| Spor ve Gaye |
|
|
|
| Osman Temiz tarafından yazıldı. |
|
“Oluşta kendini idrak etmek” veya “varolmak” ve spor… Bu iki mefhum çerçevesinde ne/neler söylenebilir? Çok açık ve net söylemek gerekirse, spor “oluşta kendini idrak etmek” mevzuu içerisinde değerlendirilebilecek bir mevzudur ve bu çerçevede ele alınabilecek bir tür vasıtadır. “İslama Muhatap Anlayışın Dünya Görüşü Örgüleştiren Ruh ve Fikir Sistemi”nin çerçevelediği üzere, insanoğlunun biricik gayesi mutlak varlık olan Allah’a ulaşmaktır ve insanoğlu bilerek veya bilmeyerek Allah’ı arıyor. Spor insanî bir faaliyettir. İnsanî bir faaliyet olan spor, aynı zamanda Allah’ı arayan ve O’na ulaşmak isteyen insan içindir. Gayesiz insan yoktur. Dolayısıyla gayesiz spor da yoktur. Spor insanî bir faaliyet olduğuna göre, gayesiz sporun var olduğunu iddia etmek abesle iştigaldir. Öyle ya, “bir adam çıksa da dese ki, benim hiçbir gayem yoktur; bu da onun şuurunun ona buldurduğu gayedir; gayesizlik gayesine göre yaşıyor!”(Salih Mirzabeyoğlu) Spor bir tür vasıtadır, dedik. Hiç şüphesiz ki, sporu kullanan her kimse spor da ona hizmet eder. Sporu kullanan bir insan, onu her neye âlet ediyor veya ettiriyorsa, spordan gaye de odur. Peki; sporda gaye ne olmalıdır? Bu sorunun cevabı, bizce gelmiş geçmiş bütün “dünya görüşü” sayısı adedincedir. Ancak, bu sorunun en doğru cevabı, yine bizce “herkesin hakikati kendine” ve “hakikatin hakikati kimde?” sorusu çerçevesinde değerlendirilmelidir. İBDA külliyatından öğrendiğimize göre, “hakikatin hakikati”, “Hakikat-i Ferdiyye”yi temsil eden Allah Resûlü’nde tecelli etmiştir. Bu çerçeveden olarak; Sporun tek bir gayesi vardır ve o da; Allah Resûlü’nün çerçevesini çizdiği “mutlak fikir” istikametinden Allah’a ulaşmaktır. Evet; bizce “hakim ruhun uygun bedenine yardımcı unsur” keyfiyetini haiz olan sporun nihaî gayesi sadece ve sadece din ve iman davasıdır! İslâm’ın tüm Müslümanlara yüklediği en önemli görev, İslâm düşmanlarına (kâfir) karşı cihad için hazırlanmaktır. Spor bu mevzuda bedenen hazırlanmak için çok önemli bir vasıta olarak karşımıza çıkmaktadır. Bir tür vasıta olarak görülen spor, temelde iki şekilde ortaya çıkar: “Amacı kendi içinde olan bir faaliyet” ve “amacı kendi dışında olan bir faaliyet.” Bir eylem veya faaliyet, bir amacın gerçekleştirilmesi için araç veya vasıta durumunda ise, bu onun “amacı kendi dışında olan bir faaliyet” olduğunu gösterir. Meselâ müslüman bir sporcu cihada hazırlık için idman veya spor yapıyorsa, onun bu davranışı “amacı kendi dışında olan bir faaliyet”tir. Bir ressam para kazanmak için resim yapıyor ve bir öğrenci başarılı olmak için ders çalışıyorsa, bunlar da “amacı kendi dışında olan bir faaliyet” olarak değerlendirilir. Eğer ki bir ressam sırf resim olsun diye resim yapıyor ve bir sporcu da sırf spor olsun diye spor yapıyorsa, bunların yaptığı hiç şüphesiz “amacı kendi içinde olan birer faaliyet”tir. “Spor için spor”, bizce kabul edilebilir bir durum değildir. “Spor için spor”, gayesi “gayesizlik gayesi” olan insanların, yâni sporu “amacı kendi içinde olan bir faaliyet” olarak kabul edenlerin kabul edebileceği bir durumdur. Halbu ki, her ân değişen ve gelişen eşya ve hâdiseler çerçevesi içerisinde spor, kendini insana, dolayısıyla da topluma empoze eden meselelerden bir meseledir. “Allah’ın halifesi” olmak memuriyeti ve mecburiyeti gereği insan, sporu tasarruf altına almak, ona hükmetmek ve onu verimlendirmek gibi bir iş üzerinde olmak durumundadır, zorundadır. “Gayelerin gayesi olarak Allah’a varmak” böyle bir zorunluluğu davet eder. Şimdi gelelim esas mevzuya, yâni anlatacaklarımıza. Malûm olduğu üzere, İHH önderliğinde Filistin-Gazza’ye deniz yoluyla “İnsanî Yardım Konvoyu” Uluslar arası Karasularda Lanetli Yahudiler tarafından terörist bir baskına uğradı ve orada tam dokuz Müslüman-Türk şehid oldu ve onlarca yardımsever de yaralı olarak yurda döndü. Mevzuunun siyasî boyutu bu yazının konusu değil. Ancak, hükümet kanadından siyasî tepkilere hak vermekle birlikte, bunların yeterli olmadığını, işin lafta kalmaması gerektiğini ve esas çözümün “kısasta hayat vardır!”, “mutlak ölçü”sünde mündemiç olduğunu bilelim! Bu yazıyı bize yazdıran asıl sebebin ne olduğuna gelince; o da şu: Malûm yardım konvoyunda Tekvando sporunda Türkiye, Avrupa ve Dünya şampiyonlukları kazanan bir sporcu vardı; Cengiz Topçuoğlu. Kendisi Osmaniyeli ve aynı zamanda Milli Hakem olan Çengiz Topçuoğlu, “SON” yolculuğuna çıkmadan evvel, kendisini uğurlayanlara hitaben aynen şöyle demişti: “Birçok Avrupa ve Dünya şampiyonluğu yaşadık ama asıl önemli olan Ahiret Şampiyonluğu; İnşaallah sırada Ahiret Şampiyonluğu var…” “Ahiret Şampiyonluğu” tabirini “şehid olmak” şeklinde okursak, Cengiz Topçuoğlu “Ahiret Şampiyonluğu”nu da kazandı diyebiliriz. Allah mübarek etsin ve şefaatine nail eylesin, amin! Bizce Cengiz Topçuoğlu, spordan gayenin ne olduğunu ve ne olması gerektiğini fiili olarak göstermiştir. Daha evvel aynı mânâ ve dava uğrunda bunun fiili olarak göstericisi, “1999: Ümmetin Kurtuluş Yılı” sürecinde, “5 Aralık Zafer Marşı” şiirinin en önemli mısralarından biri olan ve yine Tekvando sporu ile uğraşan Sencer Kartal olmuştu. Bu iki büyük ve aziz şehid, tıpkı kültür tarihimiz içerisinde yerini alan Akıncı ve Dalkılıç örneğinde olduğu gibi, yine yakın tarihimizde küffara kabus yaşatan “Feda Eylemcisi” örneğinde olduğu gibi Ümmetin gurur kaynağıdırlar. Darısı diğer Akıncı Sporcuların başına! Osman Temiz, Baran Dergisi, 11-18 Haziran 2010 |




İnsanoğlu doğumundan ölümüne kadar bütün hayatı boyunca sürekli olarak “varolma” kavgası içerisindedir. Bu kavga, diğer bir ifadeyle de “hayat mücadelesi”, “varolmak” mânâsı etrafında şekillenir, anlam kazanır. “Varolmak”, İBDA Mimarı Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun yüksek ifadeleriyle, “oluşta kendini idrak etmektir.”