|
Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu tarafından “ruhun merkezî fakültesi” olarak kayıt altına alınan “ahlâk, fail olmak yerine, münfail (fiilin içine işlemiş, işletici) sıfattadır.”
İnsanoğlunun tüm faaliyetleri (temel faaliyetler; duygu, düşünce ve irade), “varolma” iştiyakına bağlıdır. “Varolma”, İBDA külliyatında “oluşta kendini idrak etmek” şeklinde tarif edilmiştir. Sporun bir tür alet/vasıta olarak telakkisi, insanoğlunun “oluşta kendini idrak etmesi” için bir tür vasıta olarak algılanabilir.
İnsanoğlunun biricik gayesinin Allah’a ulaşmak olduğu ve yine insanoğlunun bilerek veya bilmeyerek Allah’ı arıyor olmasından hareketle, spor da dahil bütün eşya ve hadiselerin Allah’ı arayan insan için olduğu apaçık bir hakikattir.
Yukarıda belirtildiği üzere, gayesiz insan yoktur. Sporun insanî bir faaliyet olduğu gerçeğinden hareketle, onun belli bir hedef ve gaye uğruna yapılması gerektiği hemencecik anlaşılır. Yine yukarıda belirtildiği üzere, bir tür âlet olarak sporu her kim nasıl kullanıyorsa spor da ona o şekilde hizmet eder. Bu çerçeveden bakıldığında, sporu her kim her neye âlet ediyor/ettiriyorsa sporda hedef ve gaye de o dur. Peki, sporda gaye ne olmalıdır? Yâni spor neye nasıl ve niçin alet edilmelidir? Bu sorunun cevabı, hiç şüphesiz ki, insanların dünya görüşüyle çok yakından ilintilidir. Meselâ İslamî bir dünya görüşüne sahip bir Müslüman, dinî vecibelerini usûlüne uygun bir şekilde yerine getirebilmek için sporu, “hakim ruhun uygun bedenine yardımcı” bir keyfiyete büründürür, büründürmelidir.
Sporun “nasıl” ve “niçin” yapılması gerektiği fikri, sporda hedef ve gaye mevzuunda da belirleyicidir. Bir alet olarak spor, temelde iki şekilde ortaya çıkmaktadır. Bunlardan birincisi, “amacı kendi içinde bir faaliyet olarak spor”, diğeri ise, “amacı kendi dışında bir faaliyet olarak spor”dur. Bir eylem veya faaliyet, bir amacın gerçekleştirilmesi için araç veya vasıta durumunda ise, bu onun “amacı kendi dışında” bir faaliyet olduğuna işaret etmektedir. Meselâ bir sporcu sırf başarılı olmak için idman yapıyorsa, bu davranış “amacı kendi dışında” bir faaliyettir. Bir ressam para kazanmak için resim yapıyor ve bir öğrenci başarılı olmak için ders çalışıyorsa, bu da “amacı kendi dışında” bir faaliyettir. Eğer ki bir ressam sırf resim yapmak için resim yapıyor ve bir sporcu da sırf spor olsun diye spor yapıyorsa, bu yapılan “amacı kendi içinde” bir faaliyettir.
Atilla Erdemli’nin Spor Felsefesi isimli eserinde dile getirdiği ve modern spor felsefesi olarak tavsif edilen Olimpizm Felsefesi’nin de temel yapı taşlarından biri olan “spor için spor” önermesi, der. İBDA Mimarı ise, “ruhçuluğun hakikatini İslâm temsil etmektedir”, demektedir. Burada aynı zamanda gayr-i İslâmî ruhçululuğun varlığına da işaret edildiği sözkonusu. Diğer taraftan, Büyük Doğu-İBDA külliyatında sıkça tekrar edildiği üzere, “her Allahçı ruhçudur, fakat her ruhçu Allahçı değildir.”
“Allahçı ruhçuluk” fazilete, “ruhsuz Allahçılık” ise haz’za göre yaşamayı idealize etmektedir. Burada şöyle bir soru sormak sanırım uygun düşer: Spor fazilete göre mi yapılmalı, yoksa hazza göre mi? Bu soruya cevap vermeden önce, “fazilete göre mi yaşamalı, yoksa hazza göre mi?” sorusunun cevabı verilmeli; öyle değil mi! Günümüz dünyasında fazilete göre yaşama düşüncesini “hayatın hiçliğine” dayandıran insanların varlığından tutunuz da, “hayatın hiçliği” düşüncesine dayanarak fazileti “haz”da aramaya kadar çok çeşitli düşünce akımları mevcuttur. Bunlar “Allahsız ruhçular” ve “ruhsuz Allahçılar” şeklinde de tasnif edilmektedir. Üzerinde yaşadığımız Türkiye topraklarında da yeni yeni filizlenmeye başlayan bu tür bir düşünce, başta Uzakdoğu ve Ortadoğu ülkeleri olmak üzere, dünyanın pek çok ülkesinde, özellikle de Batılı ülkelerde boy göstermektedir.
Daha düne kadar Batı medeniyetinin besleyip büyüttüğü modern spor, bugün eski Çin ve Hint mistisizmine kapılarını ardına kadar açmış bulunmaktadır. Eski Çin ve Hint kültürüne ait pek çok uygulama –riyazet!-, meselâ yoga, transandantal meditasyon, reiki, NLP vb. spor adı altında Batı dünyasında neşv u nema bulmuş ve bütün bunlar, modern sporda “zihnî antrenman” olarak uygulanmaktadır. Uzak doğu kültüründen neş’et etmiş bu tür bâtınî uygulamalar, yine uzak doğu kültüründen neş’et etmiş judo, karete, tekwando, kung-fu vb. uygulamaların bir neticesi olarak kabul görmüşlerdir. “Savaş sanatı” adı altında bütün dünyaya pazarlanan “uzakdoğu sporları”, 1970’lı yıllardan itibaren Türkiye’de de çok yaygınlaşmış olup, adeta bir devlet politikası olarak desteklenmiştir. Uzakdoğu sporlarına savaşçı olmak üzere ilgi duyan rejim muhalifi pek çok kimse, savaşçı olmaktan çok, süreç içerisinde “süt dökmüş kedi” misâli “terbiye” olup uysallaşmışlardır. Şimdilerde hemen hepsi sadece birer lisanslı sporcu!
“Hayatın hiçliği” düşüncesine dayanarak fazileti “haz”da arayan günümüz dünya insanının eski Çin ve Hint mistisizminden devşirdikleriyle “hayatın hiçliğine” doğru hızla yol almakta olduğu apaçık bir hakikat. Susayan bir insanın, susuzluğunu gidermek için tuzlu su içerek çıldırması misâlinde olduğu gibi, kurtuluşu “ruhçuluğun hakikatini temsil eden İslâm’da değil de, “ruhsuz ruhçuluk” yâni “kadavra mistisizmi”nde aramak akıl kârı değil. Hemen belirtelim ki, “sırf hazza yönelmiş bir hayat tarzı, teklerde ve milletlerin hayatında ihtiyarlığın en tipik işaretidir.” Fazileti “haz”da arama gayreti, günümüz insanını ruhî olarak pörsüme noktasına getirmiştir. Kısa ve öz söylemek gerekirse, “haz”za göre değil, fazilete göre yaşamayı idealize eden İslâm, “fazilete göre yaşamanın mutlak ölçülerini veren, fazileti hakikatin hakikatine nisbetle gösteren mutlak fikirdir.” Hayatı fazilete göre yaşamak mânâsını mündemiç olan İslâm, sporun hazza göre değil de, fazilete göre yapılması gerektiğini ihtar eder.
Baran Dergisi
Yıl: 4, Sayı: 207
30 Aralık 2010
|