldırıya dönük bedenî faaliyetlerin nitelik değiştirmeleri, bir başka ifadeyle, insanın tek ve hayatî çabasının “kendini korumak” olmaktan çıkması gerekir”, diyen Kurthan Fişek, sporun doğuşunu çiftçilik veya tarımla irtibatlı olarak üç ön şarta bağlar:
1- Boş zaman, daha doğrusu her zamanki işten arta kalan bir zamana sahib olmak,
2- Üretim fazlalığına sahib olmak ve,
3- İşveren sahibi olmak.
Evet, spor yapabilmek için, her şeyden önce belli bir boş zamana, daha doğrusu her zamanki işten arta kalan bir zamana ihtiyaç vardır. Bilindiği üzere, “boş zaman” tabiri daha ziyade, iş ve üretimle ilgili bir kavramdır. İçtimaî hayatta belli bir “boş zaman”ın olması demek, toplum genelinde belli bir üretim fazlalığının olması mânâsına gelir. Genel geçerli bir iktisadî bilgidir ki, az emekle çok iş ve üretim yapmak, aynı zamanda çok “boş zaman” demektir. Yine genel geçerli bir sosyo-kültürel bilgidir ki, hayvancılıktan tarıma, tarımdan sanaiye, sanaiyeden teknolojiye ve oradan da hızlı iletişim veya bilgisayar teknolojisine doğru gelişen süreçte daha çok “boş zaman” ortaya çıkmıştır. Bunun neticesinde de oyun, eğlence ve spor, sosyal hayatta daha çok iltifata mazhar olmuş ve bütün toplum katmanlarına çok hızlı bir şekilde yaygınlaşmıştır.
Pek çok kültür ve medeniyette oyun, eğlence ve spor hakkında çok çeşitli hükümler verilmiştir. Meselâ İslâm kültür ve medeniyet geleneğinde oyun, eğlence ve spor hakkında, dört büyük hak mezheb imamları tarafından çeşitli hükümler verilmiştir. Bu hükümler, spor üst başlığı altında verilmiş hükümler olmaktan uzaktır. Bunlar daha ziyade, belli başlı sportif faaliyetler meselâ okçuluk, nişancılık, binicilik, güreş, koşu vs. hakkında verilmiş hükümlerdir. İslâm’da bu hükümlerin mahiyeti, “yükümlülük işleri”nden olup, farz, vacib, sünnet, müstehab, mubah, haram ve mekruh vs. şeklindedir. İslâm kültür tarihi içerisinde ilk kez spor üst başlığı altında genel bir hüküm, kanımca sadece Üstad Necip Fazıl tarafından verilmiştir. İdeolocya Örgüsü isimli eserinde Üstad Necip Fazıl, spor hakkında şu şekil bir hüküm vermiştir:
“Spor: Hiçbir kumara âlet edilmeksizin, sadece hâkim ruhun uygun bedenine yardımcı olarak ve asla kendi başına azizleştirilmeyerek ve ruhu karartmasına imkân verilmeyerek caiz ve lâzım…”
Yukarıda “caiz” derken dinî bir hükme, “lâzım” derken de ideolojik bir gerekliliğe işaret edildiği muhakkak. Bilmek gerekir ki, spor, zâtî keyfiyeti itibariyle farz olan bir ibadet nev’i değildir. Fakat İslâm’da cihad farzdır. Bu çerçeveden bakıldığında, cihad ehlinin bedenen güçlü ve kuvvetli olması için spor, bulunmaz bir nimettir.
Spor, cihad için bir “yardımcı unsur” keyfiyetini haizdir. Nitekim, cihada hazırlayıcı olarak görülen bazı spor dalları hakkında dört büyük hak mezheb imamları, zaman zaman farz-ı kifaye de dahil olmak üzere, çeşitli dinî hükümler vermişlerdir.
Ömer Nasuhi Bilmen: “İslâm’da meşru sayılan eğlenceler mubahtır. Oyun ve eğlence denilen bir takım zararlı ve faydasız eğlenceler ise caiz değildir. Bunların bir kısmı haramdır. Bir kısmı da harama yakın mekruhtur… Boş bir eğlence ve kumar maksadı olmaksızın savaş ve kuvvet kazanmak için yapılan bir takım yarışmalar caizdir. Bunlarla yararlı bir gayeye ulaşmak imkânı elde edileceği için, bunlar oyun ve eğlence sayılmazlar. Bunlar birer idman ve cihad için hazırlıktır. Güreşler, silah atmalar, piyade ve binicilik olarak yapılan yarışmalar hep bu kısımdandır. Bu yarışmalara katılanlara mükafat olarak para ve hediye verilmesi caizdir. Bunlar cihad yapmaya hazırlık ve teşviktir.”
“İslâma Muhatap Anlayış” Ekseninde Ahlâk ve Spora Dâir
Araplarda erkek çocuklara yırtıcı canavar adları koymak adettendi. Hizmetçi ve kölelerine güzel adlar takıyorlardı da, öz evlatlarına yırtıcı hayvan isimlerini yakıştırıyorlardı. Çünkü Araplar, hizmetçilerini kendileri için, çocuklarını ise düşmanları için yetiştiriyorlardı. Bilmek gerekir ki, isimlerin şahsiyet üzerinde tesir edici özelliği vardır. Çünkü isim, sahibi için bir nev’i duadır.
İnsanoğlu, her an değişen ve gelişen eşya ve hadiselere karşı hükmedici vasfıyla temayüz eder. Eşya ve hadiselere çeşitli isimler vererek onlardan azamî derecede istifade etmesini bilen insanoğlu, sportif faaliyetlere de çeşitli isimler vererek onlardan azami derecede istifade etmesini bilmiştir.
Kullanana göre hizmet eden bir alet olma vasfıyla istismara müsait bir yapıda kendisini gösteren spor, dünden bugüne müspet veya menfi olarak her daim kullanılmıştır. Meselâ Hırıstiyan-Yahudi Batı medeniyetinin tasarrufunda doğan, büyüyen ve gelişen modern sporlar, modern dünyanın kuruluşundan başlayarak, yâni 14. yüzyıl Rönesans hareketinden günümüze kadar geçen sürede yüzyıllardır hep Hıristiyan-Yahudi Batı medeniyetinin tasarrufunda varlık kazanmıştır. Ancak, yaşadığımız yeni zaman ve mekânda, yâni 21. yüzyılda modern sporların eski şaşalı dönemini devam ettirmesi, ettirebilmesi pek mümkün gözükmemektedir. Çünkü yeni bir çağın eşiğindeyiz ve bu çağ, bizce “fikir çağı”, yâni “İBDA çağı” olarak mühürlenmiştir.
Daha evvel de söylendiği üzere, Büyük Doğu-İBDA ruh ve fikir sistemi kendisini yaşadığımız yeni zaman ve mekâna bir “içtimaî sistem” olarak teklif etmiştir. Bizce Büyük Doğu-İBDA ruh ve fikir sistemi, yaşadığımız yeni zaman ve mekâna fiili olarak doğmuş ve büyümeye başlamıştır. Bu şuur çerçevesinde sormak gerekirse, Büyük Doğu-İBDA ruh ve fikir sistemi’nin Başyücelik Devleti’nde spor acaba nasıl bir kavram ile ifade edilecektir? Diğer bir ifadeyle, Başyücelik Devleti’nde spor, acaba nasıl bir isim ya da sıfatla mânâ kazanacaktır? Bu sorunun cevabı şimdilik meçhûldür. Ancak, Başyücelik Devleti’nde sporun içtimaî hayat içerisinde nasıl bir isim ya da sıfatla mânâ kazanacağı mevzuu, hiç şüphesiz ki, tekliflere açık bir mevzudur. Bizce Başyücelik Devleti’nde spor, “Başyücelik Spor Konseyi” keyfiyetini haiz bir kurul ya da kurum tarafından belirlenmelidir. Muhtemel kurul ya da kurumda değerlendirilmek üzere bizim teklifimiz, sporun “şehitlik şuuru” istikametinde Akıncı Spor olarak varlık kazanmasıdır. Akıncı spor kavramı, modern spor kavramına alternatif bir kavram olmaktan çok, Büyük Doğu-İBDA ruh ve fikir sistemi’nin muradına denk düşen bir kavram olduğu için kabul görmelidir.
Akıncı kavramı ile ilgili birkaç bir şey söylemek gerekirse; malûmdur ki, Akıncının hem isim ve hem de mânâ olarak isim babası, İBDA Mimarı Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’dur. Akıncı o dur ki, Allah ve Resûlü davası ve gayesi uğruna İslâm düşmanlarına karşı bir militarist veya savaşçı olarak yetişen ya da yetiştirilen insandır. Bu çerçeveden olarak;
“İlk örneğini “Mutlak Önder”in serriyelerinin gösterdiği akıncı, tarihimizde, aynı mânâya bağlı aynı rolü, devletin silahlı kuvvetinin özel bir biçimi olarak göstermiş, günümüzde ise aynı mânâya bağlı görevini –çağdaş, sosyal, siyasî şartlar gereğince- daha geniş ve değişik olarak yüklenen bir gençlik ifadesine bürünmüştür. Tarihimizdeki görevi, devlete (tabiî ki devletin temsil ettiği fikirden dolayı) bağlılığı açısından, maddî kuvvet çerçevesinde görünür ve nizamdan karşı nizama doğru hareket diye belirtirken, bugünkü görevinin, nizamına bağlı değil “nizamına doğru” olduğu açıktır.”
Evet; “Akıncı”, dün fikrinin nizamına bağlı özel bir silahlı güçken, bugün fikrinin nizamını kurmak isteyen “bütüne hâkim olacak güç idraklısı”nın gücü” şeklinde kendisini göstermektedir. Yaşadığımız yeni zaman ve mekânda, “kendinden zuhur diyalektiği” esprisine de uygun olarak, bütün dünyaya “Eylül Sendromu” olarak yaşatılan malûm Akıncı hamle, (11 Eylül 2001, New York), Akıncı Spor ahlâkı veya anlayışına ne de güzel bir misal teşkil etmektedir. Fedaî ve Feda kültürü!
Yukarıda Akıncı spor şeklinde teklif edilen sporun askerî bir muhtevaya sahip olduğu, dolayısıyla da feda kültürü üzerine bina edilmiş olduğu anlaşılmıştır, sanırım. Gerçi İslâm kültür tarihinde spor, her daim “şehitlik şuuru” istikametinde askerî bir formda temayüz etmiştir.
Tarihte Akıncı sporların varlığına şahitlik etmek öyle hiç de zor değil. Asr-ı Saadet dönemindeki faaliyetleri mânâ olarak ulaşılmaz ve erişilmez bir noktada kabul ettikten sonra, meselâ Osmanlı Devleti’nde spor, Osman Bey zamanında tam teşekküllü bir teşkilat olarak kurulan Akıncı Teşkilatının bünyesinde fonksiyonel bir görev icra ediyordu. Osmanlı Devleti ordusunun çok önemli bir unsurunu oluşturan Akıncı Teşkilatının başlıca görevi, muharebe öncesi düşman arazisine birkaç koldan âni ve serî akınlar yaparak düşman kuvvetleri korkutmak, ganimet almak, bilgi toplamak, zaafa uğratmak, oyalamak ve dağıtmak, en önemlisi de hazırlanmakta olan orduya vakit kazandırmaktı. Osmanlı Devleti’nde sınır boylarında konuşlanarak, adeta hudut bekçiliği görevini üstlenen Akıncı Teşkilatının liderine Akıncı Beyi, beyliklerine ise Akıncı Beyliği veya Uç Beyliği deniliyordu. Bu arada şunu da söylemek gerekir ki, Osmanlı Devleti’nin Fetih pusulası Batı dünyasını gösteriyordu. Akıncılar da bu pusulaya uygun olarak, Batı dünyasını öncelikli hedef olarak seçmişlerdi.
Osmanlı Devleti’nde ordu sefere çıkmadan önce, Akıncı Beyleri’nden alınan istihbarî bilgiler, ordunun kurmay komuta kadrosu tarafından çok ayrıntılı bir şekilde değerlendirilir ve ona göre harekât planı hazırlanırdı.
Osmanlı Devleti’nde Akıncı Beyleri’nin emrindeki “şehitlik adayları”nın sayısı hiçbir zaman sabit olmamıştır. Akıncı sayısı savaş olunca artar, savaş bitince azalırdı. Diğer taraftan, Akıncı Beyleri bütün kuvvet birlikleriyle akın etmezlerdi. Yapılacak görevlerin türüne ve düşman kuvvetlerin durumuna göre hareket ederlerdi. Bu arada, bütün akıncıların vergiden muaf tutulduğunu da söyleyelim.
Yukarıda anlatılanlar, hiç şüphesiz ki, Akıncının “nizamdan karşı nizama doğru” hareketini gösteren bir keyfiyeti haizdir. Ama bugün böyle bir imkândan mahrumluk sözkonusudur. İBDA Mimarı Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun İdeolocya ve İhtilâl isimli eserinde vurguladığı gibi, yaşadığımız yeni zaman ve mekânda “nizamdan karşı nizama doğru” değil, “nizamına doğru” bir hareket sözkonusudur.
“Nizamına doğru” hamle yapan bir hareketin selâmeti açısından “kendinden zuhur” bulunmaz bir nimet olarak karşımıza çıkmaktadır. Bugün bu nimet, bütün insanlığın kurtuluşunun nerede ve nasıl olması gerektiğini bütün dünyaya haykırmaktadır. Feyyaz Aksakal’ın şu tesbitine katılmamak mümkün değil: “Kendinden zuhur, ezici ve yok edici teknolojiye karşı, insanın sadece kendisine, yürek ve zekâsına dayanarak meydana getirdiği en büyük savaş buluşudur.”
“Eski Yunanlılar bedene soma, yâni zindan derlerdi. İskenderiyeli filozof Plotinus, bir bedende yaşıyor olmaktan utanç duyarmış. Eski felsefenin görüşü de bundan ibarettir: Ruh bedene hapistir ve felsefe ruha hürriyet tanıyıcı âlettir!.. Şimdi felsefenin görevini, bedeni bir örümcek gibi saran bombalar yerine getiriyor. Bombanın pimini çektiği ân, “zindan”, üzerine oturduğu düşman yığınıyla beraber berhavâ oluyor ve ruh hürriyetine kavuşuyor… Ama ne çare ki, kuru kalabalık eskiden felsefecileri ayıplardı, şimdi fedailere dil uzatıyor!”
Şeraite bağlılığın en büyük nişanesi olarak, feda kültürünün baş aktörlerinden olan fedailerin “feda eylemleri” ile, tasavvuf kültüründe tarikatın başlangıcında mürid adayına teklif edilen Tevbe-i Nasuh (Büyük Tevbe) arasında çok naif bir bağlantı olsa gerektir. Çünkü Tevbe-i Nasuh, bir daha günah işlememek üzere hak yola girmek ve o yolda olmak demektir. “Feda eylemleri” de benzer bir mânâda algılanabilir. Çünkü “feda eylemleri”, bir daha günah işlememek üzere geri dönüşü olmayan bir yola girmek demektir. Cennete gitmek isteyip de asla ve kat’a ölmek istemeyenlerin bu dilden anlaması elbette ki beklenemez. Hele hele, “zamane Müslümanları” bu dilden hiç mi hiç anlamaz. Şimdiki “zamane Müslümanları” ne yana düşer, her türlü tehlikeyi göze alıp bile bile ölüme koşan fedaîler ne yana düşer! Daha çok semizlenmek uğruna, daha çok para veren bir işte çalışabilmek için nice torpil patlatma perendeleri atanların olduğu bir zaman ve mekânda, bir ân önce küfrün kucağında kendini patlamak için Allah’a yalvarıp sırada yerini almak isteyen fedailerin varlığı kime ne söyler?
Fedaî, lûgatte davası ve gayesi uğruna her şeyini çekinmeden feda edebilen insan demektir. Bir insanın ruhu, yâni canı onun her şeyidir. Fedâ-yı can: Canını verme, canını fedâ etme, kendini kurban etme… Kurban!
Lûgatte “beylerin ve meliklerin yakınlarında olan kimse”, “Allah’ın rızasını kazanmaya sebeb olan şey” ve, “bir maksad uğruna feda olma” mânâsında olan kurban, aynı zamanda, “etleri fakirlere parasız olarak dağıtılmak niyetine farz, vâcib veya sünnet olarak kesilen koyun, keçi, deve, sığır vs. gibi hayvan” mânâsındadır ki bu, beden kelimesinin kelime kökü olan ve “kurbanlık deve” mânâsında bedene kelimesiyle de çok yakından ilintilidir.
İslâmın bâtın kahramanlarının dediğine göre “ruh, cesedi tasfiye ve terbiye etmek için ona ilişmiştir.” Bizce “bedenin tasfiyesi” bedenin fedasına, “terbiyesi” ise nefsin fedasına tekabül etmektedir. Şehidlik şuuru!
Müslüman bir kimseye ömründe iki yol sunulmuştur. Bunlardan ilki havas ehline âit olan yoldur ki bu, “nefsin fedası”na tekabül eden “ölmeden ölme sırrına erenler”, yâni Velîlerin yoludur. İkincisi ise, avam ehline âit olan yoldur ki bu da, “bedenin fedası”na tekabül eden “ölüp de ölmeyenlerin sırrına erenler”, yâni şehidlerin yoludur. Ebedî kurtuluş bu iki yoldadır. İman ehline bir üçüncü yol kapalıdır. İslâm büyükleri demişlerdir ki, “nefsin fedası” üzere olanların yolu, “bedenin fedası” üzere olan yolcuların yolundan daha zorlu bir yoldur, çünkü; Velîlik mertebesine ulaşmak isteyenlerin göze aldıkları en küçük risk, şehitlik mertebesine ulaşmak isteyenlerin göze aldıkları en büyük risk hâlinde, “bedenin fedası”dır. Diğer bir ifadeyle, Velîlerin Allah ve Resûlü davası ve gayesi uğruna göze aldıkları ya da göze alacakları en adi tehlike, biyolojik ölümdür.
“Nefsin fedası” üzere olanların yolunun adı tasavvuf, “bedeninin fedası” üzere olanların yolunun adı ise, şeriattır. Tasavvufun şeriate bağlılığı veya şeriatsız tasavvufun olamayacağı hakikati dikkate alındığında, şeriat, dolayısıyla da “bedenin fedası” üzere olmak, diğer bir ifadeyle de “şehidlik şuuru”nu kuşanmak olmazsa olmaz olarak karşımıza çıkar. Dinin güç ve kuvvet bulması için her Müslüman “şehidlik şuuru” kuşanmak borcu altındadır. İslâm büyükleri, şehid olmayı büyük bir nimet olarak kabul ederler ve dahası, böyle bir nimetten kaçınmayı münafıklık alâmeti saymışlardır.
“Beden, ruhun bineğidir.” Ruhun emrinde bir âlet olarak kullanılan beden, yeri ve zamanı gelince yine ruh tarafından “feda” edilebilir bir keyfiyeti haizidir. “Ruh; İslâm ve onun etrafında her şey”dir. “İslâm, ruhçuluğun hakikatini temsil eder.” Bu çerçeveden bakıldığında, beden İslâm’ın, dolayısıyla da “İslâma Muhatap Anlayış davasının dünya görüşünü örgüleştiren Büyük Doğu-İBDA ruh ve fikir sistemi”nin emrinde kullanılması gereken ve gerektiğinde “feda” edilmesi gerekendir.
Bedenî bir faaliyet olarak varlık kazanan spor, beden terbiyesi mevzuuna taalluk eden tüm faaliyetlerin genel adıdır. Sporun nihaî gayesi, bizce “nefsin fedası”nı da mündemiç olarak, “bedenin fedası”dır. Demek ki, sporda ilkin kuşanılması gereken en önemli haslet, “şehidlik şuuru”dur. İBDA Mimarı’nın spora getirdiği tarif içerisinde de bunun böyle olduğunu görmek pekâla mümkündür:
“Spor, devlet kültür politikasına bağlı olarak, vücudu ruhun emri gayesi bilmek şartı altında güzel…”
Akıncı Spor kavramı, daha evvel de söylendiği üzere, “şehidlik şuuru” istikametinde “feda kültürü”nü önceleyen bir mânâdadır. Akıncı Spor kavramını benimseyen her bir sporcu, bizce potansiyel birer fedaîdir. Osmanlı Devleti’nin Akıncılar Teşkilatı’nda görev alan “serdengeçtiler”, bizce Akıncı Spor kavramının ifade ettiği mânâya tam uymaktadır. “Tarihte serdengeçti, Akıncılardan düşman ordusu içine dalmak veya muhasara altına alınan bir kaleye girmek için fedaî yazılan kimselere denirdi. Bunlara ellerinde kınlarından sıyrılmış kılıçlarla bu tehlikeli işlere atıldıkları için “dalkılıç” da denilirdi. Düşman ordusuna dalacak veya kaleye girecek olanların dönmelerinden ziyade ölmeleri ihtimali yüksek olduğu için bu adı almışlardır.” Hemen belirtelim ki, Akıncılar alınlarında, “yazılan gelir başa!” şeklinde bir yazı-bandaj taşıyorlardı.
Feda kültüründen beslenen ve onu içselleştiren, daha doğrusu “şehidlik şuuru” ile hareket etme kabiliyeti kazanan bir sporcu, hiç şüphesiz ki kendi çapında bir posédé veya deli-divanedir. Halk arasında deli-divane, akıl hastası olan kimselere denir. Burada dikkat edilmesi gereken bir husus var ki, o da şu: Delilerin şuuru olmadığından, normal insanlar gibi düşünerek hareket etmezler; düşünmeden hareket ederler. Ya çok korkak olurlar veya hiç korku nedir bilmezler. Diğer taraftan, akıllı insanların korkarak yapamayacağı işleri yapan atılgan, gözüpek, çok cesur ve yiğit kişilere de deli adı verilir. Meselâ Osmanlı Devleti’nde “deli” lakabı ile anılan pek çok kahraman yaşamıştır. Deli Hüsrev Paşa (ö.1660) ve Deli Dilaver Paşa böyle yiğitlerdendi. Evliya Çelebi, yakından tanıdığı Deli Dilaver Paşa hakkında aynen şöyle der: “Hilesizce deli şekilli bir adamdı. Ama savaş alanında gözünü çöpten, budaktan sakınmazdı. İyi bir binici ve nişancı olan Deli Dilaver Paşa, bir şec’i ve gazi idi.”
İnsanların mizaçları yaratılış itibariye birbirinden çok farklıdır. Her mesleğin belli başlı bir mizacı vardır ve herbir meslekî faaliyet, benzer mizaçtaki insanları bir araya getirir. Akıncı mizacı?..
İBDA Mimarı Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu, 6 ciltlik Tilki Günlüğü isimli eserinde Osmanlı Devleti’nde yaşamış bir akıncı ile ilgili şöyle bir hikaye anlatır: “Bir akıncı yiğit, çok yakın olan bir şehidin türbesine gidiyor… Attan iniyor, içeri giriyor selâm veriyor ve hızla dışarı çıkıp atına atladığı gibi uzaklaşıyor… Biraz sonra onun doludizgin geldiğini görüyorlar… Türbenin önünde, bir atlayışta attan indiği gibi, vakar ve heybet edasıyla türbeye dalıyor ve gür bir seda ile selâm… Bir müddet sonra dışarı çıktığında merakla soruyorlar:
-Demin niçin girmenle çıkman bir oldu ve şimdiki tavrın ne?
-İlk gelişimde gelişimi beğenmedi!..
Bu yüzden ben de onunla tabiî mizacımıza uygun olarak geldim, kabul etti!”
Akıncılara yakıştırılan en önemli sıfatlardan biri de, pehlivan’dır. Lûgatte güreşçi, binici, yüzücü ve koşucu gibi mânâları muhtevi pehlivan kelimesinin en belirgin mânâsı yiğit ve kahramandır. Esasında pehlivan o dur ki, her şart altında hak yolda mücadele eden ve kendi nefsini yenendir. Bu arada, “nefsle mücadele”nin “büyük cihad” olarak tavsif edildiğini de söyleyelim.
“Mutlak Ölçü” ile de sabit olduğu üzere, İslâm’da cihad farzdır ve “akıl baliğ” olan her müslüman tarafından yerine getirilmesi gereken bir vazifedir. Müslüman açısından cihad vazifesi öyle bir vazifedir ki, hem iç ve hem de dışta hak ve hakikat mücadelesini şamildir. Dünya, Müslüman gözünde hak ve hakikat mücadelesinin boğuşma sahasıdır.
İslâm, insanlığı kendi öz vahidi etrafında toplamayı gayeleştirir. Bu yol bu uğurda her daim hakkı üstün tutar. Cihad farizasını yine bu çerçevede değerlendirir. İslâm’da cihadın resmî kudret ve teşkilat dairesi, İslâm devletinin ordu teşkilatına havale edilmiştir. İster müdafaada ister taarruzda olsun, fark etmez, bu böyle! Bu arada şunu da söyleyelim ki, İslâm yayılmacı-emperyal, diğer bir ifadeyle de militarist-orducu bir yapıya sahiptir. Ordu-millet yoğurucusu bir yapı!
Yine “Mutlak Ölçü” ile sabit olduğu üzere, İslâm’da cihad, kâfir veya küfre karşı yapılır. İslâm’da ırk, renk, dil, cinsiyet vs. gibi şeylere bakılmaz. Kâfir kâfirdir, Müslüman da Müslüman; ve kâfir, müslümanın baş düşmanıdır. Kâfir veya İslâm düşmanı, diğer bir ifadeyle de ehl-i küfür ya boyun eğecek ya da boyun eğdirilecek, ya da onun tasfiyesinin yolu açılacaktır. Bu yol bu uğurda, “ya şehit ya gâzi!”, dövizi temel düstur olmuştur.
Büyük Doğu Mimarı Üstad Necip Fazıl boşuna söylemiyor: “Resmî cihadın erlerine İslâm iki makam tayin etmiştir: Dünyada gazi, âhirette şehit.”
Müslüman, sosyal hayatta biri maddi, diğeri manevi olmak üzere biri birine bağlı iki önemli ödülü iman şemsiyesi altında bileğinin ve yüreğinin gücü ile hak ederek kazanır. Bunlardan manevi olanı şehitlik ve gazilik, maddi olanı ise ganimettir. Her iki ödülün kazanıldığı alan ise, er meydanı yâni savaş alanıdır.
Lûgat mânâsından da anlaşılacağı üzere savaş, bir tür ticarettir. “Rızkın onda dokuzu ticarettedir”, buyuran Allah Resûlü başka bir hadîs-i şeriflerinde, “cesur tacir rızıklandırılmıştır”, buyurmuşlardır. Savaş ve cesaret! Bu iki kelime, Akıncı Spor kavramını ne de güzel ifade ediyor.
Sonuç ve Değerlendirme
Spor, kullanana göre hizmet eden bir âlettir. Demek ki spor, temelde masum ve temizdir. Diğer taraftan, “spor yürüyen ahlâktır.” Ahlâkın iyi ve kötü olmak üzere iki veçheli olduğu dikkate alınırsa, sporun iyi ve kötü, doğru ve yanlış, güzel ve çirkin değerlerine mevzu olduğu hemencecik anlaşılır. Bizce, sporu menfî veya müsbet kılan en önemli şey, “spora yanaşan şuur”dur.
20. yüzyıla damgasını vuran modern sporlar, hiç şüphesiz ki, 20. yüzyıla hâkim rengini veren Hıristiyan-Yahudi Batı medeniyetinin tasarrufunda şekillenmiştir. Yüzyılı aşkın bir zamandır sporun kumara alet edilmesi ve azizleştirilmesi, daha doğrusu ruhu karartan bir çerçevede cereyan etmesi, onun nasıl bir “dünya görüşü”ne göre şekillendirildiğini gösterir. Modern sporlar, bizce kötü, çirkin ve yanlış değerlerini mündemiç menfî ahlâkın bir tezahürüdür. Batı medeniyeti, temelde hem teoride hem de pratikte kötü bir medeniyettir. Modern sporlara alternatif olacak şekilde, sporda yeni bir ahlâk veya anlayış aciliyet ifade etmektedir.
Yaşadığımız yeni zaman ve mekânda “İslâma Muhatap Anlayışın dünya görüşünü örgüleştiren Büyük Doğu-İBDA ruh ve fikir sistemi”, iyi doğru ve güzel değerlerini mündemiç müspet ahlâka malik bir yapıdadır ve sporda yeni bir ahlâk veya anlayış oluşturmak veya inşa etmek istidadındadır.
|