| Ropartaj |
|
|
|
| Osman Temiz tarafından yazıldı. |
|
KAİDE: Tecrübe etmiş biri olarak; F Tipi Cezaevlerini nasıl değerlendiriyorsunuz? O. TEMİZ: “Mutlak Ölçü” ile de sabit olduğu üzere, dünya hayatı müslümana zindan kılınmıştır. Dünya nimetleri nefse hitap ediyor ve bütün müslümanlar, kendilerini nefsin heva ve isteklerinden korumakla mükelleftirler. Bu bir nevi “zindan içinde zindan”dır. Aydın, daha doğrusu müslüman odur ki, dünyayı kendi eliyle kendine zindan eder. Yaşadığı çağdan sorumlu olmanın bir gereğidir bu!.. Hayatın hakikate bakan tarafı böyle!.. Şimdi de, hayatın gerçeğe bakan tarafına bir bakalım. Evet, dünya hayatı müslümana zindandır. Bir müslüman, küfrün zülmüne uğrayıp cezaevi-hapishaneye düşerse, o müslüman açısından bu bir nevi “zindan içinde zindan”dır, denebilir. Ama günümüz dünyasındaki F Tipi Cezaevleri, “zindan içinde zindan”dan da öte,”şeddeli” zindanlardır. Bunun ne mânâ ifade ettiği, “zindan” kelimesinin mânâsından da süzülebilir. Şöyle ki; zindan, lûgatte “sıkıntı ve karanlık yer” mânâsının yanı sıra, “karanlık, yeraltı hapishanesi” mânâsınadır. “Yeraltı hapishanesi” yerüstünde nasıl olur? Bunun tek bir cevabı vardır ve o da; “F Tipi Cezaevleri”, şeklindedir. F Tipi Cezaevleri, Ortaçağ Avrupasına damgasını vuran ve “enkizisyon kültür ocağı” olarak da bilinen Kilisenin emrinde veya tasarrufunda kurulan “yeraltı zindanları”nın, yine aynı Kilisenin modern temsilcileri tarafından yerüstüne çıkartılmış hâlidir, denebilir.
KAİDE: F Tipi Cezaevlerini “zindan içinde zindan”dan da öte zindan”lar olarak değerlendirdiniz. Peki, F Tipi Cezaevlerinde bir de “hücre cezası” uygulaması var; mesela bugün İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu tam 50 gündür hücrede tutuluyor, bunun için neler söyleyeceksiniz? O. TEMİZ: F Tipi Cezaevlerini nasıl değerlendirdiğimizi gördünüz. Cezaevi içinde uygulanan “hücre cezası” uygulamasını ise varın siz hesap edin ve buna bir isim koyunuz. Ama bizzat o hücrede kalmış biri olarak diyebilirim ki, F Tipi Cezaevi hücreleri, insanları diri diri gömmek için yapılmış çok özel mekanlardır ve buna biz, Üstad Necip Fazıl’ın da ifadesiyle, “yılanlı kuyu” dersek yeridir. Kendi karısıyla bile aynı odada iki saat oturmaktan canı sıkılanlar, F Tipi Cezaevlerinin üç kişilik koğuş-oda-kutularında iki dakika bile oturamayacakları bir tarafa, kendi evlerindeki bir odada tek başına bir saat oturamayanların, F Tipi Cezaevi Hücrelerinde bir dakika dahi kalamayacaklarına hiç şüphe yoktur. Bunlar kimdir? diye soracak olursanız, siyasî ve idarî zindancı-zangoçlardır, deriz. ( Zangoç: Kilisenin hizmetlerini gören ve çan çalan kimse. )
KAİDE: İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu gayri hukukî olarak hücreye atıldı ve yine gayri hukukî olarak orada tutuluyor. Bunun sebebi ne olabilir ve bu, ne tür sonuçlar doğurabilir? O. TEMİZ: Bakınız, ben bir hukukçu değilim, ama hukukçu olan Avukat kardeşlerimizin değerlendirmelerine katılmamak mümkün değildir. Özet olarak demişlerdir ki, “kanun geriye yürüdü”. Burada belki şunu söyleyebilirim: Hadiselere “geri”siyle bakanlardan ne tür bir başka karar beklenebilir di ki!..Hadiselere “geri”siyle baktıkları şuradan bellidir ki, bugün İBDA Mimarı hücrededir. Peki, hücrede kimi tuttuklarından haberdar mıdırlar? Carlos: “Kumandan Mirzabeyoğlu’nun İsrail ve NATO’nun köleliğinden kurtulmuş yeni Türkiye’nin lideri olacağını ümid ediyorum”. Bize göre, Kumandan Salih Mirzabeyoğlu değil sadece Türkiye’nin, önce İslâm âleminin, daha sonra da tüm insanlığın lideri olacaktır. Beklenen ve de beklediğimiz budur. Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun kılına bir zarar gelirse bunun hesabını hiç kimse veremez... Kartal Cezaevindeki uygulamalar (“Telegram”) henüz unutulmadı, unutulmayacakdır da. Aynı şeyi bir daha uygulamaya teşebbüs etmek, bunların çıldırmış olduklarını gösterir. Bu arada şunu da söylememe müsaade ediniz: Kumandan tarafından faş edilen “telegram” hadisesi, asrın istihbaratıdır, denebilir… Şu an yeni bir “yüklenme” hazırlığı mı yapılıyor acaba? Bunun İngiltere’deki patlamalardan hemen sonra gündeme gelmesi ise çok manidardır. Bu, “Yeni Dünya Düzeni-Hilecileri”nin çok, hem de çok zorda ve de panikte olduklarını gösteriyor. Dün söylediği bugün için de geçerlidir: “GÖR BAK NELER OLACAK!”
KAİDE: Siz sanırım önce Metris Cezaevinde, sonra Kartal Cezaevinde, son olarak da Bolu F Tipi Cezaevinde bulundunuz. Bu Cezaevleri arasında bir kıyas yapmanızı istemiyoruz. Fakat, Bolu F Tipi Cezaevinde neler yaşadınız, size karşı davranışları nasıldı, bunlardan biraz bahseder misiniz? O. TEMİZ: Evet, İBDA Mimarı’nın “1999: Ümmetin Kurtuluş Yılı” müjdesiyle birlikte ben, önce 2 Temmuz 1999 yılında Metris Cezaevine, oradan 25 Ocak 2000 yılında Kartal Cezaevine ve oradan da 10 Mayıs 2003 yılında Bolu F Tipi Cezaevine kondum. 11 Kasım 2005 yılında da tahliye oldum. Demek ki, yaklaşık altı yıllık cezaevi hayatımın yarısı Bolu F Tipi Cezaevinde geçti. Cezaevi hayatımın “sinir harbi” kısmını Bolu F Tipi Cezaevinde yaşadım diyebilirim. Cezaevinde yaşadıklarımı asla ve kat’a unutamam, unutmayacağımda. Biz ki, “Kısasta hayat vardır” “Mutlak Ölçü”süne bağlıyız… Kartal Cezaevinden Bolu F Tipi Cezaevine sevk edildiğimiz gecenin sabahı bize bir “hoş geldin” muamelesi çekildi. Arama yapma bahanesiyle beni zorla çırılçıplak hale getirdiler. “Arama” dedikleri şey, önce çırılçıplak soymak, daha sonra da dedektörle arama yapmak ki, bundan maksatları sizi taciz etmek, onurunuzu zedelemek ve psikolojinizi bozmaktır. Bütün bu olanlara insanî bir refleksle direniş gösteriyorsunuz tabiîki. Direniş esnasında üzerime en az on kişi çullandı. Bende hala o günden kalma sakatlık izleri mevcuttur. O gün olup bitenleri ben ne cezaevi müdürüne ( A. Ş. Kül ), ne doktoruna ve ne de savcısına ( H.Ü. Karabeyoğlu ) anlatabilmiştim. Çünkü hepsi de aynı kafadandı ve emir aldıkları yer de tekti. Bu arada şunu da söylemekte yarar vardır. F Tipi Cezaevlerinin yönetimi için bir “Kırmızı Kitap” hazırlamışlar ve bu kitap, F Tipi Cezaevlerinin bir nevi MGK’sı gibidir. Hedef bellidir: Muhalif güçleri-unsurları yok etmek. Bunun için her yol mubahtır. Mantık bu olduktan sonra, F Tipi Cezaevlerinde olup bitenleri ve dahi olabileceklerin neler olduğunu varın siz düşünün. Yani siz orada insan bile değilsiniz! Size reva görülen muamele budur. Hemen her şey, sizi insanlığınızdan tecrit etmek için planlanmış, siz en kısa zamanda çıldırasınız diye kurgulanmıştır. Devrimci unsurların yüzlerce ölü vermelerinin binlerce haklı sebebleri vardır F Tipi Cezaevlerinde. Ama devlet erkânı siyasîler için hava hoş! Zamanla bu hoşluğun ne kadar nahoş olduğu elbetteki anlaşılacaktır. Biz de deriz ki, YOL YAKİNKEN…
KAİDE: F Tipi Cezaevlerinde “infaz” nasıl yapılıyor? İşkence yapılıyor mu? Devlet korumakla yükümlü olduğu insanları orada koruyabiliyor mu? O. TEMİZ: Hemen belirtelim ki, “infaz” meselesi bir adalet meselesidir. Adalet ise bir rejim, yani sistem meselesidir; diğer bir ifadeyle de “dünya görüşü” meselesi… Türkiye ne bir her unsuru tezatsız bir sistem-dünya görüşüne sahiptir ve ne de kendi bütünlüğüne kavuşmuş bir adalet mekaizmasına sahiptir. Adamlar “infaz” deyince sadece “tut içeri at; ola ki kendisi dışarı çıkmaya çalışsın” kabilinden bir adalet mekanizmasına sahipler. “İnfaz”larını da buna nisbet ediniz. “ İnfaz” kelimesini “adalet” terazisinin iki kefesi olarak tahayyül edersek, bir kefesine, “verilen bir hükmün-cezanın yerine getirilmesi, tatbiki” mânâsını, diğer kefesine ise “öldürmek, katletmek” mânâsını koyalım. Cezaevlerindeki “infaz” hadisesinde, terazinin “öldürmek, katletmek” kefesinin daha ağır bastığı söylenebilir. Bildik mânâdaki “infaz-idam” esnasında ölüm hemen gerçekleşmesine rağmen, cezaevlerindeki “infaz” hadisesinde bu, gıdım gıdım yani yavaş yavaş gerçekleşmektedir. Demek ki, cezaevlerinde “infaz”, ölümden de beter bir şekilde infaz edilmektedir. Bu, işkencenin ta kendisi değil de nedir?.. Cezaevlerinde hak aramak diye bir şey yoktur. Hak arayan ancak belasını bulur. Yani psikolojik olarak iyicene yıpranır. Siyasî olmayanların durumu çok daha perişandır. Siyasîleri ayakta tutan, onları motive eden, uğruna canlarını feda edebilecekleri inandıkları belli bir dava ve gayeleri olduğu için, siyasîlerin durumu biraz daha farklıdır. Ama yine de siyasîleri zıvanaden çıkarmak için ellerinden geleni ardına koymadıklarını görürsünüz. Yaşadığım bir hadiseyi burada anlatmak istiyorum. Onbeş günde bir, o da 45 dakika, kütüphaneye çıkartılıyorduk. Yanınızda kalem, defter, silgi vs. bulundurmak yasak. ( Hangi akla hizmet ediyorsa!). İhtiyaç (!) duyulduğu takdirde kütüphaneden kendileri vereceklermişmiş. İnsan kütüphaneye çıkarda bu gibi şeylere ihtiyaç duymaz mı? Neyse, kütüphanede tabiî olarak kalem ve kağıda ihtiyaç duyduk. İhtiyacımızı dile getirdik. Bir kalem ve bir kağıt verebileceklerini söylediler. İhtiyaç duyduğumuzda onlar gerekli görürlerse tekrar vereceklermiş. Her defasında oturdukları masaya gidecek ve onlardan bir adet kağıt isteyeceksin yani. Onlar da uygun görürlerse sana bir kağıt lütfedecekler. Bu, bizi kendilerine karşı sürekli muhtaç halde tutma davranışından sadece biri idi. İlişkilerin limonîleşmesi için,“Ulan! Adamın canını sıkma! Şurdan adam gibi kağıt ver; fazlasını çıkarken bırakırım”, demene gerek yok, “bana niçin istediğim kadar kağıt vermiyorsun” demen yeterlidir; gıyabında tutanak hazırlatmak için. Bundan maksatları da, sizi kütüphaneye çıkmaktan men edecek cezalandırma yapmak. İşte tam da bu noktada hak arama ( yani bela arama ) mücadelesi başlıyor. Adalet-infaz mekanizmasının nasıl yürüdüğünü göstermesi açısından mühimdir bu anlatacaklarım. Haksız bir uygulamayı dava konusu haline getiriyorsun. Haliyle, hukukî kanalları kullanıyorsunuz . Durumu önce Cezaevi idaresine bir dilekçe ile bildiriyorsunuz. Şikayetçi olduğunuz kişi eğer ki eleman-gardiyan ise, idare sozkonusu olan gardiyanın ifadesine başvuruyor; sizinkisini ise usulden alıyor . Çünkü, eleman-gardiyanın beyanı asıl kabul ediliyor. Siz bu durumu cezaevi savcılığına, oradan Cumhuriyet savcılığına, oradan da Adalet Bakanlığına intikal ettiriyorsunuz. Sonuç hep aynı, çünkü; bir üst kurum alt kurumun beyanını asıl kabul ediyor ve netice her defasında sizin aleyhinizde neticeleniyor. Davayı Cezaevi İzleme Komitesine, oradan B.M.M. İnsan Hakları Komisyonu Başkanlığına ve oradan da AHİM’e götürmeniz de bir şeyi değiştirmiyor. Çünkü senin hakkında bir hüküm verilmiştir, bu hüküm bir şekilde “infaz” edilecektir. Biz de deriz ki, ey hükmüyle kendisini bağlayanlar! Bildiğinizi okumaya devam ediniz! Biz de bildiğimizi okuyacağız çünkü… Son söz: “Buluştururlar bizi elbet birgün hesapta!”
KAİDE: Çok teşekkür ederiz. O. TEMİZ: Esas ben teşekkür ederim. |




F-Tipi Cezaevleri: "Zindan İçinde Zindan'dan Da Öte Zindan