| Uluslararası İlişki Dilleri Zaviyesinden Spor Diline Bakış |
|
|
|
| Osman Temiz tarafından yazıldı. |
|
“İnsanî verim şûbelerinden bir şûbe”, diğer bir ifadeyle de “mevzuuyla kayıtlı mahallî idrak” cümlesinden olarak, “kendine has ve hususî esas, usûl ve kuralları” olan spor, dil ve ahlâk eksenli çok ayrıntılı bir şekilde incelenmeyi hak ediyor. Çünkü spor; “her ân değişen ve gelişen eşya ve hâdiseler” çerçevesi içerisinde “kendini insana empoze eden”, daha doğrusu ferde ve “fertlerin demetinden müteşekkil” topluma empoze eden içtimaî hayatın balıca meselelerinden bir meseledir. Hâl böyle olunca, sporun tahakküm altına alınması, ona hükmedilmesi ve onun verimlendirilmesi lâzımdır. Sporun tahakküm altına alınabilmesi, ona hükmedilebilmesi ve onun verimlendirilebilmesi için her şeyden evvel belirli bir “dünya görüşü”ne ihtiyaç vardır. Diğer taraftan, içtimaî, iktisadî, siyasî ve kültürel bir faaliyet alanı olarak tarih sahnesinde yerini alan spor, belirli bir duygu ve düşünce sisteminin emrine amade kılınması gereken bedenî bir faaliyet olduğu kadar, o aynı zamanda belirli bir duygu ve düşünce sistemi veya dünya görüşü/içtimaî sistem içerisinden neş’et etmiş kültürel bir faaliyettir, üründür. Buradan hareketle denilebilir ki, spora aslî rengini veren hangi dünya görüşü ise, spor ahlâkı veya dili de o renge bürünür. “Her dünya görüşü aynı zamanda bir dildir.„ İBDA külliyatından öğrendiğimiz bu hakikatin yanı sıra, yine İBDA külliyatından öğrendiğimize göre, belirli bir “dünya görüşü„ne nisbetle sarkılan her mevzu da ayrı bir dildir. Bu çerçeveden bakıldığında, daha doğrusu “mevzuyla kayıtlı mahallî idrak„ çerçevesinden bakıldığında, bir “uzmanlık alanı„ olarak temayüz eden ve belirli esas, usûl ve kurallardan müteşekkil spor, hiç şüphesiz ki kendi iç mantığı içerisinde ayrı bir dildir. Yine bu çerçeveden bakıldığında denilebilir ki, spor dili, diller tasnifi içerisinde bir “özel dil” olmaktan çok, daha ziyade bir “uzmanlık dili„dir. Hemen belirtelim ki, “uzmanlık dili„, uzmanların kendi özel alanlarında anlaşabilmek için oluşturdukları konuşma biçimleri, yüksek dilin belirli amaçlarla sınırlı varsayımlarıdır.(1) Son cümlede geçen “varsayım„ kelimesi/yüklemi sporun aynı zamanda sembolik bir faaliyet alanı olduğuna da işaret eder. Spor dili, yukarıda da belirtildiği üzere, diller tasnifi içerisinde bir “özel dil” olmaktan çok, daha ziyade bir “uzmanlık dili”dir. Gerçi bazı durumlarda bir “özel dil” olarak da kendini gösterebilmektedir. Meselâ avcıların kullandıkları dil, bir çeşit “özel dil”dir. Almanya’da avcılar, av hayvanları, bu hayvanların organları ve davranışları için özel kelimeler kullanırlar; bunları bilmeyen veya yanlış kullanan kişi veya avcı, amiyane bir tabirle, yerin dibine batırılır.(2) Özel diller, içtimaî hayatta pek çok olmakla birlikte, insanların belirli bir çevreye aidiyetini de göstermektedir. Meselâ askerlerin ve gemicilerin kendi aralarında kullandıkları dil bir çeşit “özel dil„dir. Bunları kendi özel belirtilerinden, yâni bir kapalı çevrede ve belli bir bölgede konuşuluyor olmalarından tanırız.(3) Bir hekimler veya hukukçular veya sporcular topluluğu içine düşüldüğünde, sözkonusu kişiler kendi aralarında mesleklerinden veya ilgi alanlarından bahse başlar başlamaz, bir anda hiçbir şey anlaşılmadığı farkedilir. En önemli kelimelerin birden hiçbir anlamı yok gibidir. Çünkü; Her mesleğin, her ilgi alanının öğrenilmesi gereken ve o alanın dışındakinin, konunun yabancısı olanın bilmediği pek çok kelime ve kavram vardır. Bu da göstermektedir ki, “ortak dil„in yanında pek çok “ uzmanlık dili„ vardır, ve; “ortak dil„imiz yanında, –mesleğimize göre- birini veya birkaçını kullanırız. Ancak “uzmanlık dili„ kapalı veya dar bir çevrede konuşulan dilin aksine, yâni bir insan gurubu tarafından belirlenen “özel dil„in aksine, bir insan gurubu“ndan değil, bizzat mevzuun kendisinden hareketle belirlenmektedir.(4) Yine her mesleğin, tekniğin, âletin, parçanın, malzemenin özelliklerinin kesin olarak belirtildiği kendine has kelime ve kavram dağarcığı vardır. Çiftçilik gibi bir meslekte bile tek tek faaliyetler, toprağın ve bitkilerin durumları, hayvanların yaşayış ve davranışları çok sayıda özel kelime ve kavramlarla ifade edilmektedir.(5) Diğer taraftan, belirli bir mevzuun kelime haznesinde/literatüründe dikkat çeken en büyük özellik, ayrıntı/detay üzerinde yoğunlaşarak kesinlik ifade eden kelimelerin çokluğudur. Meselâ literatürü büyük ölçüde Latince olan hekimlikte, insan vücudundaki her bir kemik, sinir ve kas sistemi ayrı ayrı isimlendirilmişlerdir. Bir “uzmanlık dili„nde “ortak dil„in yapabildiği her şeyi aşan bir kesinlik ve en ufak ayrıntıların da gözlenmesi ile, belirli bir alanın cisimleri, ilişkileri ve olayları belli başlı kelime ve kavramlarla ifade edilerek kayıt altına alınmıştır. Sporda da bunun böyle olduğuna hiç şüphe yok. Meselâ futbolda gol goldur, aut auttur, pas pastır, korner de sadece kornerdir; başka da birşey değildir. Dünden bugüne pek çok uluslar arası ilişki dili varlık göstermiştir. Babilce, Âramice, eski Yunanca, Latince, Arapça, Fransızca, İspanyolca, İngilizce, Rusça, Çince vs. bunlardan bazılarıdır. Bununla beraber, uluslar arası ilişkilerde içtimaî, iktisadî, siyasî ve kültürel münasebetler vasıtasıyla da yine pek çok uluslar arası ilişki dili –“uzmanlık dili”- ortaya çıkmıştır. Bizzat dilin kendisinin bir “sembol” olduğu hakikati bir yana, daha evvel de söylendiği üzere, diller tasnifi içerisinde hem bir “özel dil” ve hem de bir “uzmanlık dili” olarak varlık gösteren spor, büyük ölçüde bir sembolik faaliyet alanı olarak karşımıza çıkmaktadır. Uluslar arası ilişkilerde çok etkin rol/roller üstlenen ve “barış, sevgi, dostluk ve kardeşlik” mefhumları istikametinde şekillenen/şekillendirilen spor, diğer sembolik faaliyet alanlarında olduğu gibi, meselâ müzik ve sinema örneğinde olduğu gibi, tüm dünyada çok etkin ve yaygın olarak kullanılmaktadır. “Hayat mücadelesinin bir taklid modeli„ olarak algılanan sporun bir sembolik faaliyet alanı olduğu çok açıktır. Tarih zaviyesiden sporun değişim ve gelişim sürecine bir bakıldığında orada sporun bir sembolik faaliyet alanı olduğu çok açık bir şekilde görülecektir. Bu mevzuyu Kurtan Fişek’in Spor Yönetimi isimli eserinden özetlersek; Büyük ölçüde kültürel bir ürün olarak gün yüzüne çıkan, fakat değişim ve gelişim süreci içerisinde her zamanki işten arta kalan bir zaman diliminde gerçekleştirilen spor, “mevzuyla kayıtlı mahallî idrak„e müteallik veçhesiyle, 19. yüzyıl başlarından itibaren belirli bir iç mantığa kavuşmuştur. Gerçi spor, başlangıç itibariyle ilk insan topluluklarının tabiatla girdikleri ilişkide kullandıkları aletli ya da aletsiz mücadele yöntemlerinden doğmuştur. Tabiatla ilişkide kullanılan mücadele yöntemleri ne zamanki oyun, oyalanma ve işten uzaklaşma şeklinde her zamanki işten arta kalan bir zaman dilimine, diğer bir ifadeyle de sistematik bir şekilde boş zamana tatbik edilmeye başlandı, işte o zamandan itibaren spor, hayatın, daha doğrusu sosyal hayatın bir taklit modeli olarak tabiatla mücadeleyi sembolize eden bir faaliyet alanı olarak gün yüzüne çıktı. Ortak özelliklerine göre bir tasnif yapmak icab ettiğinde, savunma ve saldırı kökenli sporların (güreş, boks vs.) tabiatla mücadelede kuvvet ve dayanıklılığı, taşıma ve ulaştırma kökenli sporların (yüzme, koşu, kayak vs.) bir yerden başka bir yere hızlı bir şekilde gidip gelebilme yetenek ve becerisini, takım sporlarının (futbol, basketbol, cirit vs.) ise içtimaî işbölümü ve işbirliği planlarını sembolize ettiği sonucuna varılabilir. Bu sembolikliğin şuursuz, ya da sonradan yapılmış bir yorum olmadığı şuradan da bellidir ki, spor tarihinin her aşamasında hem spor yapanlar ve hem de sporu izleyenler sporu bir sembolik faaliyet alanı olarak algılamışlardır. Sporun oyun kategorisinde değerlendirilmesi de bu algıyı destekler mahiyettedir. Diğer taraftan, “parça„ keyfiyetindeki tüm içtimaî, iktisadî, siyasî ve kültürel faaliyetlerin, içinde neşv ü nema bulduğu içtimaî sistem/duygu ve düşünce sistemlerinden tecrid edilemeyeceği düşüncesinden hareketle, sporun yönetim ve yapısı, diğer bir ifadeyle de ideolojisi, toplum(lar)daki müktedir yapıyı temsil ettiğinden, toplumun çelişki ve özelliklerini büyük ölçüde ayna gerçekliğiyle yansıtır. Meselâ sporun, estetik ve düşünceye önem veren eski Yunan’da ruh ve beden güzelliğini, kaba kuvvet ve disipline önem veren eski Roma’da beden gücü ve kana susamışlığı, Hıristiyanlık ahlâkı istikametinde şekillenen ve Ortaçağ Avrupası’na damgasını vuran Katolik Kilisesi bağnazlığında şeytanîliği, yine askerî boyutuyla Ortaçağ Avrupası’na damgasını vuran Derebeylik sisteminde Şövalyelik ruhunu, modern sporun beşiği olarak kabul edilen 19.yüzyıl İngiltere’sinde fair play ve centilmenliği, Protestanlık mezhebini benimsemiş faşizan eğilimli Almanya’da savaşcılık ve militarizmi, kapitalizm ve emperyalizmin uluslararası bir boyut kazandığı 19. yüzyıl Avrupa’sında, meselâ Uluslararası Olimpiyat Komitesi-UOK’nın elinde Hıristiyan-Yahudi Batı fikir ve yaşayışını tahkim edici bir misyonla barış, sevgi, dostluk ve kardeşliği, “şehitlik şuuru„nun baş tacı edildiği bütün bir İslâm kültür ve medeniyet tarihinde ise serdengeçti ve feda kültürünü sembolize ettiği söz konusu.
Yine benzer bir şekilde, modern sporun beşiği olarak kabul edilen İngiltere’de futbolun “fabrika bacalarının gölgesi altında geliştiği„ düşüncesinden hareketle, dönemin modern spor/futbol kulüplerinden Manchester United, dokuma işçilerini, Arsenal, silah fabrikası işçilerini, Liverpool, liman işçilerini, Nottinghan Forest ise, kömür işçilerini; İspanya’da ise Barcelona, ayrılıkçı Katalan milliyetçiliğini, Kral’ın takımı olan Real Madrid ise diktatörlüğü; Türkiye’de ise Galatasaray, aristokrasiyi, Fenerbahçe, burjuvaziyi, Beşiktaş ise halkı temsil/sembolize ediyor addedilmektedir.(6) Sembolik bir faaliyet alanı olarak algılanan sporun uluslararası ilişkilerde üstlendiği rol veya roller pek çoktur. Bu rollerin ne/neler olduğu hakkında söyleyeceklerimize geçmeden evvel, “mevzuyla kayıtlı mahalli idrak” veçhesiyle ortaya çıkan ve belli bir “uzmanlık alanı” olarak temayüz eden sporun hangi dil veya dillerde kendisine ifade imkânı bulduğuna kısaca değinelim. Başın başında şu soru: Bir dili uluslararası ilişki dili yapan başlıca özellikler nelerdir? Bu soruya, bir dili uluslararası ilişki dili yapan başlıca özellikler öncelikle, siyasî üstünlük, kültürel itibar ve genel geçerlilik alanıdır, şeklinde bir cevap vermek uygun düşer. Hemen belirtelim ki, uluslararası ilişkilerde en büyük handikaplardan biri de insanlar, devletler ve kültürler arasındaki dil farklılığıdır. Böyle bir farklılığı ortadan kaldırma amacına hizmet ettiği düşüncesinden hareketle, edebiyat dünyasında bir dil uzmanı olarak kabul gören Walter Porzig, iki ciltlik Dil Denen Mucize isimli eserinde, uluslararası ilişki dillerinin bir zorunluluk olarak ortaya çıktığına işaret eder. Yine Porzig, adı geçen eserinde, diplomatik ilişkilerde çok etkin bir şekilde kullanıldığı aşikâr olan uluslararası ilişki dilleri hakkında, başlangıçta iktisadî bir görev üstlendiğine, fakat daha sonraları bunun içtimaî ve kültürel bir boyut kazandığına da işaret eder. Bilindiği üzere, kültürel emperyalizmin en önemli ve başlıca unsurlarından, vasıtalarından biri de, dildir. Bu mevzuda İngilizce, çok önemli bir karine olarak gösterilebilir. Yine bilindiği üzere, İngiltere, 20. yüzyıl başlarından itibaren dünyada en büyük sömürgecilerden biri, hatta başlıcası olmuştur. Nitekim uluslararası ilişkilerde İngilizce, İngiliz sömürgeciliği istikametinde gelişmiştir. Uluslararası ilişkilerde bütün dünya dillerini geride bıraktığı çok açık bir şekilde ortaya çıkmış olan İngilizce, hâlihazırda gerek uluslararası diplomaside, gerekse uluslararası sporda bir uluslararası ilişki dili olarak kullanılmaktadır. Bunun en büyük ve en temel sebebi, İngiltere’nin hâlâ dünya siyasetinde siyasî üstünlüğe sahip olması ve kültürel itibarını devam ettirecek bir gücü elinde bulundurmasıdır. Pek çok eski kültür ve medeniyetlerden devşirilmiş olsa da, bütün kurum ve kuruluşlarıyla birlikte modern sporlar, yapı, şekil, ruh ve fikir itibariyle eski Yunan kültürü, Roma nizamı ve Hiristiyan Ahlâkı’ından müteşekkil Batı medeniyetinin kültürel bir unsuru/ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Bundan dolayıdır ki, tüm dünyada iktisadî, siyasî ve hukukî veçheleriyle modern sporda kullanılan dil, kısmen Fransızca olmakla birlikte, büyük ölçüde İngilizce’dir. Parantez: Walter Porzig’den öğrendiğimize göre, hakkında bilgi sahibi olunan en eski uluslararası ilişki dili, Babilce’dir. Babilce, M.Ö.2 bin yılı başlarında bütün Asya’da ve Mısır’a kadarki bölgelerde ticaret ve diplomasi dili olarak kullanıldı. Babilce’den hemen sonra, Sami dili ailesinden olan Âramice, bir uluslararası ilişki dili olarak tarih sahnesinde yerini aldı. Aramice, Mezopotamya ve Anadolu’da kendisine yaygın bir kullanım alanı buldu. Büyük İskender’den sonra uluslararası ilişki dili olma imtiyazı, eski Yunanca’nın eline geçti. Gerçi eski Yunanca, Bizans İmparatorluğunun yıkılışından sonra da uluslararası ilişki dili olma özelliğini devam ettirdi. Batıda Latince (M.Ö. 2.yy.dan itibaren), doğuda ise Arapça (M.S. 7.yy.dan itibaren), Yunanca’nın en büyük rakibi oldu. Kıta Avrupası başta olmak üzere, uluslararası ilişki dili olma rolünü Ortaçağ boyunca sürdürmüş olan Latince, Vestfalya Barış Antlaşmasına (1648) kadar bütün bir Avrupa’da diplomasi dili olarak kullanıldı. Ortaçağ Avrupası’nda Latince’nin en büyük rakibi Fransızca oldu. Fransızca, pek yakın zamanlara kadar, Rusya’yı ve Balkanlar’ı içine alan bir bölgede toplumun üst tabakalarının yâni aristokrat ve diplomasi dili olarak kullanıldı. 16. ve 17. yy.da ise İspanyolca, Fransızca’yı zaman zaman geriletti. Ancak 18. yy.dan beri dünyanın her tarafında konuşulan ve anlaşılan dil, bugün Kuzey Amerika, Güney Afrika ve Avustralya’da dahil, tüm dünyada tam anlamıyla hâkim olan dil, hiç kuşkusuz ki İngilizce’dir. İngilizce, bugün bütün uluslararası ilişki dillerinin papucunu dama atmıştır. Günümüzde İngilizce’nin sadece iki tane ciddi rakibi vardır; ancak, bunların her ikisi de geniş olmakla beraber sınırlı bölgelerde geçerlidir: Bütün Doğu Asya’da Çince, Doğu Avrupa ve Kuzey Asya’da ise Rusça. Doğru söylemek gerekirse, İslâmın doğuşu ve yayılışı ile birlikte uluslararası ilişki dili olma imtiyazı Arapça’nın eline geçmiştir. Müslümanların fetihleriyle birlikte Arapça, bütün Ön Asya’ya, Kuzey ve Doğu Afrika’ya, Hindistan’ın, hatta Çin Hindi’nin bazı kısımlarına kadar genişliyen bir dil olmuştur. Bu bölgelerde uluslararası ilişki dili olma imtiyazını bugün de halen sürdürmektedir. Fakat Çince, sadece Uzak Doğu’da değil, bütün Orta Asya’da Arapça’nın en büyük rakibi olarak fırsat kollamaktadır.(7) Yukarıda Porzig, günümüzde bir uluslararası ilişki dili olarak varlık gösteren İngilizce’nin istikbâlde en büyük rakibinin ya Çince ya da Rusça olacağına, olabileceğine işaret etmektedir. Ancak Porzig’in bu öngörüsünün aksine, istikbâlde Türkçe, teveccüh edilen bir dil olarak ortaya çıkabilir. Mevcut hâliyle olmasa da, Büyük Doğu-İBDA ruh ve fikir sisteminin teklif ettiği “dünya görüşü„n dili olarak Türkçe, bir uluslararası ilişki dili olma keyfiyetini haizdir. Üzerinde yaşadığımız Türkiye topraklarında “Başyücelik„ idealinin muktedir olması durumunda, en kısa zamanda İslâm dünyasının kültür ve tarih mirasına da sahip çıkmayı beraberinde getireceğinden, en kötümser bir bakışla, Osmanlı Devleti’nin 600 yıllık birikimi bir miras olarak devr alınacak ve bu miras, yaklaşık olarak 5 milyon metre karelik bir toprak parçasına tekabül etmektedir. Merkez Anadolu olmak üzere, Avrupa’da Balkanlar, Doğu’da ise Asya ve Afrika kıtalarına kadar uzanan bir hakimiyet alanının varlığı sözkonusu; Cezayir’den Adriyatik’e, Hazar’dan Yemen’e kadar geniş bir harita. Uluslararası arenada bir “uzmanlık alanı„ olarak varlık gösteren sporun elbetteki dönemin genel geçerli uluslararası ilişki dillerinden bağımsız olarak varlık göstermesi düşünülemez. Daha evvel de söylendiği üzere, günümüzde spor, -modern spor!-, uluslararası bir boyutta cereyan etmektedir, ve; hâlihazırda uluslararası ilişki dili daha ziyade İngilizce olduğundan, sporda da hâkim olan dil, büyük ölçüde İngilizce’dir. Hiçbir “milli tarih”in itiraz etmediği bir gerçekliktir ki, gerek Avrupa ve Amerika’da ve gerekse Asya ve Afrika’da, modern sporun taşıyıcı ve aşılayıcısı olan futbol, İngiliz kolonileri vasıtasıyla iltifata mazhar olmuş ve yine pek çok ülkede aynı koloniler vasıtasıyla neşv ü nema bulmuştur. Yine tarihi bir gerçekliktir ki, İngiltere sanayileşmede olduğu gibi futbolda da dünyanın çok ilerisinde olmuştur. Bu arada hemen şunu da söyleyelim ki, sosyo-ekonomik değişim ve gelişimle futbol arasında sıkı bir ilişki vardır. Nitekim sanayileşme sayesindedir ki, futbol başka ülkelere ihraç edilebilen bir halk sporuna dönüşmüştür.(8) Meselâ Avusturya-Viyana’da futbol oynamaya başlayanlar, “İngiliz kolonisi” denen topluluğun üyeleri idi… Viyana’da yerleşik değişik İngiliz firmalarının temsilcileri ve Anglikan Kilisesine bağlı bir papaz, daha 1892’de “Vienna Cricket Club”u kurmuşlardı; iki yıl aradan sonra bu kulübün ismi, “Vienne Cricket and Football Club” olarak değiştirilmiştir.(9) Diğer taraftan, Hindistan ve Pakistan’da kriket ve polo, İngiliz sömürgecliğinden kalma faaliyetledendir. Modern sporun Batı kültürünün “modern„ bir ürünü olduğuna, Ortaçağ’ın geleneksel oyunlarından, daha doğrusu şövalyelerin turnuva oyunlarından doğduğuna iaşret eden Sosyolog M.Tayfun Amman, modern futbolun anavatanının İngiltere olduğunu ve oradan dünyaya yayıldığını söyler ki, bütün spor tarihi kitapları bunun böyle olduğuna işaret eder. Yine Amman, John Bale’in, Sport and Place, A Geography of Sport in England, Scotland and Wales adlı çalışmasında, sporun yayılım haritasını çıkarttığını meâlen şu şekil özetlemektedir: Sözkonusu yayılım haritasına göre pek çok spor, İngiltere’den çıkarak önce liman şehirlerine ve kıt’a Avrupası’nın başkentlerine, sonra Batı ülkelerinin iç kısımlarına ve diğer kıt’alara yayıldı. 1872’de Le Havre’a, 1878’de Kopenhag’a, 1887’de Hamburg’a, 1893’de Cenova’ya, 1901’de Marsilya’ya, yine bu süre zarfında 1869’da İsviçre’nin büyük şehirlerine, 1878’de Hanover’e, 1885’de Viyana’ya, 1886’da Budapeşte’ye ve 1888’de Paris’e ulaşan İngiliz futbolu, üzerinde yaşadığımız bu topraklarda ise, 1890’lı yıllardan itibaren başta İzmir olmak üzere, İstanbul’dan yayılmıştır.(10) Aynı durum, diğer “modern„ sporlar için de geçerlidir. Modern sporların İngiltere’den bütün dünyaya yayılmasının en büyük ve en temel sebebi, hiç kuşkusuz ki, 19. yüzyılın sonunda ve 20. yüzyılın başlarında İngiltere’nin siyasî ve iktisadî Batı dünyası için bir örnek, sömürgeleştirdiği ülkeler açısından da bir otorite olarak kendisini göstermesidir. İngiltere, spor modelini öylesine ihraç etmiştir ki, kendi topraklarından çıkıp uluslararası hale gelmiş olan branşların ötesinde, örijinleri farklı olan branşların bile yapılış biçimlerini etkilemiştir. O kadar ki, müzik alanında İtalyanca teknik terimlerin tüm ulusların malı haline gelmesi gibi, sporla ilgili İngilizce teknik terimler de tüm ulusların malı haline gelmiştir.(11) Gerçi spor literatüründe İngilizce olarak kaydı düşülen pek çok kelime, meselâ sport(12) ve doping(13) kelimeleri, köken itibariyle birer İngilizce kelime değildirler. Modern spor, daha evvel de söylendiği üzere, Hıristiyan-Yahudi Batı medeniyetinin içinden neş’et etmiştir. Modern dünyanın modern bir ürünü olarak kabul gören modern sporlar, özellikle 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren uluslararası bir boyut kazanmıştır. Modern sporların uluslararası bir boyut kazanması elbetteki bugünkü Hıristiyan-Yahudi Batı dünyasının kapitalist ve emperyalist tutumuyla da doğrudan ilintilidir. Spor tarihi kitaplarından da takip edilebileceği üzere, modern sporun beşiği ve aynı zamanda, siyasî, iktisadî ve kültürel emperyalizmin baş mimarlarından olan İngiltere, modern sporların uluslararası bir boyut kazanmasında baş rol oynamıştır. Pek çok yabancı dilden devşirilen kelimelerin çokluğu ile dikkat çeken İngilizce, 18. yüzyıldan itibaren tüm dünyada bir uluslararası ilişki dili olarak kullanılmaktadır. Yine aynı şekilde, 19. yüzyıldan itibaren sporda da bir “uzmanlık dili„ olarak kullanılmaktadır. W. Porzig, “kel keleş bir lisandan, devrinin en işlek lisân ve edebiyatına sahip bir ülke konumuna yükselen İngiltere, denizcilik ticareti ekseninde, ticaret ve sömürgeciliği birarada yürütmüştür„(14), derken aslında herkesçe bilinen bir hakikati ifşa ediyordu. Modern sporun temel ilkelerinin deklare edildiği “olimpik antlaşma„da, (Olimpic Charter, 1892), uluslararası sporda kullanılan resmi dilin İngilizce ve Fransızca olduğu hükme bağlanmıştır; fakat yine de sporda yaygın olarak kullanılan dil, büyük ölçüde İngilizce’dir. Sporda kullanılan dilin İngilizce olması hasebiyledir ki bugün Batı, sporun tüm dünyada yaygınlaşmasına paralel olarak, kendi kültür ve medeniyet anlayışını, dolayısıyla da kendi dil, kültür ve ahlâk anlayışını bütün dünya dilleri ve kültürlerine galip kılmış ve kültür emperyalizmini en ileri boyutlara ulaştırmıştır. Modern sporda kullanılan dil, Batı kültür ve medeniyetinin fikir ve yaşayışını yaşatan veya yansıtan bir dil olduğundan, modern sporlar farklı kültür ve medeniyetlerde çok tahrib edici bir keyfiyete bürünmüştür. Meselâ halkı müslüman olan ülkelerde, daha doğrusu kökeninde İslâm kültürü olan ülkelerde, meselâ Türkiye gibi ülkelerde modern sporlar, Türk-İslâm kültürünün ve tabiiki de Türkçe’nin yozlaşmasında büyük ölçüde tesir edici olmuştur. Modern sporlar vasıtasıyla Türkçe’ye yüzlerce, hatta binlerce yabancı kelime ve kavram girmiştir. Bunlar, gelişigüzel alındığından büyük ölçüde tahrib edici olmuşlardır. Doğru söylemek gerekirse, yabancı kelime ve kavramlar, bir ihtiyaç hâlinde ortaya çıktığında, özellikle de teknik terimler, yozlaştırıcı olmaktan çok, dilin zenginleşmesi için olumlu katkıda bulunurlar. Bu mevzuda Büyük Doğu-İBDA mimarları, tutucu olmaktan çok, seçici olmanın daha uygun olacağına işaret etmektedirler. Uluslararası boyutta cereyan eden modern sporların temel yapı taşı, dinamosu futboldur. Futbolda kullanılan tüm kelime ve kavramlar ya İngilizce ya da Fransızca olarak kayd edilmiştir. Futbol oyununun tüm esas, usul ve kuralları bu iki dilde kayıt altına alındığından, diğer spor branşlarında olduğu gibi, uluslararası ilişkilerde futbolda ullanılan tüm kelime ve kavramlar da ya İngilizce ya da Fransızca olarak belirmiştir. Futbol kelimesi başta olmak üzere (İng. football), oyuncuların saha içerisindeki dizilişlerinden meselâ bek (İng. back), haf (İng. half), forvet (İng. forward), santra (İng. center) vs., tutunuz da, oyun kurallarını ifade eden tüm terimlere meselâ gol (İng. goal), taç (İng. touch), aut (İng. out), penaltı (İng. penalty), korner (İng. corner), feyk (İng. fake), frikik (İng. free-kick), hentbol (İng. hantball), şarj (Fr.), markaj (Fr.marguage), şut (İng. shoot), pas (İng. pass) vs. kadar, oyuncuların giydiği elbise ve kullandığı malzemelerden meselâ şort (İng. short), eşofman (Fr.), krampon (Fr. crampon), bandaj (Fr.) vs. tutunuz da, diğer ilgili terimlere, meselâ stadyum (Lat. Satadium; Yun. Stadion), antrenör (Fr. entraîneur), antrenman (Fr. entraînement), menajer (Fr.), lig (Fr. ligue), final (Fr. finale), şampiyon (Fr. champion) vs. kadar tüm kelime ve kavramlar, başta İngilizce ve Fransızca olmak üzere, diğer Batı dillerine aittir.(15) Modern sporda baştacı edilen futbol, insanlar arasında bir nevi “ortak dil„ hüviyetine büründürülmüştür, dersek yanılmış olmayız. Çünkü, mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun da dediği veçhile, -meâlen nakledersek-, insanlar arasından “para ve futbol”un çekilip alınması durumunda “bu insanların müştereken konuşabilecekleri” başka bir mevzu kalmaz.(16) Bu çerçeveden olarak; “Yeryüzünde futbolun işgaline direnmek isteyip de direnebilmiş küçücük bir alan bile yoktur”, diyen Pascal Boniface’a hak vermemek mümkün değil. Şöyle ki: “Roma İmparatorluğu, dünya ölçeğinde düşünüldüğünde bölgesel bir imparatorluktu ve büyük ölçüde Akdeniz çevresiyle sınırlıydı. Şarlken’in imparatorluğu için üstünde güneş batmaz, denirdi. Bununla birlikte Afrika’dan Asya’ya kadar uzanan bölgeler, Avrupa ve Amerika’nın büyük bölümü otoritesinin dışında kalıyordu. Moğol İmparatorluğu Orta Asya çevresinde kurulmuştu. Napolyon’nun kısa süren İmparatorluğu ise Avrupa’yla sınırlı kaldı… İlk Küresel, yâni dünya çapında ve askerî İmparatorluk günümüzde Amerikan’ın yönettiği İmparatorluktur. Dünyanın hâkimidirler, onlardan önce de hiçbir güç başaramamıştır bunu. Oslo’dan Tokyo’ya kadar stratejik olarak her yerdeler. Ama etki alanı ve popularite bağlamında meşin yuvarlak bu imparatorluğu kesinlikle saha dışına sürmüştür… Futbol imparatorluğu tartışmasız en evrensel imparatorluktur.”(17) Kültürel emperyalizmin en önemli unsurlarından, yardımcılarından biri de, hiç şüphesiz ki, modern sporlardır. Modern sporlar, bütün içtimaî sisteleri de gölgede bırakacak şekilde, her geçen gün biraz daha fazla palazlanarak büyümektedir. İnsanlar her geçen gün biraz daha fazla meşgul olsunlar diye, medya sektörü ve reklam dünyası modern sporlar lehine bütün imkânlarını seferber etmektedir. Topyekûn insanlığı futbolla meşgul etmenin ağır bir bedeli olarak, modern sporların bel kemiği olan futbol, bir tabu olarak ortaya çıkmıştır, denilebilir. Kurbanı bizzat insan olmak üzere, uğrunda adaklar adanan futbol, bir “dünya dini” olarak gündemde yerini almış gözükmektedir. Stadyumlar mabet, futbolcular tapınılacak ilahlar, taraftar veya seyirci kitlesi ise ayin yapan birer cemaat olmuşlardır. Futbolu “küreselleşmenin son evresi”(18) olarak takdim edenler, zil takıp oynayabilirler. Sporun bu denli yozlaştırılması ve bir tabu hâline sokulması büyük ölçüde paganizmi önceleyen bir kültürün tasarrufunda ele alınıyor olmasından kaynaklanmaktadır. Doğru söylemek gerekirse, mayasında pagan kültürü olan Batı medeniyeti, sporu kendi tasarrufuna alarak onu aslî mecraından çıkartmış ve sapkın bir hâle sokmuştur. Bu mânâda spor, madde ve mânâ olarak kirletilmiştir. Mevcut spor dili ve ahlâkının böyle bir kirliliğin önüne geçebilecek yetkinlikte olmadığı çok açıktır. Bir temenni olarak söyleyelim ki, çok geç olmadan, spora maddeci bir bakış açısıyla yaklaşmaktan vazgeçilmelidir. Aksi takdirde var olan kirliliğin, garabetin devam edeceğine hiç şüphe yok. Yeni zaman ve mekâna yeni bir dil ve ahlâk kendisini acil olarak dayatmaktadır. Yeni bir dil ve ahlâkın yeni bir uluslarası ilişki dilini de beraberinde getireceğinden, uluslar arası ilişkilerde yeni bir spor dili ve ahlâkının ortaya çıkması kaçınılmazdır. Ortaya çıkması muhtemel yeni spor dili ve ahlâkının spor uğruna ölmeyi değil de, ölüm uğruna spor yapmayı ön planda tutması, büyük ölçüde kurtarıcı olur. Peki ama nasıl bir ölüm? Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu, “ölüm nedir?” diye sormak, “ben kimim?” diye sormakla bir ve aynıdır, der. Öyleyse, “ben kimim?” sorusu etrafında şekillenecek olan bir spor anlayışı, -dili ve ahlâkı-, sporu aslî mecraına oturtacak yegâne çerçevedir. Daha evvel de söylendiği üzere, tarihten günümüze bir sembolik faaliyet alanı olarak algılanan sporun uluslararası ilişkilerde üstlendiği rol veya roller pek çoktur. Bu rol veya rollerin günümüzde “politika” ve “propaganda” kavramlarıyla çok yakından ilintili olduğu hepimizin malumudur. Tarihin çok eski dönemlerinden itibaren, meselâ eski Roma’da, “atlı araba yarışları için Julius Cessar’ın emriyle Roma’daki circus maximus’un tamir edilmesi, İmparator Trajan’ın emriyle buranın 5.000 kişi daha alacak şekilde genişletilmesi, Maxentus’un eski surların dışında yeni bir arena yaptırması, toplum gözündeki saygınlıklarını korumak ya da arttırmak için yine birçok İmparator’un “atlı araba yarışları” düzenlemeleri, sporun devlete olan saygınlığı arttıracak bir propaganda vasıtası olarak kullanıldığını gösterir.”(173) Yine aynı şekilde, eski Mısır’da “savaş arabaları yarışları”, eski Yunan’da “Olimpia Şenlikleri” ve diğer spor şenlikleri (İstmiha, Nemea, Hera vs.), Ortaçağ Avrupası’nda Şovalyeler’in “Jut” ve “Turnua Oyunları”, Osmanlılar’da dinî bayramlar, sünnet ve düğün törenlerinde yapılan şenlikler ve hassaten, devletin resmî törenleri ve keza, saray şenlikleri, hâlihazırda “Modern Olimpiyat Oyunları”, İsrail’de “Maccabi Olimpiyat Oyunları”, Türkiye’de “Kırkpınar Yağlı Güreşleri” ve diğer “milli” ve “uluslar arası” spor organizasyonları (Dünya, Avrupa, Asya şampiyonaları vs.) ve diğer sportif organizasyonlar, hiç şüphesiz ki, politik tavrın propagandist tutumuyla da çok yakından ilintilidir. Sporun bir “propaganda vasıtası” olarak kullanılması politika kelimesinden çok daha eskilere dayanmaktadır. Tarihin çok eski kültür ve medeniyetlerinde, meselâ Eski Mısır, eski Yunan, eski Roma, eski Hint, eski Çin, Ortaçağ Kıta Avrupası, Rönesans sonrası Avrupa, eski Türkler ve Osmanlılar’ın yanı sıra, günümüze kadar süregelen irili ufaklı pek çok devlet, sportif faaliyetlerden azami derecede istifade ederek, sporu kendi siyasî arayış ve anlayışlarına uygun hâle getirmeye çalışmışlardır: “Ülkelerin bugün oynadıkları büyük propaganda oyununda spor, hem en büyük ilgiyi çeken, hem de dil duvarlarını aşarak başarılarını geniş kitlelere en kolay anlatabilen bir unsur olmakla birlikte, bir ülkenin iktisadî, siyasî ve içtimaî gelişmişliğinin de bir göstergesi olmuştur”(İose M. Cagigal).(19) Daha düne kadar eski Sovyetler Birliği komünizmi spor vasıtasıyla bütün dünyaya pazarlarken, dünden bugüne Avrupa ve Amerika, hem kendi kültürel değerlerini ve hem de teknolojik üstünlüklerini pazarlamaktadır. Üçüncü dünya ülkeleri olarak nitelendirilen Türkiye gibi ülkeler ise bu tür bir propaganda yarışında sadece “uluslar arası sistem içerisinde yer almak”la teselli bulmaktadırlar. Çünkü pazarlayabilecekleri ne bir ideolojileri ne de bir teknolojileri vardır “Sporun bir propaganda aracı olarak kullanılması politika kelimesinden çok daha eskilere dayanmaktadır” , sözünden mülhem, sporun uluslar arası ilişkilerde bir tür “barış” ve “savaş” aracı olarak kullanılmasının tarihi de yine çok eskilere dayanmaktadır, denilebilir mi? Eski Yunan kültüründe, süreklilik arzeden siteler arasındaki savaşlarda Olimpia Şenlikleri, “barış” kelimesiyle özdeş bir kavram olarak algılanmıştır.(20) Buradan hareketle denilebilir ki, sporun bir “barış vasıtası” olarak kullanılmasının tarihi, en azından eski Yunan kültürüne kadar gitmektedir. Bu arada hemen şunu da belirtelim ki, eski Yunan kültürünün kültürel bir ürünü olan Olimpia Şenlikleri, Modern Olimpiyat Oyunları’nın yeniden canlandırılmasına ilham kaynağı olmuştur. Uluslar arası Olimpiyat Oyunları’nın kurucu hamisi olan Uluslararası Olimpiyat Komitesi-UOK, modern sporun felsefî arka planını oluşturan “Olimpic Charter/Olimpik Antlaşma” metninde, “spor barış, sevgi, dostluk ve kardeşliktir”, dovizini “dünya barışına katkı” istikametinde kendisine temel şiar edinmiştir. Temelde barışcıl bir benzetim modeli olan sporun uluslar arası ilişkilerde bir “savaş aracı olarak” doğrudan kullanılmasının tarihi gladyatör dövüşlerine kadar gider.(21) Bilindiği üzere, yiyecek ekmeği bile bulmakta çok büyük zorluklar çeken eski Roma halkı, yıllık iş gününün neredeyse üçte ikisini gladyatör dövüşlerini seyretmekle geçirirdi. Eski Roma halkını eğlendiren ve dahası, devlet otoritesinin elinde “bir tür içtimaî denetim görevi yapan” gladyatör dövüşleri, “ekmek ve sirk” deyimiyle ünlü eski Roma’nın kültürel bir ürünü olarak karşımıza çıkar. “Gladyatör dövüşleri”, çoğunlukla vahşi hayvanlarla insanlar arasında yapılmakla birlikte, aslında “kuralı kuralsızlık” olan bir tür “ölümüne dövüş” müsabakasıdır. Bunun değişik versiyonları eski Yunan kültüründe Pankreas, Ortaçağ Avrupası’nda Şövalye Turnuva Oyunları ve özellikle de Jut adı verilen duello ve en nijhayet, günümüz modern sporun “illegal” boyutunda cereyan eden “ölümüne dövüşler”dir. Burada şöyle bir soru sormak icab eder: Spor uluslar arası ilişkilerde doğrudan bir “savaş aracı” olarak kulanılsaydı nasıl yapılırdı? Yukarıdaki soruya, “ferdî cenk” şeklinde yapılırdı, şeklinde bir cevap vermek sanırım uygun düşer. Çünkü; insanî hakikatin birbirine zıt iki kutbu olan ruh ve nefs kutuplarından birinden birini cemiyet meydanında mümin ve kâfir olarak temsil eden insanlar arasında “ferdî cenk”, tek cümleyle “sahici bir müsabaka statüsü”dür. Tarihte bunun biricik canlı örneği, “Asr-ı Saadet”te yaşanmıştır. Şöyle ki; Üstad Necip Fazıl, “Çöle İnen Nur” isimli eserinde “Bedr Gazası”nı anlatırken şöyle bir girizgâh yapar: “Taraflar arasında ferdî cenk bitince, saflar birbirine yaklaşmaya başladı…”(22) Bunun devamını “ilmin kapısı” Hazret-i Ali ( K.A.V.)’den dinleyelim. Buyuruyorlar: “O gün ilk olarak Rebia oğlu Utbe çıktı. Arkasından oğlu Velid ile kardeşi Şeybe… Nidâ edip er dilediler. Ensardan birkaç insan ilerledi. Bunların kim olduklarını öğrenince kendileriyle eş olmadığnı ve ille amca oğullarını istediklerini söylediler. Allah Resûlü’nün emriyle Hamza, ben ve Ubeyde çıktık. Hamza Utbe ile karşılaştı. Ben Şeybe’yle… Ubeyde ise Velid’e saldırdı… Ubeyde’yle Velid birbirini ezerken, ben ve Hamza işimizi bitirip Ubeyde’in yardımına koştuk ve rakibini öldürdük”(23) Eisenhower der ki, “sporun gerçek işlevi genç insanları savaşa hazırlamaktır.”(24) Evet; bizce de sporun gerçek işlevi genç insanları barış döneminde savaşa hazırlamak olmalıdır. Vakti zamanında İngilizlerin Wellington Dükü, “Waterloo Savaşı aslında Eton’un spor alanlarında kazanıldı”(25), derken hiç de haksız değildi. Milliyetçi-militarist Pan-Germenik Turnen Akımının öncüsü olarak kabul edilen Alman Beden Eğitimci Friedrich Ludwig Jahn, “beden eğitiminin amacı, vatan düşmanlarına karşı er geç yapılacak savaş için hem bedenleri hazır tutmak, hem de genç zihinleri sönmez bir vatan sevgisiyle ateşlerken düşmana karşı acımasız bir kinle doldurmaktır”, demekle aslında barış döneminde sporun savaş için ne derece önemli olduğuna işaret etmektedir. Spor tarihi kitaplarından öğrendiğimize göre, Friedrch Ludwig Jahn, jimnastik ve spor programlarına çok yoğun olarak askerî ve siyasî bir içerik kazandırmıştır. Jahn, militarist, hiyerarşik ve otoriter Prusya devlet modeline bağlı Alman milliyetçiliğini savunuyor ve bunun sporda da neşv u nema bulmasını hedefliyordu. Sporu “askerî eğitim” için bir tür vasıta olarak gören Jahn, bu mevzuuda o kadar kararlı ve inançlı bir portre çizmiştir ki, yetiştirdiği öğrencilerle İmparator Napolyon döneminde Fransa’nın üzerine yürümüştür. Eski kültür ve medeniyetlerde okçuluk, kılıç-kalkan ve mızrak gibi sportif faaliyetler, barış dönemlerinde savaşçı becerilerin gelişimine katkıda bulunan uygulamalar olarak karşımıza çıkar. Bu tür uygulamalar, sporun “paramiliter” yani askerî kullanımının örnekleri arasında yer alır. Eski Roma’nın çöküşünü izleyen şiddet ve savaş döneminde askerî birliklerin iyi eğitilmiş olma zorunluluğu şövalye turnuvalarını arttırmıştır. Ortaçağ şövalyeliğinin yedi becerisinden altısının “sportif” karakterde oluşu, sporun militarizmin emrine verilmesinin en önemli göstergesi olarak kabul edilebilir.(26) 21. yüzyıla gelindiğinde, Kumandan Salih Mirzabeyoğlu tarafından “1999: Ümmetin Kurtuluş Yılı” olarak ilan edilen “mühürlenmiş zaman” diliminde, spor tamamiyle “savaş için yardımcı bir unsur” keyfiyetine büründürülmüş ve çok içten bir duyguyla, “millet-ordu” anlayışına bağlı askerî militarizmin emrine verilmiştir. 5 Aralık 1999 tarihinde, Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun etrafında halkalanan 63 kişi, rakibe büyük bir yenilgi yaşatmıştır. T.C. ordusuna yaşatılan büyük sendrom, tarihe “benzersiz bir harika” olarak kaydı düşülmüştür. Metris cezaevinde esir tutulann 63 kişi hergün spor yaparak kendilerini savaş ortamına hazırlamışlar, imkân doğduğunda ise edindikleri becerileri sonuna kadar kullanmışlardır. Spordan savaşa geçişin “benzersiz” bir örneği yaşanmıştır. Bu satırların yazarı bütün bu olanlara bizzat şahitlik etmiştir. Tarihin çok eski dönemlerinden itibaren bir tür “yardımcı unsur” keyfiyetini haiz spor, değişim ve gelişim süreci içerisinde bir tür “savaş aracı” olarak kullanıldığı gibi, yine değişen ve gelişen süreci içerisinde bir tür “barış aracı” olarak da kullanılmıştır. Meselâ Amerika ile Çin arasında uzun süre devam eden gerginlikte buzların erimesi bir pinpong müsabakası ile mümkün olmuştur. Diğer taraftan; Meselâ eski Çin’de bugünkü futbola çok benzeyen bir oyun, bir tür “savaş idmanı” olarak algılanmıştır. Osmanlı Devleti’nde ise spor, bir tür “savaş sanatı” olarak kabul görmüştür. Osmanlı Devleti’nde çok yoğun olarak tatbik edilen başta “sürek avları”, “atlı cirit oyunu”, “okçuluk”, “binicilik”, güreş” vb. gibi sportif faaliyetler, hiç şüphesiz ki, “savaşa hazırlık idmanı” olarak algılanmıştır. II. Dünya Savaşından hemen sonra, “soğuk savaş” esprisine de uygun olarak, uluslar arası ilişkilerde spor, “savaş için spor”dan ziyade, bir yönüyle “spor için savaş”, diğer bir yönüyle de “spor savaşı” şeklinde cereyan etmeye başlamış ve uluslararası ilişkilerde “psikolojik savaş”ın çok önemli bir unsuru hâline gelmiştir: “Sporcularımız milli gurur ve milli saygınlık konularında çok çarpık görüşlere sahip spor askerleri durumuna gelmişlerdir. Bugün, bütün dünyada, devletlerarası spor, devletler arası sorunların çözümünde açık ya da gizli olarak kullanılan bir propaganda silahı, milliyetçlik duygularını körükleyen yeni psikoljik savaş yol ve yöntemlerini harekete geçiren bir araç olmuştur.” (Natan isimli bir Amerikalı)(27) Daha evvel de söylendiği üzere, uluslar arası ilişkilerde bir dış politika unsuru/aleti olarak kullanılan spor, II. Dünya Savaşı’ndan hemen sonra, oluşan yeni teamüllere de uygun olarak, tâ ki Sovyetler Birliği’nin yıkılışına kadar, Doğu Bloku ile Batı Bloku arasında cereyan eden soğuk savaşta “psikolojik savaş”ın çok önemli bir unsuru olarak kulanılmıştır. Meselâ Sovyetler Birliği yıkılmadan önce yapılan 1980 Moskova Olimpiyat Oyunları, Uluslar arası Olimpiyat Oyunları tarihinin en büyük boykotuna sahne oldu. Bu boykotun en büyük sebebi, Oyunların başlamasından kısa bir süre önce, Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgal etmesiydi. Doğu Bloku ülkelerin lokomotifi Sovyetler Birliği’ne karşı Amerika önderliğindeki Batı Bloku’ndan pek çok ülke, 1980 Moskova Olimpiyat Oyunları’nı boykot etmişlerdir. Dönemin Amerika Başkanı J. Carter, bütün dünya ülkelerine bir çağrıda bulunarak Afganistan’dan Sovyet askerleri çekilmediği takdirde Moskova Olimpiyat Oyunlarına oyuncu göndermemelerini istedi ve neticede, Uluslararası Olimpiyat Komitesi’ne dahil 147 ülkeden 66 ülke, Sovyetlerin Afganistan’a karşı giriştikleri işgali boykot niyetine 1980 Moskova Olimpiyat Oyunlarına katılmama kararı aldılar. Ne ilginçtir ki, aradan tam 22 yıl geçtikten sonra Afganistan, bu sefer Amerikan Orudusu tarafından işgal edildi (2002); fakat her dört yılda bir yapılan Olimpiyat oyunlarında boykotun lafı bile edilmedi. Ancak, 1980 Moskova Olimpiyat Oyunları’ndan bir sonraki Olimpiyat Oyunları Amerika’da yapıldığında, bir misilleme olarak Sovyetler Birliği öncülüğündeki Doğu Bloku ülkeleri, bu oyunları (1984 Losengelas Olimpiyat Oyunları) boykot etmişlerdi Bugün “üçüncü bin yıl”dayız ve “III. Dünya Savaşı” başlamış durumdadır. Doğru söylemek gerekirse, İslâmî literatürde “ahiretin tarlası “olarak nitelendirilen maddî dünya yeni bir çağın eşiğine gelmiş bulunmaktadır. Diğer taraftan, Hakk ve batıl mücadelesi had safhaya ulaşmış gözükmekte ve sanki kıyamet öncesi bir hâl yaşanmaktadır; hemen her şey Hakk ve Batıl mücadelesini tetikleyici bir misyonla cereyan etmektedir. Meselâ 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası’nda Türkiye’nin yaptığı maçlarda böyle bir psikolojinin varlığı gözlerden kaçmamıştır. Haşmet Babaoğlu’nun da dediği veçhile, “Avrupa Şampiyonası’nda pes etmeyen Türk Milli Takımı, dünya coğrafyası’nda pes etmeye zorlanan ama direnen Müslümanların sesi artık…”(28) Buradan hareketle denilebilir ki, bir alet olarak spor, istikbale yönelik olarak yeni bir dil ve ahlâk arayışına girmiş bulunmaktadır. Bu arayışın daha da netleşmesi, ideolojik ayrışmaların netleşmesine paralel bir seyir takip edeceği muhakkak. KAYNAKÇA 1- Walter PORZİG, Dil Denen Mucize, Kültür ve Türizm Bakanlığı Yayınları, c. 1, Ankara, 1985, s. 56. 2- Walter PORZİG, a.g.e. , s.12. 3- Walter PORZİG, a.g.e. , s.12. 4- Walter PORZİG, a.g.e. , s.12-14. 5- Walter PORZİG, a.g.e. , s. 57. 6- Kurthan FİŞEK, Spor Yönetimi, YGS yayınları, İstanbul, 2003, s. 54-55. 7- Walter PORZİG, Dil Denen Mücize, s. 28. 8- Theo STEMMLER, Futbolun Kısa Tarihi, Dost Kitabevi, Ankara, 2000, s.103. 9- Tanıl Bora ve Arkadaşları, Futbol Kültürü, “Dur Tarih-Vur Türkiye”, İletişim Yayınları, s. 305. 10- Tütün ve pamuk ticaretiyle uğraşan İngiliz aileler, 19. yüzyılın sonlarına doğru İstanbul ve İzmir’e yerleşmeye başladılar. 1890’lı yıllardan itibaren de, İzmir Bornava’daki çayırlarda ve İstanbul Kadıköy’deki Moda, Kuşdili ve Papazın çayırlarında takım kurarak futbol oynamaya başladılar. Papazın çayırı denilen yerde bugün Fenerbahçe kulübünün Şükrü Saraçoğlu adlı stadyum bulunuyor. Ecevit KILIÇ, Politik Goller, Güncel Yayıncılık, İstanbul, 2006, s.7. 11- M.Tayfun AMMAN, “Spor Sosyolojisi”, Sporda Sosyal Bilimler, (Editör: Can İkizler), c.1, Alfa Yayınları, İstanbul, 2000, s.115 12- Spor kelimesi, İngilizcenin yardımıyla bütün dünyaya tanıtılmış olmasına rağmen, aslında Latince kökenli bir kelimedir. Latincede “desportare” kelimesi vaktiyle Fransızca’ya “desport”, oradan da İngilizceye “sport” olarak geçmiştir. Türkçe’ye de İngilizce bir kelime olarak geçen bu kelime; tek başına, toplu veya takım hâlinde icrâ edilen, kendisine has ve hususî kural ve kaideleri, teknikleri olan, bedenî ve zihnî kabiliyetlerin tekâmülünü sağlayan eğitici, eğlendirici uğraşı mânâsındadır. Diğer bir ifâdeyle, vücudun gücünü arttırmak için yapılan çalışma; beden eğitimi, idman, jimnastik mânâsına. 13- Doping kelimesi İngilizce bir kelime olup, “insan sinir sistemi üzerinde uyarıcı etki yapan bütün kimyevî maddeler” mânâsına gelmektedir. Aslında İngilizler bu doping kelimesini Güneydoğu Afrika yerli dillerinden Brunce kökenli bir kelimeden; “dop” kelimesinden türetmişlerdir. Rivayet odur ki, Güneydoğu Afrika yerli halkı kendi özel toplantılarında “dop” adında özel bir içki içerlermiş. Bu içkinin en büyük özelliği ise insanın sinir sistemi üzerinde “uyarıcı” etki yapmasıymış. İşte; İngilizler de, insan sinir sistemi üzerinde “uyarıcı” etki yapan içkinin adı olan bu “dop” kelimesinden mülhem, kelimenin de sonuna “ing” eki ekleyerek, “uyarıcı” etkisi olan bütün kimyevî maddeleri tanımlamak üzere “doping” kelimesini türetmişlerdir. 14- Walter PORZİG, Dil Denen Mücize, s .26, 27, 28. 15- İsa SAVAŞ, Spor Sözlüğü, İnkılâp Yayınları, İstanbul, 1999. 16- Salih MİRZABEYOĞLU, Tilki Günlüğü, c. , İBDA Yayınları, İstanbul, 17- Pascal BONIFACE, Futbol ve Küreselleşme, NTV Yayınları, İstanbul, 2007, s. 9-10. 18- Pascal BONIFACE, a.g.e. , s. 9. 19- Kurthan FİŞEK, Spor Yönetimi, s. 62. 20- Eski Yunan’da her dört yılda bir yapılan Antik Olimpiyat Oyunları’nın yapılış maksatlarından bir tanesi de, site devletleri arasında var olan savaşlara en azından bir ara vermekti. Nitekim oyunlara katılacak site devletler, oyunların başlamasından üç ay evvelinden silah bırakmayı tahattüt ederlerdi. Bu silah bırakma hadisesi, oyunların bitiminden beş gün sonraya kadar devam eden bir uygulamaydı . Eski Yunan’da silah bırakılan bu zaman aralığına, “Olimpiyat Barışı” anlamına gelen “Ekechieria” da deniliyordu. Eski Yunan’da site devletler sürekli birbirleriyle savaş hâlindeydiler de, Kıta Avrupası’ndaki devletler birbirleriyle çok mu sıkı-fıkı idiler? Daha düne kadar, Kıta Avrupası’nı meydana getiren devletler, uzun yıllar birbirleriyle hep savaş hâlinde olmuşlardır. 1618-1648 yılları arasında cereyan eden “Otuzyıl Savaşları” malûmdur. Ve daha niceleri... Bilindiği üzere, Batılı devletler, vakti zamanında “otuzyıl savaşları”na son veren bir antlaşmaya imza atmışlardır (Westphalia Antlaşması). Bu antlaşma, modern dünyada uluslararası hukukun doğuşuna da ilham kaynağı olmuştur. Her ne kadar devletlerden daha imtiyazlı bir konumda olduğu kabul edilse de, yine de Uluslararası Olimpiyat Komitesi’nin teşekkülü, Westphalia Antlaşması’yla doğrudan ilişkilidir. Sormak gerekir: Modern Olimpiyat Oyunları’nın yeniden başlatılmasının temelinde, eski Yunan site devletleri arasında cereyan eden savaşlarda olduğu gibi, Batılı devletler arasında cereyan eden savaşlara bir son vermek miydi? Modern Olimpiyat Oyunları böyle bir misyonla mı devreye sokulmuştur acaba? 21- Kurthan FİŞEK, Spor Yönetimi , s. 62. 22- Necip Fazıl KISAKÜREK, Çöle İnen Nur, bd Yayınları, İstanbul, 1989, s. 303 23- Necip Fazıl KISAKÜREK, a.g.e. , s. 3003. 24- Kurthan FİŞEK, Spor Yönetimi, s. 34. 25- Kurthan FİŞEK, a.g.e. , s.34. 26- Kurthan FİŞEK, a.g.e. , s. 63. 27- Kurthan FİŞEK, a.g.e. , s. 64. 28- Haşmet BABAOĞLU, “Haydi Hep Birlkte Dua Edelim”, Vatan Gazetesi, 23 Haziran 2008, s.
|



