logotype
Küreselleşen Futbolda Değişen Seyirci Profili PDF Yazdır e-Posta
Osman Temiz tarafından yazıldı.   

Futbol Seyircisi Titiz Bir Araştırmayı Hak Ediyor

“Genel değerlerin büyüteç altına alındığı bir yer olarak futbol sahası, etnologların yerel hususiyetleri gözlemlemesi için de mükemmel bir yerdir”, diyen Christian Bromberger, “Marsilya'nın Kültürel ve Toplumsal Topoğrafyasının Aynası Olarak Olympique” alt başlığında kaleme aldığı “Stadyumdaki Kent” isimli makalesinde, stada gelen Marsilya Futbol Kulübü taraftarı profilini kent halkının sosyo-kültürel yapısı üzerinden değerlendirir. Bromberger'ın şu tespitine katılmamak mümkün değil: “Stadyum, kentsel bir cemaatin kendisini hem bir bütün olarak hem de ayrışmışlığı ile enine boyuna yansıtabildiği ender yerlerden birisidir. Orada, toplumsal ilişkiler olağanüstü güçlü ifadelerle yüklü ritüellerle teatrelleştirilir. Bu temelde stadyum titiz bir tahlili sahiden hak etmektedir.”1

Bromberger'ın sosyolojik olarak mikro düzeyde ele aldığı mevzu makro düzeyde, yani bölge, ülke ve medeniyetler çerçevesinde de ele alınabilir. Fakat biz burada seyirci profilini daha ziyade sosyo-psikolojik bir eksende değerlendirmeye çalışacağız.

“Spor toplumun aynasıdır” ve “futbol da tüm diğer spor dalları gibi içinde yer aldığı toplumun aynasıdır; toplumdaki değişim ve dönüşümlere paralel olarak kendini yeni şartlara uydurur”2, sözlerinden hareketle, ülkelerin lig veya milli takım taraftarları üzerinden toplum veya toplulukların, bölge halklarının sosyal, siyasî, ekonomik ve kültürel yaşayışları kadar sosyo-psikolojik yaşayışları/duyarlılıkları hakkında da bilgi edinmek mümkündür. Nitekim “Figürasyonel Teori”nin kurucusu Alman sosyolog Nobert Elias, “Uygarlık Süreci” olarak formülleştirdiği sosyal teorisini bu tür veriler üzerine bina etmektedir. “Parça bütünün habercisidir”, hakikatinden mülhem, Elias, içtimaî ve kültürel faaliyetlerin muhtevasından hareketle batı medeniyetinin tekâmül sürecini sosyo-psikolojik bir çerçevede analiz eder.3

Modern sporun, dolayısıyla da modern futbolun icra edildiği mekânlar, –stadyum, salon, vs.– “kamusal alan” sayılabilir. Ancak küreselleşen spor, özellikle de futbol, bu “kamusal alan”ları çok farklı bir noktaya taşımış, onların muhtevasını değiştirmiştir. Postmodern bir çerçevede küreselleşen futbol, yeni bir seyirci profilinin oluşmasında büyük ölçüde etkili olmuştur. Stadyumlar, erken dönem futbolda olduğu gibi artık bütün ahaliye açık halde değildir. Kapitalizmin ileri karakolu olan küresel burjuvazi, stadyumları birer alışveriş merkezi olarak değerlendirmek amacını taşır. Müşteri olarak algılanan taraftar kitlesinin şahsî zevk ve istekleri, stadyumların yeniden düzenlenmesinde önemli ölçüde belirleyici hale gelmiştir.

Dünyada futbol ve futbol seyircisi hakkında pek çok kitap vardır. Bu kitapların büyük kısmında ulaşılan neticeyi kısaca şöyle özetleyebiliriz: Stadyum bir konsensus yeri olduğu kadar, insanların iddialaştıkları ve çelişkilerin, çatışmaların şuuruna vardıkları bir yerdir de.4

Küreselleşen Futbolda Seyirci Profili

Eski Çinliler ve Eski Türkler hariç, pek çok kadim kültürde, meselâ Eski Yunan ve Eski Roma'da, günümüz futboluna benzer bir oyunun varlığından bahsetmek mümkün değildir. Ortaçağ Avrupası'nda futbola benzer bir oyundan (soule) söz edilebilir, fakat orada bir futbol seyircisi profilinden ziyade oyuncu-futbolcu profili mevcuttur. Çünkü söz konusu olan oyun hemen herkesin katılımına açık oynanmaktaydı. Bazen bekârlarla evliler, bazen de iki köy halkı arasında oynanan oyunda, oyuncu sınırlaması olmaması bir yana, oyunda baştan sona tam bir kuralsızlık hâkimdi. Bu kuralsızlık oyun yerini tam bir savaş alanına çevirirdi. Bundan dolayı Batı'da futbol uzun süre “yasaklar” listesinde yer alır. Ancak Rönesans'la birlikte Batı'da genel olarak oyun, eğlence ve spor hakkındaki olumlu düşünceler ayniyle futbol için de geçerli olmuş, başta İngiltere ve İskoçya olmak üzere, diğer Avrupa ülkelerinde de futbol, toplumun bütün katmanlarında kabul görmeye başlamıştır. Özellikle pazar günleri ve bayramlarda futbol, halkın en büyük eğlencesi olmuştur. 1633 tarihli bir İngiliz tiyatro eserinde, “günümüzde spor, futbol demektir” sözü de futbolun yaygınlığını vurgular.5

Erken Rönesans ve sonrası dönemde futbol pek çok kere yasak edilmesine rağmen, Grammar School'dakilerin yanı sıra Oxford ve Cambridge gibi üniversitelerdeki öğrencilerin futbol oynamaktan geri kalmadıkları görülür. Ancak öğrenciler arasında yapılan bu futbol maçlarının, tıpkı günümüzde olduğu gibi sürekli kavga ve gürültü içerisinde geçtiği, maç günlerinde alkollü içki tüketiminde ise büyük bir artış olduğu belirtilir.6

Küreselleşen futbol ile küreselleşme arasında bir paradoks var gibidir. Küreselleşme bütün kimlikleri (dinî, millî, etnik vs.) eritirken küreselleşen futbol bütün bu kimlikleri güçlendirmektedir. Buradan hareketle, küreselleşmenin öncü veya keşif kolu olarak görülen futbolun, küresel emperyalizm veya küresel sermayenin önünde büyük bir engel teşkil ettiğini söyleyebilir miyiz?

Futbol, İngiliz menşeili olduğu için pek çok ülke açısından hiçbir millîlik belirtmese de, paradoksal olarak “millî” kimliğin çok önemli bir göstergesi olarak kabul edilir.7 Bütün ülkelerin milli futbol takımları vardır. Diğer taraftan, bazı Avrupa ulus-devletlerini etkileyen ayrılıkçı ya da özerklik yanlısı hareketler, futbolu siyasî mücadelenin çok önemli bir unsuru olarak görmüşlerdir. Meselâ İspanya'da takımlara ve özerk topluluklara bölünmüş bir futbol düşüncesi yürürlüktedir: Katalonya ve Bask bölgeleri, özerkliklerini hayata geçirme konusunda kararlı biçimde kendilerini resmi çevrelere kabul ettirmeye çalışmaktadırlar. Son zamanlarda Endülüs ve Kanarya Adaları'nda da aynı eğilim görülmektedir. Bu arada merkezî otoritenin temsilcisi olarak algılanan Real Madrid de bu toplumların UEFA ve FIFA'nın organizasyonlarına İspanya'yı temsilen katılmaları için elinden geleni yapmaya çalışmaktadır. Bask, Katalonya ve diğer özerklik isteyen bölgeler, tıpkı İngiltere'de İrlanda, İskoçya ve Galler örneğinde olduğu gibi, kendi “milli” takımlarıyla UEFA ve FIFA'nın organizasyonlarına katılmak istemektedirler.

Taraftar kimliği sadece siyasî olarak varlık gösteren bir olgu değildir. Bazen kendini dinî, bazen sosyal boyutuyla da gösterebilmektedir. Meselâ tarihinde birçok kez mezhep savaşlarına sahne olan Büyük Britanya'da mezhep merkezli en büyük rekabetlerden biri Glasgow Celtic ile Glasgow Rangers arasındadır. Protestan mezhebine geçip Büyük Britanya'nın birliğinden yana olanların kurduğu Rangers'a karşı bağımsızlık yanlısı Katolikler, Glasgow Celtic'i kurmuşlardır. Rangers 1873 yılında “presbiteryen” olarak kurulmuştur.8 Birkaç yıl öncesine kadar Rangers'ın bir Katolik oyuncu transfer etmesi tartışma konusu bile olamazdı. İki kulübün taraftarları arasında öyle bir nefret vardır ki olayı birbirlerine el bombası atmaya kadar götürmüşlerdir. Craig McGill, Futbolun Kârhanesi’nde; şehirde bir yerde, başlama vuruşundan birkaç saat önce bir annenin oğluna son kez hoşça kal dediğini, çünkü maçtan sonra öldürülebilme ihtimalinin olduğunu söyler. Nitekim yeni bir istatistik, her maçta birkaç cinayete teşebbüs, çeşitli saldırılar ve şehrin her yanında kayıplar olduğunu gösteriyor.9 Ancak şu anki durum mezhep ayrımından çıkıp siyasî anlamda bir millî bağımsızlık sorunu haline gelmiştir. Taraftarlarına “tarihini bil” diyen bir Celtic şarkısı vardır ve tarih, Glasgow futbolundaki birçok sorunun kökenidir. Rangers İngiltere'yle birlikteliği savunurken Celtic, İskoçya ve İrlanda'nın bağımsızlığından yanadır.

Ayrılıkçı Celtic taraftarları 1994 yılında Old Firm stadında oynanan maçta açlık grevi yapan IRA militanları için şarkılar söylemiş, IRA'yı öven tezahüratlarda bulunmuşlardır. Celtic-Rangers örneğinde de görüldüğü gibi normalde din, siyaset ve ekonomiyle doğrudan alakası olmamasına rağmen futbol, geniş halk kitlelerini peşinden koşturmakta, toplumu kaynaştırması gerekirken topluluklar arasındaki uçurumu daha da keskinleştirip derinleştirmektedir.

Dünyanın pek çok ülkesinde tribünden sokaklara taşan nice vak'alar yaşanmış, tribünlerde facialar meydana gelmiştir. Meselâ 29 Mayıs 1985 tarihinde Brüksel (Belçika) Heysel stadında oynanacak olan Liverpool (İngiltere)-Juventus (İtalya) arasındaki Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası final maçının başlamasından önce Liverpool taraftarlarının İtalyanlara saldırması ile çıkan panik sonucu bir duvarın çökmesi ve taraftarların tel örgülere sıkışması sebebiyle 39 kişi hayatını kaybetmiş, yüzlerce kişi de yaralanmıştır.

Ekonomik ve kültürel durumları zayıf olan kesimlerin –vasıflı, vasıfsız işçilerle, tarım işçileri– futboldan, içkiden ve spor karşılaşmalarını izlemekten hoşlandıkları iddiası bir yana, çok kere futbol takımı ile taraftar kimliği arasında bir bağlantı kurulur.10 Meselâ İngiltere'de Liverpool halkın, Everton ise seçkinlerin takımı olarak bilinir. Lyon'un bir burjuva kulübü, Saint-Etienne'in ise işçi sınıfı kulübü imajı vardır.11 Zengin sınıfın takımı Chelsea taraftarları liman ve kömür isçilerinin kurmuş oldukları Liverpool, Derby Country ve Nottingham Forest kulüplerini küçümser. Liverpool, Derby Country ve Nottingham Forest kulüplerinin taraftarlarıysa işçilikleriyle gurur duyduklarını belirtip, toplumdaki sosyal statülerini yadırgamadıklarını gösterirler. Holiganlar ise Leeds United takımı çevresinde toplanmışlardır.

Futbol zaman zaman etnik çatışmalara da vesile olmaktadır. Meselâ Sovyet Rusya'nın dağılmasından sonra, Çek Cumhuriyeti ve Slovakya'da, “kadife devrim” öncesinde, Slovak takımı Slovan Bratislava ile Çek kimliğinin sembolü Sparta Prag arasında maçlar, taraflar arasında şiddetli çatışmalara sebeb olmuştur.12 Türkiye genelinde futbol takımları vesilesiyle böyle bir etnik çatışmanın yaşanıp yaşanmadığı hakkında ne söylenebilir? Meselâ Türkler ile Kürtler arasında futbol, bir “etnik çatışma” unsuru olarak algılanmış mıdır? M. Ali Birand ile yaptığı bir röportajda, Abdullah Öcalan “Galatasaraylı” olduğunu ifade etmiş, bunun üzerine Galatasaray'ın “ezelî rakib”i Fenerbahçe'nin “milliyetçi” taraftarları maçlarda, “terörist uşağı Cimbom” şeklinde slogan atmışlardır.13

Milliyetçi duyguları kışkırtan, kitlelerin şiddet güdülerini okşayan, rakibin düşman olarak görülmesine vesile olan futbol, bazen iki ülke arasında bir savaşın çıkmasına bile sebep olabilir. Meselâ 1969 yılında Honduras ile El Salvador arasında patlak veren savaş, bir futbol maçıyla başlamıştır. 1970 Dünya Kupası eleme maçlarında Honduras ve El Salvadorlu taraftarlar arasındaki çatışma çok kısa bir süre sonra iki ülke arasındaki bir savaşa dönüşmüştür. Pascal Boniface, komşu ülke Meksika'da yapılacak Dünya Kupası'nın eleme maçları çerçevesinde oynanan bir futbol maçını savaşın “sorumlusu” saymak, 1914'te Avusturya Arşidükü Ferdinand'ın Saraybosna'da öldürülmesini Birinci Dünya Savaşı'nın sebebi saymak gibi bir şeydir,14 derken çok da yerinde bir benzetme yapmış sayılmaz.

Pek çok Avrupa ülkesindeki futbol takımlarının aksine, –İspanya'da Barcelona örneğinde olduğu gibi–, Türkiye'deki futbol takımları etnik kökene dayanmamaktadır. Bu takımların daha ziyade toplumda çeşitli sosyal grupları temsil ettiği söylenir. Meselâ Fenerbahçe “burjuva”, Galatasaray “aristokrat”, Beşiktaş ise “proleter” yâni işçi sınıfı imajına sahiptir. Başkent takımlarından Ankaragücü “halkın takımı”, Gençlerbirliği ise “entelektüellerin takımı” olarak değerlendirilmiştir.15

Türkiye'de uzun yıllar sağ-sol çatışması yaşanmıştır. Bu tür bir “taraftarlık olgusu” kendisini futbolda, Fenerbahçe-Galatasaray kavgası şeklinde de göstermiştir. Genelde “sol” görüşlü insanlar “Galatasaraylı”, “sağ” görüşlü insanlar ise “Fenerbahçeli” olmayı tercih etmişlerdir. Meselâ aralarında Rutkay Aziz'in de bulunduğu bir gösteride “sol” görüşlü bir grup, “iş, ekmek, özgürlük, devrim” şeklinde slogan atarak gösteri yürüyüşü yaparken, bir ara Galatasaylı Metin Oktay'ı İnönü stadına girerken görürler ve hep bir ağızdan: “En büyük cimbom başka büyük yok!”, şeklinde slogan atmaya başlarlar.16 Ancak 1960'lı ve 1970'li yıllardaki “ideolojik” taraftarlık yerini, 1980 sonrasında çok daha farklı bir “taraftarlık” olgusuna bırakır. Bu dönemde “fanatik taraftarlık” dönemi başlar.

Topyekûn dünyanın, dolayısıyla da Türkiye'nin içinde bulunduğu iktisadî, içtimaî ve siyasî buhran futbolda “holiganizm”in ortaya çıkmasında büyük ölçüde etkili olmuştur. Televizyonlardaki spor programlarında kulüp yöneticilerinin tahrik edici konuşmaları, basın-yayın camiasının abartılı yorumları ve stadyumlardaki insanların doludizgin taşkınlığı ise bu mevzua katkıda bulunmuştur. Türkiye'de “holiganizm”in ilk uluslararası kurbanları, Galatasaray-Leeds United maçı öncesi öldürülen iki İngiliz taraftarıdır. Ülke içerisindeki “holiganizm”in en bariz göstergesi ise, 42 kişinin ölümüne 600'den fazla kişinin ise yaralanmasına sebeb olan 1967 tarihli Kayserispor-Sivasspor maçıdır.

Futbolun etnik-merkezciliğe karşı bir aşı olduğu söylenir. Buna göre dostluk ve kardeşliğin sembolü olan spor, her türlü ırkçı-milliyetçi yaklaşımları reddeder. Çünkü spor, müntehasında “holiganizm” olan “fanatizm”i tâ başından reddeder. Peki, stadyumlarda yaşananlar nasıl izah edilecek? Stadyumlardaki “patolojik” durum böyle bir düşünceyi pratikte geçersiz kılmaktadır. Spor toplumun bir yansımasıdır. Dolayısıyla futbolda hiçbir ırkçı milliyetçi duygunun veya söylemin barınamayacağını söylemek gerçeklerle bağdaşmaz.17 Eduardo Galeano, “gözyaşları mendilden gelmez”, derken aynı kaygıyla hareket ediyordu. Futbolun, siyasî arenadan beslenen ırkçı-milliyetçi bir söyleme imkân sunduğu doğrudur. Fakat zati keyfiyeti itibariyle futbol, ırkçı ve milliyetçi bir söylemin ne üreticisi ne de sebebidir. Öyleyse futbol çevresinde vuku bulan hadiseler, ferdî ve içtimaî huzursuzluğun göstergesidir.

Diktatöryal Rejimlerde Futbol Seyircisinin Profili

20. yüzyıl Avrupası'nda üç büyük diktatör: İspanya'da Franco, İtalya'da Mussolini ve Almanya'da Hitler. Bu üç diktatör, Pascal Boniface'ın da ifadesiyle, “sporu imaj oluşturma ve propaganda amaçlarına yönelik olarak kullanmak istemişlerdir.”18 Hemen hemen bütün rejim ve ideolojiler (Kapitalizm, Faşizm, Komünizm, Kemalizm vs.) gücünü göstermek için spora çok büyük bir misyon biçmişdir. 1936 Berlin Olimpiyat Oyunları'nın Nazi rejimi tarafından nasıl kullanılmak istendiği bilinir. 1934'te İtalya'da yapılan Dünya Kupası bu bağlamda model ve öncü olmuştur. Mussolini bu olayı, faşizmin bütün öteki rejimlere üstün olduğunun delili gibi göstermek amacıyla her şeyi son derece şuurlu ve titiz bir şekilde ayarlar. Roma'da 1934 Dünya Kupası için inşa edilen stada “Faşist Parti Stadı” adı verilir. Torino'daki stada ise “Mussolini Stadı” denir. 1923'ten beri Kemalizmin hâkim olduğu Türkiye topraklarında inşa edilen statların pek çoğunun adının “Atatürk Stadı” olduğunu hatırlatmaya gerek yok. M. Kemal, kendi devrim ilkelerini (Altı Ok) “toplumun genel fikir çerçevesine yerleştirmek” için spora özel bir ihtimam göstermiştir: “Dünyada spor hayatı ve spor dünyası çok mühimdir. Bu kadar mühim olan spor hayatı bizim için daha mühimdir. Çünkü ırk meselesidir…”19

İtalyan Faşist Parti üyesi General Vacora, 1934 Dünya Kupası yapıldığı zaman İtalya Federasyonu'nda yöneticilik yapıyordu. Aynen şöyle diyordu: “Gösterinin esas amacı bütün dünyaya faşist spor idealinin ne olduğunu göstermektir.” Faşist Mussolini İtalyası'nda gazeteler de rejimle çok uyumlu çalışıyorlardı. 1934 Dünya Kupası maçlarında La Nazione isimli gazete, “faşist disiplinin hizmetindeki akıl ve adale, zaferi tamamlayacaktır” şeklinde yazılar yazarken, İşçilerin Spor Federasyonu'nun yayın organı olan Le Sport, “kaba kuvvetin ve şovenizmin zaferi”nden söz ediyordu.

İspanya Kralı Franco, Hitler ve Mussolini'nin fikirlerini büyük ölçüde paylaşıyordu. Nitekim Hitler ve Mussolini, İspanya Cumhuriyeti'nin devrilmesiyle sonuçlanan iç savaş sırasında Franco'nun iktidarı ele geçirmesine yardım etmiştir. Franco İkinci Dünya Savaşı'na girmediği için rejimi Hitler ve Mussolini'den sonra da devam etmiştir. 1943'ten beri Real Madrid'in başkanlığını yapan Santiago Bernabeu vesilesiyle milli maçların sayısında çok büyük artış olur. O dönemde Real Madrid, “Franco'nun “eşsiz, gezgin elçisi” olarak görülür.

İspanya Ligi'nin en büyük iki takımından biri olan Barcelona, Primo de Rivero diktatörlüğünden önce, Madrid merkezî iktidarına karşı Katalan kimliğinin direnişini simgeliyordu. Nitekim Barcelona'nın sahası 1930'lu yıllarda merkezî yönetime karşı Katalanların gösteri alanı olmuştu. Maçlara bağlı kalabalıklar “socios” denen taraftar için kolektif bir ifade alanı oluşturuyordu çünkü statlarda Bask ya da Katalan dili konuşulabiliyordu –ki başka kamusal alanlarda bu mümkün değildi.

Bir Katalan'a göre Barcelona'nın 1974'te Real Madrid karşısında kazandığı 5-0'lık galibiyet, gerçek anlamda özerk siyasî değişimin de başlangıcıdır. Kimilerine göre bu olay aynı yıl ETA'nın gerçekleştirdiği bir saldırıda Franco'nun başbakanı Carrero Blanco'nun ölmesinden daha belirleyici olmuştur.20

1978'de Arjantin Cuntası, Dünya Kupası'nı rejimin vitrini hâline getirmiştir (bu kanlı diktatörlük iktidara gelmeden organizasyon Buenos Aires'e verilmişti). Videla rejimi, açlık çeken halka aldırış etmeden, milli bütçenin yüzde 10'unu bu organizasyona ayırmıştır. Dönemin FIFA Başkanı, Dünya Kupası organizasyonunu iptal etmek veya başka bir ülkeye verilmesini gerçekleştirmek şöyle dursun, diktatörlüğe övgüler yağdırmıştır. Dünyanın pek çok ülkesinde sivil toplum kuruluşları tarafından boykot çağrısı yapılmasına, pek çok boykot komitesinin kurulmasına rağmen, hiçbir ülke 1978 Arjantin Dünya Kupası'na katılmamak gibi bir düşünceyi aklından bile geçirmez. Arjantin rejimi bütün çıplaklığıyla sergilenmiş ve gösteri pek iç açıcı olmadığından askeri rejimin umduğu reklam, karşı reklama dönüşmüştür. Tribünlerde seyirciler, “askeri diktatörlük bitecek, askeri diktatörlük bitecek” şeklinde sloganlarla rejimi protesto ettiler; Arjantinli futbolcuların Dünya Kupası'nı havaya kaldırmasını seyrederek. Arjantinlilerin duvarlara şöyle yazdıkları görülmüştür: “Arjantin şampiyon – Videla'ya ölüm!”21 Finalde Arjantin'le karşılaşan Hollandalı oyuncular, kazandıkları takdirde kupayı General Videla'nın elinden almayacaklarını önceden bildirirler,  fakat bu davranışları sonuçta hiçbir işe yaramaz çünkü kupa sevincini diktatörlüğün gölgesi altında yaşarlar!

Sovyet döneminde Dinamo Kiev de aynı şekilde Ruslara karşı Ukrayna'nın kimlik gösterisiydi. Dinamo'nun Moskova'ya karşı aldığı galibiyetler, 1991 yılında gerçekleşen bağımsızlığa kadar Moskova iktidarına karşı koymanın ender rastlanan biçimlerinden biriydi. Öte yandan Cezayir'de, Arjantin'de ve Humeyni döneminde İran'da stat tribünleri, siyasal tribünler olarak kullanılmıştır. İran'da, 1998 Dünya Kupası elemeleri sırasında büyük sevinç gösterileri yapılmış, erkekler ve kadınlar –yasaklara rağmen– birbirlerine karışarak kutlamalar yapmıştır. Bu tür gösterilerin, Humeyni veya rejimi karşıtı gösteriler olduğuna hiç şüphe yok. Nitekim İran takımının eski kaptanı, “1980'li yılların başında birçok maçın sonunda gösteriler düzenlenmiştir. Humeyni'ye muhalefet edenler, tek tek kimlik tespitinin zor olduğu kitleler içinde etkinlik gösteriyordu” diyerek bunu teyit eder.22

Birçok otoriter veya totaliter rejimde futbol, siyasî ve içtimaî taleplerin tezahürüne hizmet etmiştir, denilebilir. Meselâ Japon işgali altındaki Kore'de stat özgürlük yeriydi ve özellikle Pyongyang-Kyungsung (bugün Seul) maçları önemli bir kitleyi stadyuma çekiyor, aynı zamanda belli ölçüde milli duyguları besliyordu. Bu çerçeveden bakıldığında, FC Priştina'nın 1991'de Yugoslav futbol liginden dışlanması veya İsraillilerin Filistin'de intifadanın başlamasından sonra maçları yasaklaması birer rastlantı değildir.23

1984'te FC Metz, Fransa Kupası finaline katılıyordu. Lorrain'li madenciler bundan yararlanarak, kulüplerini desteklemek üzere geldikleri Paris sokaklarında, fabrikaların kapatılmasına karşı öfkelerini kustular. 1986 Meksika Dünya Kupası maçlarında ise sokaklarda halk, “fasulye istiyoruz, gol istemiyoruz” şeklinde bağırıyordu.

Futbol, diktatör rejimlerde halka tatbik edilen “afyon” mudur? Karl Marx, toplumu apolitize ettiği inancıyla dini “afyon”a benzetir. Bunun üzerine marksistler, özellikle Frankfurt Okulu'na mensup olanlar, futbolu da toplumu apolitize ettiği için bir din, dolayısıyla da “afyon” olarak nitelendirmişlerdir. Öte dünya inancıyla maddî/dünyevî olanın önünde ve onu engelleyen dine mukabil futbol, halkın sömürülmesini ve siyasî entrikalardan uzak tutulmasını sağlayan ve gerçeklerin görülmesini perdeleyen bir tezgâh olarak algılanmıştır: “Halkın afyonu”dur, “halkı aptallaştırma girişimi”dir, “sosyal parçalanma”nın vektörüdür ve bütün bunlar “zihinlerin Le Pen'leşmesi”ne katkıda bulunur ve Ulusal Cephe yâni milliyetçi cephe tarafından desteklenir.24

“Geleneksel Seyirci”den “Müşteri-Seyirci”ye

Günümüzde artık sadece pazarlanan bir meta değil, aynı zamanda metaların pazarlanmasında da kullanılan en etkin “marketing” vasıtalarından biri olarak algılanan futbol, dijital yayın imkânlarını da arkasına alarak hızla küreselleşti ve seyirci profilini de büyük ölçüde değiştirdi. Bugün dev medya patronları, kârlı bir yatırım olarak gördükleri futbolu basit bir oyun olmaktan çıkartıp, endüstriyel bir niteliğe büründürmüşlerdir. Futbol kulüpleri artık sadece futbol etkinliklerinde bulunan ve maç günü gelir elde eden basit birer organizasyon olmaktan çıkmış/çıkartılmış, büyük ticarî şirketler hâline gelmiş/getirilmiştir.

Küresel futbol, gelişen yeni futbol ekonomisinin bir gereği olarak geleneksel futbol seyircisini müşteri-seyirciye dönüştürmekle kalmamış, alt gelir grubuna mensup kitleleri de stadyumlardan tasfiye etmek istercesine, gelir düzeyi yüksek kişiler için stadyum localarına VIP'lerin kurulmasının da yolunu açmıştır. Daha düne kadar, sayıları çok az olan VIP'lerde sadece devlet erkânı ağırlanmaktaydı. Fakat bugün, “erkân” sayısındaki artıştan mıdır, yoksa devlet erkânının ucuzlamasından mıdır nedir bilinmez, VIP'lerin sayısında çok büyük bir artış gözlemlenmektedir. Denilebilir ki, günümüzde stadyumlarda seyirci sayısı değil, onların gelir düzeyleri daha önemli bir hâle gelmiştir. Sponsorların, firmaların veya şahsî ortaklıkların yıllık kiraladığı bu geniş ve konforlu bölmeler, kulüpler açısından önemli bir gelir kaynağı hâline gelmiş durumda.25

 

Futbol kulüpleri, dünya futbolunun meydana getirdiği katma değerden de kâr elde etmeyi düşünmekte, küreselleşen futbola paralel olarak, logolu ürün satışlarını da küreselleştirmek istemektedir. Açık veya kapalı tribünlerdeki taraftar kitlesi karın doyurmuyor artık; “gerçek pazar” olarak algılanan yabancı ülkelerin açık pazarlarında markalı yan ürünlerini daha çok satabilmek, futbol kulüpleri için daha cazip olmuştur. Spor kulüplerinin uluslararası üne sahip yabancı futbolcuları yüksek transfer ücretleriyle kendi kadrolarına dahil etme teşebbüslerinin ana hedeflerinden biri de, yine yabancı ülkelerin açık pazarlarına girebilmektir. Futbolun tam olarak endüstriyelleştiği beş ülke olan İngiltere, İtalya, İspanya, Almanya ve Fransa'da, maç hasılatı toplam gelirin sadece % 21'ini oluştururken, geri kalan % 79'luk dilim, medya gelirleri, sponsorluk ve logolu ürün satışlarından elde edilir.26

2006 yılı itibariyle Real Madrid, sadece forma satışından toplam 53 milyon dolar gelir elde etmiştir. 2005 sezonunda 275,7 milyon euro (330,8 milyon dolar) gelir elde eden Real'in en önemli gelir kaynağını % 45 ile (148,8 milyon dolar) ticari gelirleri oluşturuyor. Ticari gelirleri % 32'lik payla yayın gelirleri (105,6 milyon dolar) ve geriye kalan % 23'lük kısmı da 43 milyon euro (51,6 milyon dolar) ile maç günü gelirleri oluşturmaktadır.27

Yukarıdaki malumatlara göre, Real Madrid’in ticari gelirlerinin % 45'lik kısmını sadece forma satışından elde ettiği görülür. 52 milyon dolara transfer ettiği İngiliz David Beckham'ın transfer ücretinin geri dönüşümünü de, sadece forma satışından sağladığı anlaşılmaktadır. Futbolcularına bir oyuncu değil de, marka gözüyle bakan Madrid'in pazarlama sorumlusu Jose Angel Sanchez, İndependent gazetesine verdiği bir demeçte, “benim için Beckham'ın değeri en aşağı 500 milyon euro'dur”, demiştir.28 Bu para, elbetteki müşteri-seyircilerin cebinden çıkacaktır.

Endüstriyel futbolda stadyumlar daha geniş perspektiften değerlendirilmektedir. Meselâ İngiltere'de Chelsea'nın stadı olan Stamford Bridge'in hemen yanına Chelsea Village eklenmiştir. Bu devasa komplekste, üç yıldızlı iki otel, iki restoran, bir pub ve bir mega market bulunmaktadır. Londra Borsası'nda işlem gören kulübün bir hissesinin fiyatı 130 sterlin dolaylarında dolaşan Manchester United'ın Old Trafford'unda ise, bir müze, bir alışveriş merkezinin yanı sıra bir de eğlence merkezi kurulmuştur. Gelirlerinin % 40'lık kısmını 67.700 kişilik Old Trafford'dan elde eden M. United günümüzde sportif bir organizasyon olmaktan çıkıp ekonomik bir örgüte dönüşürken taraftarı da müşteri-seyirci haline gelmiştir. Nitekim kulübün en önemli gelirlerini 102,5 milyon sterlin (178,4 milyon dolar) ile maç günü gelirleri oluşturuyor. 2006 tarihli Deloitte'un Futbol Money League raporuna göre M. United 2005 sezonunu 295,8 milyon dolarlık bir gelirle kapatmıştır. Günümüzde yeni stadyumların günde 24 saat, haftada 7 gün, yılda 365 gün iş görecek şekilde, birer alışveriş merkezi olarak tasarlanıp inşa edilmesi hiç de boşuna değil.29

Manchester United'ın dergisi sadece Tayland'da 15 bin kişiye ulaşmaktadır. Bu rakam hiçbir fikir dergisinin ulaşmadığı bir rakamdır. Değil bir fikir dergisi, hiçbir paparazi dergisinin dahi ulaşamadığı bir rakamdır. Torino'nun Juventus takımının dünyada 1200 taraftar kulübü vardır. Dünyanın pek çok ülkesinde belki de bu kadar çok spor kulübü bile yoktur. Real Madrid kulübünün televizyon kanalı Real ise tam 40 ülkede izlenmektedir.30

Spor ahlâkı zaviyesinden değerlendirildiğinde, küresel futbolda ortaya güzel bir manzaranın çıkmadığı aşikâr:

“Futbol kendisini parasal sarmala kaptırdıkça, spor olmaktan öte, gayri insanî bir çehreye de bürünmektedir. Futbol A.Ş.'nin yükselişi önünde artık hiçbir güç duramamaktadır: Ne spor ahlâkı, ne ulusal ligler, ne de Avrupa kupaları…”31

Futbolda müşteri-seyirci profilinin diri ve canlı tutulabilmesi, gösteri endüstrisine dönüşen futbolun varlığını devam ettirmesiyle çok yakından ilintilidir. Sırf bundan dolayıdır ki, futbol kulüplerinin ticarîleşmeleri ve şov dünyasına katkı yapmaları önerilmektedir.32

Takım Taraftarlığından Futbolcu Taraftarlığına

“Renklere gönül vermek”, “renklerine bağlanmak” ve “renkler için ölmek”, futbol dünyasında sıkça duyulan sözlerdir. Forma renkleri, bir futbol kulübünün sadece “dış görünüşünü” ifade etmez; takımların tarihi, huyu, karakteri hakkında da önemli ipuçları verir. Fakat bu nasıl bir tutkudur ki, tuttuğu takım uğruna bir baba, kendi öz evladını kurban eder. Yine bu nasıl bir tutkudur ki, bir insan, tuttuğu takım uğruna kendisini ipte sallandırır?33 Ancak günümüzde bu tür hadiseler, tutulan takım uğruna değil de, ikonlaştırılmış futbolcular uğruna yaşanıyor gibi görünmektedir.

Küreselleşen futbol dünyasında takımlarda ikonlaştırılmış yıldızlar yere göğe sığdırılamıyor. Meselâ Arjantinli Diego Maradona. Bu yıldız futbolcunun “bağlıları” kendilerine “Maradona Tanrı'nın Eli Kilisesi” adı altında bir kilise inşa etmişlerdir. Orada toplanıp Maradona'ya iman tazeliyorlar: “Aklımızın Tanrısı İsa, kalbimizin Tanrısı Maradona.” 40 kurucu üyesi bulunan sözkonusu kilisenin bugün 20 binden fazla üyesi bulunmaktadır. Maradona'nın ikonlaştırılmasının arkasında yatan en önemli saiklerden biri hiç şüphesiz ki, 1986 Dünya Kupası'nda İngiltere'ye elle attığı goldür. Bu maçın “tarih” kökenli bir boyutu da vardır: Falkland Adaları'nı işgalinden ötürü Arjantin halkı İngiltere'ye tarihi bir hınç duymaktadır.

Sadece Arjantin'de değil, dünyanın pek çok ülkesinde ikonlaştırılmış futbolculara rastlanmaktadır. Meselâ halkının % 99'unun müslüman olduğu söylenen Türkiye'de, Fenerbahçe Şükrü Saraçoğlu Stadı'nın maraton tribünü alt köşesinde, korner direğinin orada, “Alex'e tapanlar”ın görüntüleri çok kere televizyon ve gazetelere haber olmuştur. Alex gol atınca korner çizgisinin bulunduğu bölgeye koşuyor, kimi seyirciler de kendinden geçmiş bir şekilde kollarını uzatıp öne eğilip puta tapma hareketi yapıyorlar. Beşiktaş tribünlerinde de Ailton için aynı ritüel uygulanıyordu. 1990'ların başında Eintracht Frankfurt (Almanya) tribünlerinde “Yehova Şahitleri”nden mülhem, Ganalı yıldız futbolcunun “Yeboah'ın Şahitleri” grubu bulunuyordu! Futbolcuların bu şekil ikonlaştırılması, Tanıl Bora'nın dediği veçhile, “futbolun bir asrî zaman dini olduğunun delilidir.”34 Aynı kanaate sahip pek çok kişi vardır. Meselâ Charles Blondel, sporu “adaklar, hatta kurbanlar isteyen bir tanrı!” olarak değerlendirirken35 Necip Fazıl Kısakürek de, futbolu “çağımızın tabusu” olarak tavsif etmiş ve  “meşin topa lanet!” demiştir.

Sonuç ve Değerlendirme

Farklı sınıflardan insanların bir arada bulunabildiği ender mekânlardan biri de stadyumdur. Ama stadyum, bu özelliğini her geçen gün biraz daha fazla yitirmektedir. Gerek futbolun ticarîleşmesi ile müşterileşen seyircilerin artan konfor talebi ve ona paralel olarak maç biletlerinin pahalılaşması, gerekse futbol ortamındaki şiddeti “varoş çocuklarına” bağlayan yaklaşımın teşvik ettiği polisiye önlemler, neticede şehrin alt sınıflarının, yâni yoksul, mülksüz, dışlanmış, gariban ve ezilmişlerin buradan sürülmesini de beraberinde getirmektedir.36

2007-2008 futbol sezonunun (Turkcell Ligi) ilk haftasında, Trabzonspor-Sivasspor maçında, maç bitimine otuz saniye kala Trabzonspor taraftarlarından birçok kişi sahaya inerek rakip futbolcuları tartaklıyor ve maçın tatil edilmesine sebep oluyor. Normal şartlar altında taşkınlık yapan taraftar daha ziyade mağlup takım cenahından olurdu; fakat sözkonusu maçta galip olmasına rağmen Trabzonspor, adeta kendi taraftarının azizliğine uğruyor. Burada altı çizilmesi gereken bir nokta var: Üzüntüye sebebiyet veren bir hadise bir taşkınlık sebebi olabileceği gibi, aşırı coşkunluk da bir taşkınlık sebebi olabilir. Fakat sözkonusu olan maçta çok farklı bir görüntü ile karşı karşıya kalınmıştır. Aslında taraftarın gözü ne mağlubiyette ne de galibiyettedir. Taraftar kendisine sunulan hiçbir şeyle tatmin olamamaktadır.

Genelde spor, özelde ise futbol seyircisi kitle olarak tabir edilen mefhuma tam olarak uymakta mıdır? Stadyumlarda toplanan kitle, sokakta ve toplantı salonlarında toplanan kitleler gibi çok kolay örgütlenebilir bir keyfiyette olmasa da son yıllarda bu alanda da örgütlenme potansiyeli gözükmektedir (mesela Beşiktaş Çarşı grubu, Galatasaray Ultraslan). Taraftar, mutlaka uysal olunması gereken bir noktada olmadığı içindir ki, statlar her an her türlü örgütlü taşkınlığın meydana geleceği mekânlar olarak karşımıza çıkabilir.

Spor gösterileri, dolayısıyla da futbol müsabakaları, her şeye rağmen halka, “ben kimim?” sorusu etrafında şekillenen özgürlüklerini ve siyasî haklarını unutturamamıştır. Tâ eski Roma'dan günümüze kadar geçen süreçte spor mekânları iktidarlara muhalefetin açıkça sergilenebileceği nadir yerlerden biri olmuştur. Statların “potansiyel olarak bir konsantrasyon mekânı”37 olarak değerlendirilmesini de bu çerçevede algılamak gerekir.

Dipnotlar:

1- Cristian Bromberger, “Stadyumdaki Kent”, Futbol Kültürü, (Yayına Hazırlayan: Tanıl Bora ve arkadaşları), İletişim Yayınları, İstanbul, 1993, s. 41-56.

2- Elif Yılmaz, “Futbol ve Yaşam –Türk Futboluna Sosyolojik Bir Bakış–”, Toplumbilim, Futbol Özel Sayısı, Sayı:16, 16 Ekim 2002, s.16.

3- Hans Peter Duerr, Çıplaklık ve Utanç isimli eserinde Nobert Elias'ın “Uygarlık Süreci” teorisini çok yönlü olarak eleştirir. Hans Peter Duerr, Çıplaklık ve Utanç –Uygarlaşma Sürecinin Miti– , (Çev: Tarhan Onur), Dost  Kitabevi Yayınları, Ankara, 1999.

4- Tanıl Bora ve arkadaşları, a.g.e., s. 49.

5- Theo Stemmler, Futbolun Kısa Tarihi, Dost Kitabevi, Ankara, 2000, s. 40.

6- Theo Stemmler, a.g.e., s. 42.

7- Pascal Boniface, Futbol ve Küreselleşme, (çev: İsmail Yerguz), NTV, İstanbul, 2007, s. 50-51.

8- Presbiteryen: İhtiyarlar meclisi tarafından yönetilen Protestan kilise sistemi gençlik kulübü.

9- Craig Mcgill, Futbolun Kârhanesi, (çev:Can Cemgil), İthaki Yayınları, İstanbul, 2001, s. 243.

10- Mahmut Sert, Gol Atan Galip –Futbola Sosyolojik Bir Bakış–, Bağlam Yayınları, İstanbul, 2000, s.20.

11- Pascal Boniface, a.g.e., s. 50

12- Pascal Boniface, a.g.e., s. 53.

13- Murat Erdin, Vay Anasını Sayın Seyirciler, İthaki Yayınları, İstanbul, 2005, s. 32.

14- Pascal Boniface, a.g.e., s. 84.

15-Berkay Aydın ve Duygu Hatipoğlu, “Ankara'da Futbol ve “Sol”un Algısı: Gençlerbirliği ve Halkın Takımı Ankaragücü”, www.sendika.org, 09 Şubat 2006.

16- Murat Erdin, a.g.e., s. 28.

17- Pascal Boniface, a.g,e., s. 169.

18- Pascal Boniface, a.g.e., s. 116.

19-Cem Atabeyoğlu, Atatürk ve Spor, Hisarbank Kültür Yayınları, 1981, s. 149.

20- Pascal Boniface, a.g.e., s. 120-129.

21- Tanil Bora, Kârhânede Romantizm, İletişim Yayınları, İstanbul, 2006, s.25.

22- Aktaran Pascal Boniface, a.g.e., s. 130.

23- Pascal Boniface, a.g.e., s. 130.

24- Aktaran Pascal Boniface, a.g.e., s 113.

25- Tuğrul Akşar ve Kutlu Merih, a.g.e., s. 10.

26- Tuğrul Akşar ve Kutlu Merih, a.g.e., s. 11.

27- Tuğrul Akşar ve Kutlu Merih, a.g.e., s. 13.

28- Tuğrul Akşar ve Kutlu Merih, a.g.e., s. 14.

29- Tuğrul Akşar ve Kutlu Merih, a.g.e., s. 11-15.

30- Theo Stemmler, a.g.e., s.29.

31- Tuğrul Akşar ve Kutlu Merih, a.g.e., s. 16.

32- Tuğrul Akşar ve Kutlu Merih, a.g.e., s. 2.

33- Salih Mirzabeyoğlu, Tilki Günlüğü –Ufuk ile Hafiye–, c.5,  İBDA Yayınları, İstanbul, 1995, s. 56.

34- Tanıl Bora, Kârhanede Romantizm, İletişim Yayınları, İstanbul, 2006, s. 102.

35- Bernard Gillet, Spor Tarihi, (terc: Mustafa Durak), Gelişim Yayınları, İstanbul 1975, s. 7.

36- Tanıl Bora, a.g.e., s. 89.

37-Aktaran Pascal Boniface, a.g.e., s. 126.

 

 

 

 

İlma' Dergisi Sayı: 3, Güz 2007

 
IWIWSatartlapGoogle bookmarkDel.icio.usTwitterLinkter.huvipstart.huFacebookDiggUrlGuru.huBlogter.hu

Yorum ekle