logotype
"Varlık" Ekseninde Beden ve Spora Fenomenolojik Bakış PDF Yazdır e-Posta
Osman Temiz tarafından yazıldı.   

Dünyada çok az şey, insan bedeni kadar ilgi odağı olmuştur. Bu ilgi odağının temelinde daha çok, “bedene sahip olmak” isteği olduğu söylenebilir. Bu isteğin temelinde ise, büyük ölçüde, nefse, dolayısıyla da eşya ve hadiselere hâkim olmak zarureti/hakikati vardır. Bizce “bedene sahip olmak” çabası, “hakikatin hakikati”ne sımsıkı bağlı İslâmî bir dünya görüşü zaviyesinden ele alınmalıdır. Aksi takdirde, “bedene esir olmak” gibi büyük bir handikab ile karşı karşıya kalınır ki, narsizm, yâni “bedenin putlaştırılması” esprisi de büyük ölçüde, vasıtanın gayeleştirilmesine yol veren böyle bir nisbetsizlik ürünüdür. Spor dünyasında bunun en bariz örneği atletizm, jimlastik, futbol ve vücut geliştirme (bady bulding) sporlarında yaşanmaktadır.

İdeoloji veya dinlerin emrinde kurulan devletlerin “asker” olarak tek tipleştirdiği ve gerektiğinde “feda” edebildiği, sosyo-ekonomik yapılanmaların, meselâ moda dünyasının bir açıp bir kapadığı, kozmotik sanayiinin güzellik istikametinde allayıp pulladığı, tıp dünyasının, meselâ plastik cerrahinin yine güzellik istikametinde kesip biçtiği, medya sektörü özellikle de moda ile ilgili dergilerin çeşitli modeller veya mankenleri güzellik abideleri olarak dayattığı, spor, müzik ve eğlence dünyasının doğrudan pazarlayıp putlaştırdığı, kısaca, kendi dışındaki etkenlerin tepeden tırnağa biçimlendirdiği, daha doğrusu dört bir yandan kuşatılmışlık içerisinde olan bir beden var karşımızda. Siyaset, ekonomi, din, bilim, sanat, moda, medya, spor vs. gibi iktidar veya muktedir odak veya yapılanmaların bazen tek başına, bazen birbirileriyle ortaklıklar kurarak beden üzerinden yürüttükleri çeşitli atraksiyon veya politikalar, bu fenomeni yâni “beden” denen olguyu daha da görünmez kılmaktadır, çetrefilleştirmektedir. Bu durumdan kurtulmak için, “beden” olgusu bir “varlık” problemi olarak ele alınmak durumundadır. Nitekim felsefe tarihinde pek çok doktrin tarafından beden olgusu bir “varlık” problemi olarak derinliğine ve genişliğine doğru kritik edilmiştir.

20. yüzyılın başlarında beden olgusunu bir “varlık” problemi olarak kritik eden felsefî akımların başında, Pozitivizm ve Ampirisizm’i de farklı açılardan kritik eden Fenomenoloji olmuştur. Edmund Husserl tarafından örgüleştirilen fenomenoloji, felsefenin daha ziyade bilgi, varlık ve değer kavramları üzerinde yoğunlaşmıştır. Asıl amacı, metafiziği sona erdirerek nesneler dünyasına geri dönmek ve böylece tıkanmış olan felsefeye yeni bir başlangıç yapmaktır. Eleştirel bir bakış açısıyla değerlendirildiğinde, bir felsefe akımı olmaktan çok, daha ziyade bir felsefe yöntemi olduğu üzerinde durulan fenomenoloji, diğer felsefî akımlarda olduğu gibi, o da öz-nesne veya ruh-madde ilişkisinden yola çıkmaktadır. Fenomenolojiye göre nesne (madde veya beden), öznenin (ruh veya mânâ) dış dünya ile girdiği ilişkiler neticesinde duyu organların algıladığı veya tecrübe ettiği bir durumdur. Bu noktada pozitivizm ve ampirisizmle bir farklılık göstermeyen fenomenoloji, tek tek nesnelerin oluşturduğu bir dünya söz konusu olduğunda, pozitivizm ve ampirisizmden büyük ölçüde farklılaşmaktadır. Husserl’e göre nesneler dünyada ancak “rastlantı” kavramıyla izah edilebilir, ve; diğer iki felsefenin (pozitivizm ve ampirisizm) iddia ettiği gibi, nesneler dünyasında mutlak geçerliliği olan yasalar, daha doğrusu doğa yasaları tek hâkim değildirler.[1]

Evet; maddî âlem, diğer bir ifadeyle de nesneler dünyası materyalist bilimin iddia ettiği gibi “tek gerçeklik” değildir. Maddi âlem, Stanislav Grof’un da ifadesiyle, “Mutlak İrade”nin görünümlerinden –sadece- biridir.[2] Diğer taraftan, “varlıklar bütünü”nü, dolayısıyla da “sosyal bir varlık olan insan”ı kuşatan, çevreleyen maddî âlem, ziyadesiyle sırlarla dolu bir âlemdir. Sırların ilâhî murada uygun olarak algılanamaması veya anlaşılamaması, maddî âlemin yanlış algılanması veya anlaşılması için yeterli sebebtir.

“Mutlak Varlık” veya “Mutlak İrade”nin oyunsu ve kendine has ve hususi bir organizasyonu olarak temayüz eden maddî âlem, aslında sonsuz derecede karmaşık ve de sarmal bir “sanal gerçeklik”tir. Bu “sanal gerçeklik”, hiç şüphesiz ki, mahiyeti “yokluk” olan bir gerçekliktir. Diğer taraftan, birbirinden bağımsız fakat görünmez bir bağla birbirine bağlı sayısız elementten veya varlıktan müteşekkil topyekûn kâinat, muazzam derecede büyük ve hayal edilemeyecek kadar da yekpâre bir varlıktır.[3]

Bütün felsefî akımlar, daha doğru bir ifadeyle bütün maddî ve manevî ilimler aslında ruh ve beden arasındaki sarmal ilişkiden neşet etmiştir, denebilir. Ruh ve beden, temelde iki ayrı varlık olmasına rağmen aslında “kullî ruh” bütünlüğünde bir ve tek varlık keyfiyetini haizdir. Sekülerizmin fikrî tekâmül sürecini günümüzde temsil eden modern fiziğin, meselâ “izafiyet teorisi” ve “kuantum teorisi” uygulamalarının vardığı son nokta, yâni “madde enerjinin yoğunlaşmış şeklidir”, hükmü de bu “doğru düşünce”yi tahkim etmektedir.

Ergün Arıkdal’ın Ansiklopedik Metapsişik Terimler Sözlüğü’nde, ruhun, dünyaya gelmek üzere bir bedene, ete girmesine enkarnasyon, bedene girmiş olan insan, hayvan ve bitki ruhlarına ise enkarne denildiği yazılıdır. İnsan bedene girmiş, ete kemiğe bürünmüş, dünya vasatına inmiş bir ruhtur denilince, enkarne bir varlığı ifade etmiş olmaktadır. Ancak;

Ruh ve beden arasındaki ilişki, daha doğrusu ruhun bedende suret bulması, diğer bir ifadeyle de ruhun beden üzerindeki fenomeni veya atraksiyonu maddenin bilinmeyen en ilkel (müşahhas) tipinden en yüksek seyyal (mücerred) tipine kadar uzanır. Enkarne olmak, özellikle ruhun bedende suret bulması anlamına gelirse de, aslında bir fikre ve imaja sahip olmak da, “mânâlar, mânâlara uygun surette tecelli ederler”, hikmeti mucibince seyyal (mücerred) bir ruh ve beden ilişkisidir.[4] Bu çerçeveden bakıldığında İBDA fikir hareketi, Büyük Doğu ideali veya mânâsının sureti veya bedenidir, denebilir. Yine denebilir ki, “İslâma Muhatap Anlayışın Dünya Görüşü”nü örgüleştiren, dolayısıyla da İslâm’ı temsil makamında olan Büyük Doğu-İBDA ruh ve fikir sistemi, yaşadığımız yeni zaman ve mekânda İslâm’ın bedenidir, suretidir.

Büyük Doğu- İBDA külliyatı veya kütüphânesi bir yana, özellikle İBDA Mimarı Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun Berzah isimli eserinde “Vücud ve Hayat”[5], Necip Fazıl’la Başbaşa isimli eserinde ise “Allah, İnsan ve Kâinat”[6] bahisleri, bir “varlık” problemi olarak beden, dolayısıyla da spor fenomenolojisinin özü ve hülasası niteliğindedir, denebilir. Meselâ “Vücud ve Hayat” bahsinde, Allah’ın “gayr-i şahsi bir ilk illet değil, faal” olduğu; ilk beliriş mertebesinin “vücud”, ikincisinin ise “bütün sıfatların anası” olan “hayat” sıfatı olduğu üzerinde durulur. Devamında ise, “ilk tecelliye gölge olma” keyfiyetini haiz “vücud”un, Zat’a ve sıfatlara âit bütün kemâlleri kendinde topladığına işaret edilir. Yine devamında, “vücud” ve “hayat” beliriş mertebelerinden sonra, sırasıyla, “ilim”, “kudret”, “duyma”, “görme”, “konuşma” ve “yaratma” sıfatlarından da bahsedilmektedir.

“Yaratma sıfatı âlemin yaratılışının sebebidir. Âlem, onun gölgesi, yâni eseridir, fakat tecellisi değildir”, dedikten sonra Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu, beden olgusunu bütün hakikatiyle vuzuha kavuşturacak keyfiyette şu sözlere yer vermektedir:

“Hakikat şudur ki, âlem her ân yeni bir tecelli ile var olmaktadır. Eğer tecelli bir ân kesilse, varlığından eser kalmaz. Tecellide ise tekrarlanma yoktur. Her tecelli eski varlığı giderir ve yeni bir varlık meydana getirir. Tecellinin her varlığı gidermesi, onun gidişi ânında varlığın yok olması, yeni bir varlığın yaratılması da başka bir tecellinin onu meydana getirmesidir ve eşyanın yok olma ânı, onun var olması ânının aynıdır.”[7]

“Büyük âlem” olarak tavsif edilen insanın bedenî özellikleri, yâni bedende cereyan eden “fizyolojik hadiseler”, yukarıdaki ifadelerden de anlaşılacağı üzere, her ân yeni bir “tecelli” ile fonksiyonel bir yapıya kavuşmaktadır. Eğer “tecelli” bir ân kesilse, bütün hücreler ölür ve ortada sadece ceset kalır. Her “tecelli” eski hücreleri yok eder ve yeni hücreler meydana getirir. Eski hücrelerin ölmesi veya yok olması ânı, onun yeniden yaratılması veya varolması ânının aynıdır. Bedende mahiyeti bilinmeyen “fizyolojik hadiseler”i “anlar gibi olmak” için bundan başka yol var mı?

Varlık ve İnsan

“Varlık”, İBDA Mimarı Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun ifadesiyle, “son derece kapsamlı bir kavram”dır. Bu kavrama nerede ne mânâ verildiğini, verilmesi gerektiğini bilmek ve anlamak lâzımdır. Aksi takdirde söylenen sözlerin hiçbir kıymeti yoktur. Öyleyse; “varlık” derken kast edilen nedir?

“Varlık” öyle bir şey ki, yine Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun ifadesiyle, “onu, zaman ve zamanın muhtevası içinde imkân ve ihtimallere açılan –mümkün ve geçici olan- ve gerçekleşmelerle ortaya çıkan bütün “varlıklar” niyetine veya kuşatıcı mânâda “varlık bütünü” kasdıyla kullandığımız gibi, öncesi ve sonrası olmayan, zamanın ve varlığın kendisiyle varolduğu “Mutlak Varlık” kasdıyla da kullanıyoruz. Bir de, zaman ve mekâna nisbetle keyfiyetten uzak ve “Mutlak Varlık”a nisbetle keyfiyet dairesine giren, kısaca; maddeyi aşan, maddeyi fıkırdatan ve büyük huviyeti görülmez ve görünmez, bilinmez ve kavranmaz olan ruh için…”[8]

İslâm kültür tarihinde “varlık”, içinde bulunduğumuz âlemden itibaren, birbiriyle ilgili bir tasnifle üçe ayrılmıştır. Bunlar; Halk Âlemi, Emr Âlemi ve Zat Âlemi, şeklindedir.

İnsan, ruh ve bedenden müteşekkil bir varlıktır. Ruh ve bedenden müteşekkil bir “varlık” olan insan, “varlıklar âlemi” içerisinde hâkim, hakîm, hekim, kısaca, Allah’ın halifesidir. “Allah’ın halifesi”nden murad ise, hiç şüphesiz ki “Gaye İnsan Ufuk Peygamber” olan Allah Resûlü’dür. Baş ve son, O.

İnsan, ruh ve bedenden müteşekkil bir varlıktır, dedik. İnsanın bedenî varlığı Halk Âlemi’nden, ruhî varlığı ise, Emr Âlemi’ndendir. Her iki “varlık” ise, Zat Âlemi’nden.

“Zat Âlemi: Görünür ve görünmez her türlü keyfiyetten uzak, insana şah damarından daha yakınken ne o sanılır ki O’na perde, ötenin ötesinde, ötenin ötenin de ötesinde, sonsuz kere ötenin ötesinde, bütün varlıkların yaratıcısı “Mutlak Varlık”ın zat ve sıfatlarını ifade eden Âlem…”[9]

Bu âlemin tuğra ismi, Allah’tır. “Allah’ın ne bir eşi ne de bir ortağı vardır. O, suretten münezzehtir. Ortağı yoktur. Doğmamış ve doğrulmamıştır. O birdir. Ne cisimdir, ne arazdır, ne de cevherdir. Yemez, içmez, zamandan münezzehtir. O değişme ve başkalaşmadan; renk ve şekilden muhakkak ki uzaktır. Ne gökte, ne yerde, ne sağ, sol, arka ve öndedir. Yönlerden münezzehtir ve O’na hiç mekân olmaz. Allah vardır, ancak varlığının başı ve sonu yoktur. Her şey de O’nun varlığındandır, yoksa başka değil. Bu âlem yok iken O tek başına ve yalnız olarak vardı. O kimseye muhtaç değildir, bilakis her şey O’na muhtaçtır. O’na sonradan yaratılanlar hulûl etmez ve O’na bir şey vacip olmaz. Her işde bir hikmeti vardır ve asla abes bir fiil işlemez. O da kula hulûl etmez ve hiç kimseye zulüm eylemez. Bir kimse O’na asla zorla bir şey yaptıramaz. Kendisi neyi murad ederse ancak o vücuda gelir. O’nun her bir kemâli değişmeksizin hâsıl olmuştur. Bu nedenle O’ndan başka yolu gözlenecek bir varlık yoktur. En olgun sıfatıyla O daima muttasıftır ve bütün noksan sıfatlardan uzaktır. Zâtî sıfatları sekiz tanedir: İlim, İrade, Hayat, Kudret, Halk, Basar, Semi’ ve Kelâmullah. Âlim ancak O’dur ki, ilmine kimsenin aklı yetmez. Allah’ın ilmi bütün bu eşyayı kuşatmıştır. Bütün hayır ve şerri O dileyip takdir eder ve yaratır. Bununla beraber O, hayırları sever, şerleri sevmez. Gerçekte her şeyi gören (Basîr) O’dur ve bütün eşyayı görmektedir. Buna rağmen gözden münezzehtir. “Basar” sıfatı Allah’ın sıfatlarından biridir. “Semi’” sıfatı ile gizli ve açık her sözü işitir. Buna rağmen kulaktan münezzehtir ve bu O’nun sıfatlarındandır. “Mükellim”dir ama dil ve ağızdan münezzehtir. Harf, söz ve ses ile Allah’ın sözü vasıflandırılamaz. Subûti sıfatı ile ne birine benzer ne başkası O’na. “Kadim” ve “Daim”dir. Zâtiyle Kaimdir.”[10]

Yerde ve göklerde melekler ile, Allah’ın kerem sahibi kulları, “varlıklar âlemi” içerisinde en yüce varlıklardır. Allah’ın halifesi Allah Resûlü, Allah Resûlü’ne Veraset edenler ve yaşadığımız yeni zaman ve mekânda ise, Başyüce!

Halk Âlemi ve Emr Âlemi, Zat Âlemi tarafından kuşatılmıştır. “Mutlak Ölçü” ile de sabit olduğu üzere, “Halk ve Emr Allah’ındır.”

“Mutlak Varlık” olan Allah, bütün âlemlerin (ruh ve beden) yaratıcısıdır. Ruh ve bedenden müteşekkil ve Allah’ın halifesi olan insanda beden Halk Âlemi’ni, ruh ise Emr Âlemi’ni temsil etmektedir.

“Emr Âlemi: Halk Âlemi’ne nisbetle her türlü keyfiyetten uzak ve Zât âlemi’ne nisbetle keyfiyet dairesine giren, bölünme ve terkip kabul etmez keyfiyet hâlindeki tecellilerdir.”[11]

“İnsana insan olma özelliğini veren ve ona renk ve şahsiyet kazandıran” yegâne şey, Emr Âlemi’nden olan ruh’tur; insanî ruh! Bu ruh, insanı diğer “varlıklar”dan (maden, bitki ve hayvan) ayıran en büyük özelliktir, daha doğrusu en yüce varlıktır.

“Her şey kendi mertebesinde canlı ve kendine mahsus bir şuur-idrak-irade belirtir; bu mesele modern fiziğin de doğruladığı bir hakikattir.”[12] Bu mevzu kadim kültürlerde, özellikle de İslâm kültür tarihinde “madenî ruh”, “nebatî ruh”, “hayvanî ruh” ve “insanî ruh” şeklinde bir tasnife tabi tutulmuş ve ayrıntılı bir şekilde izah edilmiştir.

Varlık ve Spor

“Varlıklar âlemi”ni ihata eden kader ve/veya mekr-i ilahî (ilahî oyun) mevzuu bir yana, “varlıklar bütünü” içerisinde yer alan tüm varlıklar, meselâ maden, bitki, hayvan ve insan aslında kendi türlerine özgü bir tür “oyun” oynamaktadırlar. Ancak, insandan başka hiçbir canlı ve hayvan bunun farkında veya şuurunda değildir. Hollandalı kültür tarihçisi Johan Huizinga, Homo Ludens (Oynayan İnsan) isimli eserinde, insan soyu ile hayvan türünün yaptıklarını ayırt edici bir özellik olarak aynen şöyle der: “Hayvanlar sadece oynamaktadırlar.”[13]

“Oyun”, dolayısıyla da “oynamak”ın mahiyeti hakkında pek çok şey söylenebilir, ancak, daha evvel de söylendiği üzere, “varlıklar bütünü” içerisinde insandan başka hiçbir canlı ve hayvan spor yapmaz, yapamaz. Çünkü spor, “oyun” veya “oynamak” fiili/eyleminin çok ötesinde konuşlanmış bir faaliyet alanıdır; dahası, “normatif şuur”un bir tezahürüdür.

Canlı ve hayvan türünde müşahede edilen hareketlilik, özellikle de hayvan türünde müşahede edilen “oyun” formundaki hareketlilik asla ve kat’a spor olarak algılanamaz. Çünkü orada müşahede edilen bir tür “oyun” ve/veya “oynamak” değil, sadece “oynaşmak”tır. Huizinga’nın, “hayvanlar sadece oynamaktadırlar” tabirini kullanırken kasdının bu, yâni “oynaşmak” olduğu söylenebilir. Evet, her ne kadar canlı ve hayvan türünde müşahede edilen komplike hareketler bir tür “oyun” olarak algılansa da, yine de bunun bir tür spor olduğu üzerinde fikir beyan etmek abesle iştigal olur.

Oyun formunun daha spesifik ve tabiî ki de daha sofistike bir hâli olan spor, bütün yönleriyle insana has ve hususî bir özellik taşır. Çünkü spor, en başta içtimaî ve kültürel bir faaliyet alanıdır. Ziyadesiyle ferdî, yâni tecrubîdir ve yukarıda da belirtildiği üzere, irade ekseninde değişen ve gelişen bir faaliyet olması hasebiyle de “normatif şuur”un bir yansımasıdır, tezahürüdür.

Evet; insanî bir tür faaliyet olan spor, en başta içtimaî, iktisadî, hukukî, siyasî ve kültürel yönleri olan bir faaliyettir. Ancak, her şeye rağmen sporun bariz karakteri, bedene bağımlı olması ve bedenî/fizikî bir faaliyet olarak varlık kazanmasıdır. Buradan hareketle denebilir ki, spor, “zaman ve zamanın muhtevası içinde imkân ve ihtimallere açılan -mümkün ve geçici olan- ve gerçekleşmelerle ortaya çıkan bütün “varlıklar” niyetine veya kuşatıcı mânâda “varlık bütünü” kasdıyla kullandığımız” “varlık” mânâsının hasrı içerisinde yer alır ve burada kendisine “varlık” imkânı bulur. Yâni spor, “ölçülüp biçilebilir varlıklar” âlemindendir.

Beden, Halk Âlemi’ndendir. “Eşya ve hâdiseler” de. Hâl böyle olunca, “her an değişen ve gelişen eşya ve hâdiseler” cümlesinden olarak spor, ruhun emrinde tahakküm altına alınarak hükmedilmesi ve yine ruhun emrinde en güzel bir şekilde verimlendirilmesi gereken içtimaî, iktisadî, hukukî, siyasî ve kültürel bir faaliyettir. “İslâma Muhatap Anlayışın Dünya Görüşünü Örgüleştiren Büyük Doğu-İBDA ruh ve fikir sistemi”, işte tam da bu noktada bir ihtiyaç olarak kendisini dayatmaktadır.

“Müslüman yaşadığı çağdan sorumludur.” Diğer taraftan, “zamanın hakkını verebildiğin kadar Müslümansın.” Buradan hareketle denebilir ki, “boş zamanı değerlendirmenin bir tür faaliyeti” olarak algılanan sporun, “zamanın değerlendirilmesi”ne mevzu olabilmesi ancak ve ancak, “zamanın mânâsı”na mutabık belirli bir “dünya görüşü” ile mümkündür. Bir “varlık” problemi olarak algılanan veya algılanması gereken beden ve/veya sporun ilâhî murada uygun olarak ele alınıp icra edilebilmesi için de, yine belirli bir “dünya görüşü”ne ihtiyaç vardır. Büyük Doğu-İBDA!

Ruh ve Bedenlerin Başlangıcı ve Menşei

Allah, ehadiyet mertebesinde bir gizli hazine iken tanınmayı isteyip severek ve isteyerek ruhlar âlemini ve cisimler âlemini yaratmıştır. Azametinin güzelliğini, kudretinin mükemmelliğini, azamet ve celâlini, bağış ve nimetini, san’atının bolluğunu ve hizmetinin sırlarını meydana çıkarmak isteyen Allah, yarattığı bütün varlıklardan önce Ketm-i Âdem’den bir Cevher-i Ahzâr var etmiştir.

Ehadiyet: Hiç bir şey var edilmeden önceki Allah’ın varlığı. Allah’ın Bir’lik makamı.

Ketm-i Âdem: Allah’ın ruh ve beden âlemlerini yaratmak istediği zaman Cevher-i Ahzâr’ı çıkardığı yer.

Cevher-i Ahzâr: Bütün varlıkların ilki olan yeşil bir cevher.

“Bir rivayete göre de Allah kendi nurundan güzel ve büyük bir cevher var edip, ondan bütün kainatı ağır ve sırasiyle ortaya çıkarmıştır. Bu cevher, cevher-i evvel, Nûr-i Muhammed, Levh-i Mahfûz, akl-ı küll ve ruh-ı izafî isimleri ile anılır. Bütün ruh ve bedenlerin başlangıcı ve menşeî o cevherdir.”[14]

“Görülebilirse keyfiyeti görülemez, düşünülebilirse mahiyeti düşünülemez bütün varlıkların var edicisi, yerin ve göğün yaratıcısı olan Allah, yarattıklarına vücud verip rızıklarını bölmeyi murad edince kendi öz nurundan “Muhammedî Hakikat”ı belirtti; ve ulvî, suflî, ne kadar âlem varsa, ezelden iradesiyle o hakikate bağladı. İlk olarak da O’nun Nebîliğini bildirdi. Resûllüğünü müjdeledi.”[15]

Hadîs ile de sabit olduğu üzere, Hazret-i Âdem (A.S)’ın balçığı toprağa bırakılmış, upuzun yatıyor ve ona henüz ruh üflenmemiş iken Allah Resûlü, Allah indinde nebîlerin sonuncusu ve tamamlayıcısı olmuştur. Diğer bir Hadîs’te bildirildiği üzere, Allah Resûlü’nün peygamberliği, Hazret-i Âdem (A.S.) ruh ile ceset arasındayken tamam olmuştur.

Bütün bunlardan hareketle Üstad Necip Fazıl, “Allah Resûlü’nün başı ve sonu kuşatan nebîliği ezel âleminde vâcip, zâhir ve sabittir”, der ve ekler: “Allah’ın Resûlü âlemler yaratılmadan Peygamberlik vasfıyla sıfatlanmış bulunuyordu.[16]

Ebu Cafer Hazretleri, Allah Resûlünün “fiilde baş olma hususîliği, yaratılmış olmak değil, takdir edilmiş bulunmak mânâsınadır”, der. “Zira insan, anadan doğuncaya kadar (mevcut ve mahlûk olamaz. Lâkin Allah’ın takdirinde makam) ve derecesiyle evvel, vücuyla da sonra olur. Fikrin evveli, işin sonu; işin sonunda da fikrin evveli olduğuna dair ölçü bunu gösterir…”

Yâni; “Âdem Peygamber yaratılmadan, Büyük Resûl, Allah’ın takdirinde mevcuttu. Âdem Peygamberin yaratılışından murad da, zürriyetinden O’nun gelmesiydi. Hâsılı nebîlikteki önceliği, takdir yönündedir.”

“Şeyh Takiyüddin, Ebu Cafer Hazretlerinin bu izahını beğenmez ve şu harikulade ölçüyü koyar:

“- Allah’ın takdirinde önce olmanın son Resûl’e mahsus bir tarafı yoktur. Allah’ın ilmi her şeyi kuşatıcıdır ve bu bakımdan öncelik, istisnasız, her şeyde vardır. Böyle bir ölçü, öbür Peygamberlerle Sonuncusu arasında bir fark belirtmez. Allah Resûlü’nün ezel âleminde nebîlikle sıfatlandırılmış olmasında öyle bir hususîlik olmalıdır ki, başkalarında bulunmasın ve O’nun, Allah indinde, yalnız kendisine has, kadr ve şerefini göstersin… Yoksa haberin kıymeti kalmamak icap eder. Bu bahiste en doğru görüş şu olabilir ki, Allah, ruhları cesetlerden evvel yarattığına göre, Resûlü’nün mübarek cismini zuhura getirmeden evvel ruhuna nebîlik ihsan etmiştir. Yahut haberdeki işaret, akıl erdiremiyeceğimiz tarzda hakikatin ta kendisidir. Hakikate ulaşmakta aklın alabileceği mesafe çok kısadır. Hakikatı, yaradandan başkası bilemez. Yahut o kimseler bilir ki, Allah onlara nuriyle imdat etmiştir. Caizdir ki, Allah, her hakikati, dilediği zaman, dilediği sıfatla vasıflandırsın ve Muhammedî Hakikat’i, ezelde, nebîlik vasfiyle sabit kılmış olsun…”[17]

Hadîs meâli:

“- Âdem ruhla ceset arasındayken benden ahd ve misâk alındı ve ben o zaman peygamber oldum.”

Yukarıdaki Hadîs-i şerif üzere Üstad Necip Fazıl, “Bu Hadîs delalet eder ki, Âdem Peygamberin kalıbı balçıktan heykelleştirilip henüz kendisine ruh üflenmeden Son Resûl o vücuttan çıkarılıp kendisine ahd ve misâk alınmış ve yine aynı vücuda iade edilmiştir” der ve ekler: “Bu ölçüye göre, Âdem’in kendisinden önce yaratılmış olması gerekmez. Çünkü Allah Resûlü Âdem’in vücudundan çıkarılıp kendisinden ahd ve misâk alındığı zaman diri (hayy) idi; Âdem ise ruhsuzdu. Böylece, “Kâinatın Mefâhiri, bütün nebîlerden evvel yaratılıp en son gönderildi” hükmü üzerinde buluşulmuştur. Âdem Peygambere ruh üflenmeden vücudundan Allah Resûlü’nün çıkarılması da, insan soyunun hülâsa ve özü olarak, yalnız O’na mahsus bir hususîliktir. Kemiyet hesabiyle ilk insan ve ilk Peygamber olan âdem’in henüz cansız vücudundaki insanlık mayası, Son Resûle mahsus bir keyfiyetti ve O, bu keyfiyetiyle âdem Peygamberin ve bütün insanoğlunun öncesiydi. Öyleyse ilk ve son…”[18]

Abdullah ibn-i Ebi Cemre “Behçet-ün Nüfus” isimli eserinde “Kaab-ül Ahbar”’dan şöyle rivayet eder:

“- Allah Peygamberimizi yaratmak dileyince Cebrail’e emretti ve Arzın kalbi ve nuru olan topraktan bir parça getirmesini istedi, -Cebrail’de Cennetin yüksek makamlı melekleriyle inip büyük Resûle mezar olacak noktadan bir avuç beyaz ve nurlu toprak aldı. Toprağı cennet ırmaklarında yuğurdular. Toprak inci gibi ağarıp etrafa ışık saçmaya başladı. Melekler toprağı aldılar. Arş ve kürsü, yer ve gök, dağ ve derya, her tarafta dolaştırdılar. Allah Resûlü’nün fazilet ve üstünlüğünü anladılar. O dem de Âdem Peygamberden nam ve nişan mevcut değildi.”[19]

Cabir Bin Abdullah-ül Ensârî, Allah Resûlü’ne başvuruyor ve, “Allah’ın ilk yarattığı şey nedir?” diye sual ediyor. Allah Resûlü buyurdular:

“Allah her şeyden evvel, kendi nurundan Muhammedî nuru yarattı. Öyle ki, o nur, Allah’ın kudretiyle dilediği yerde dolaşır-gezerdi. O zaman ne “Levh”, ne “Kalem”, ne “Cennet”, ne “Cehennem”, ne “ Melek”, ne gök, ne yer, ne güneş, ne ay, ne cin ve ne de insan vardı…”

“Allah, âlemleri yaratmak dileyince, o nuru dört parçaya ayırdı: Birinci parçadan “Kalem”i, ikincisinden “Levh”i, üçüncüsünden “Arş”ı yarattı…”

“Dördüncü parçayı ayrıca dört 4’e böldü: Birinci cüz’ünden “Arş”ı taşıyan melekleri, ikincisinden “Kürsî”yi, üçüncüsünden öbür melekleri yarattı…

“Kalan dördüncü cüz’ü yine 4’e böldü: İlk bölümünden gökleri, ikincisinden yerleri, üçüncüsünden “Cennet” ve “Cehennem”i yarattı…

“Son bölümü de 4’e taksim etti: İlk kısmından “mümin gözlerin ruhu”nu, ikincisinden ilâhî marifet yuvası olan “kalb nuru”nu, üçüncüsünden de “tevhid nuru”nu yarattı.”[20]

“Hadîs âlimlerinden Hâkim’in rivayetine göre Âdem Peygamber, Allah Resûlü’nün mukaddes isimlerini Arş üzerine yazılmış gördü ve şu hitaba erdi:

“Yâ Âdem; eğer M……. Olmasaydı seni yaratmazdım!”[21]

Hadîs meâli:

“Âdem Peygamberin yaratılışından ondört bin yıl evvel, Rabbimin karşısında bir nurdum, ben.”

İnsan En Güzel Şekil Üzere Yaratılmıştır

“Bütün kâinatı yaratan Allah, insan bedenini, tam ve güzel olarak en lâtif ve en güzel şekilde yaratmıştır. Onun uzuvlarının tenasübü (uyumu) öyle lâtif, nâzik ve güzel olmuştur ki, onu anlatmaya dil, akıl ve beyan yetişmez. Onun pak ruhu fehim (anlayış) ve firasetle, ilim ve hikmetle olmuştur. Cemal-i suret ve kemâl-i siretle, güzel bahçe, güzel lehçe ile cihanda bir benzeri daha yoktur. Güzel yürüyüşlü, şirin sözlü, güler yüzlü, hüsn-i edalı ve lütf-i sâda ile âlemin aklını almıştır. Cazibe-i ân (güzellik) ve tatlı can ile cihanın mahbubu, irfan sahiblerinin mergubu olmuştur.”[22]

Allah, Kur’ân’da, “insanı en güzel surette yarattığını” (et-Tîn, 95/4) ve “insana kendi ruhundan üflediğini” haber vermiştir. Yine Allah, Kur’ân’da, “insanı yeryüzünde kendisine halife olarak yarattığını” (el-Bakara, 1/17-18) ve “insanı şan ve şeref sahıbı kıldığını” (isrâ, 17/70) bildirmiştir.

İmam-ı Gaâlî Hazretleri, “insanda yaratılanda bulunandan daha bedi’ hâl olamaz”, buyuruyorlar. Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri ise, “bütün cisimlerin en güzel duranı, en tamamı, en ehemmiyetlisi, en ecmeli insanın bu düzgün şekilli bedeni olduğunu gösteren en sağlam delillerden biri de, “insan Rabb’inin bınasıdır. Onu yıkan melûndur”, Hadîs-i şerifidir”, der.[23]

İnsan bedeni, madde yapısı itibariyle hayvanîdir. Nitekim beden kelimesinin iştikakında görülen de bundan başkası değildir. Bedene: Kurbanlık deve

İnsanı insan yapan, ona renk ve şahsiyet kazandıran, onu hayvan ve diğer varlıklardan ayıran yegâne şey, “insanî ruh”tur. İnsanın maymunda geldiğini iddia eden maymun soylulara söylenecek söz ziyan!

Hazret-i Âdem’in Yaratılışı

Maymundan geldiğini iddia edenleri kendi hâlleriyle baş başa bırakacak olursak, çok açık ve net söylemek gerekir ki, “ne kadar geriye gidersen git, insanlık tarihi en baştan insan olarak başladı-bildiğimiz insan.”[24]

İlk insan ve ilk peygamber Hazret-i Âdem Aleyhisselâm’dır. Hazret-i Âdem’in bedeni anasız ve babasız yaratıldı. Diğer bir ifadeyle, Hazret-i Âdem Âleyhisselâm unsurlar âleminden yaratıldı. Yapısı ise analı babalı insan soyu gibi!

Bir hadîs’te buyurulmuştur ki; “Allah Âdemi yeryüzünün her tarafından alınmış bir avuç topraktan yarattı. Bunun için Âdemoğullarının kimi beyaz, kimi siyah, kimi kırmızı –yahut ara renklerde; tabiatlerinin kimi yumuşak kimi sert, bazıları iyi bazıları kötü olmuştur…”[25]

Hazret-i Âdem ve Hazret-i Havva

“Allah, insanların babası olan Hazret-i Âdem’i yaratmak murad ettiğinde, Azral’i gönderip yeryüzünde yedi iklime âit yerlerden çeşitli topraklar aldırmıştır. Sonra Cebrail’i gönderip o kuru toprağı kırk gün yoğurtmuştur. Allah o hamura, en güzel yaratılış üzere Nu’man vadisinin içinde şekil vermiştir. Kendi ruhundan onun başucuna doğru üflemiştir. Böylece onu meleklerin secdegâhı eylemiş ve kendi neslinden gelecekler için bir Peygamber kılmıştır. Bütün melekler ona secde ettiğinde iblis (şeytan) “hayır”, diyerek secde etmediği için lanetlenmiş ve kovulmuştur. Sonra da Allah’tan kıyamete kadar muhlet almıştır. O zamana kadar sayısız zürriyeti insanoğluna saldırmaya fırsat bulmuştur. Bunlar insanların bedenlerine her yerden girer, damarlardaki kan gibi dolaşıp onları yoldan çıkarmaya çalışırlar. Fakat zorla insanları âsi ve kâfir yapamazlar. Ancak ibadetleri zor ve acı, yasakları kolay ve tatlı göstererek vesvese verirler.”

“Hazret-i Âdem ve Hazret-i Havva bin yıl kadar bir süre cennette kaldılar. Ne zaman ki Allah’ın onlara yasak ettiği meyveden yediler, Allah da onları cennet elbiselerinden soyundurarak uryan bir şekilde cennetten dünyaya indirmiştir. Hazret-i Âdem Hindistan’da yüksek bir dağ üzerine inmiştir. İki yüzyıl o dağda ağlayıp tevbe ettikten sonra tevbesi kabul olmuştur. Havva Anamız da Âdem Âleyhisselâmı talep edip iki yüzyıllık hasreti ile Arafat dağı üzerinde buluşmaları müyesser olmuştur.”

“Sonra Şam’a gelip orada beş yüz yıl kaldılar. Hâbil ve Kabil orada dünyaya gelip yine Hindistan’a gitmişlerdir. Ömürlerinin süresi iki bin sene idi. Hazret-i Âdem Serendib adasında, ondan kırk sene sonra da Havva Anamız Cidde’de vefat etmiştir.”[26]

Kimi âlimlere göre, Hazret-i Âdem ile Hazret-i Havva, Mekke civarında “Müzdelife” denilen yerde buluşmuşlardır. Hazret-i Âdem bin veya dokuz yüz otuz sene, Hazreti Havva ise, Hazret-i Âdem’den bir sene fazla yaşamıştır.

“Allah, Hazret-i Havvâ’yı yaratıp Hazret-i Âdem’e verdikten sonra Hazret-i Âdem’den Hazret-i Havvâ’ya geçen feyzile kırk oğlan çocukları olmuş ve Hazret-i Havvâ her defasında ikiz doğurmuştur. Yalnız Hazret-i Şit’i yalnız doğurmuştur. Peygamberlik Hazret-i Âdem’den Hazret-i Şit’e geçeceği içindir ki Hazret-i Şit tek doğmuştur.

Hazret-i Âdem Babamız ile Hazret-i Havvâ Anamızın ilk doğan çocukları Hâbil ve Kaabil olmuştur.

Hâbil ve Kaabil

Hâbil ve Kaabil’in hazin hikayesi malûmdur. Evlilik mevzuunda cereyan eden hadiseler sebebiyle Kaabil Hâbil’i öldürmüştür. Bu mevzu, Kur’ân’da, Mâide suresinde anlatılmaktadır. Üstad Necip Fazıl, İhtilâl isimli eserinde, İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu ise Esatir ve Mitoloji isimli eserinde Hâbil ile Kaabil hâdisesini çok güzel bir şekilde hülâsalandırmışlardır.

Hâbil ile Kaabil arasında vuku’ bulan hâdise, hiç şüphesiz ki, iki insan arasında cereyan eden ilk kavga, ilk cidal ve ilk savaştır.

Evet; Hâbil ile Kaabil arasında vuku’ bulan hadise/kavga, bir “evlilik” meselesi yüzünden olmuştur. Kaabil, kendi ikizi olan kızkardeşi ile evlenmek istiyordu. Ancak, bu şekil bir evlilik Allah tarafından yasak edilmişti. Kaabil’in ikizi ile Hâbil’in evlenmesinde ise bir yasak yoktu. Kaabil kendi isteğinde ısrar ediyordu. Bunun üzerine Hazret-i Âdem, iki evladının Allah’a birer kurban kesmelerini, kimin kurbanı kabul edilirse, kızkardeş ile evlenmek hakkının da onun olacağını salık vermişti. Neticede, kurbanlar adanıyor ve Hâbil’in kurbanının kabulüne dair ilâhî işaret geliyor.

İşte tam da bu noktada, “insanoğlunun menfi kutbundan bir remz” olarak Kaabil ortaya çıkıyor. İlâhî ihtarı dinlemiyor. Kaabil, Üstad Necip Fazıl’ın da ifadesiyle, “nefsinin pençesinde, onun üflediği kıskançlık ve rekabet soluğu yüzünden kendisini kaybetti ve çileden çıktı” ve Hâbil’i öldürdü. Peki, öldürdü de ne oldu?

Yine Üstad Necip Fazıl’ın ifadesiyle, “Kaabil, dünyada ilk defa olarak, küçük bir aile içinde bu ailenin nizamına karşı çıkan ilk insan oldu; ve ona değin, ölümü bilse de henüz görmemiş olan insanoğluna, insanoğlu tarafından tattırılan ilk ölüm hâdisesini getirdi.”[27]

Kaabil nefsine yenik düştü. Kaabili nefsine yenik düşüren “kıskançlık, üstün çıkma ihtirası ve her ölçüyü unutturan öfke”den başkası değildi. “Kötü ahlâk” örneği olan bütün bu özellikler, yine Üstad Necip Fazıl’ın ifadesiyle, “nefste şeytanın karargâh kurduğu ve insanoğlunu kıskıvrak bağladığı taarruz kalelerinden başlıcaları”dır. Bu tür nefsanîliklerin İslâm ahlâkında yeri yoktur.

Nefsine yenik düşen Kaabil, kardeş katili olmaktan pişmanlık duymaya başlıyor ama bir kere iş işden geçmiştir. İlâhî ikaza dahi itibar etmeyen Kaabil, Hazret-i Âdem tarafından evlatlıktan atılıyor. O da Yemen taraflarına göçüyor. Göçüyor ama, kâfir nefs rahat durmuyor, yeni oyunlar peşinde. İnsanı bir kere tuzağına düşürdümüydü nefs, onu bütün bir âleme rezil edinceye kadar bir daha bırakmak istemez. Kaabil örneğinde olduğu gibi.

Kaabil, putçuluğa tevessül eden ilk insandır. Yemen tarafına göçtükten sonra Kaabil, orada Hâbil’in kurbanı üzerine düşen ateşin şeytanca yorumiyle bir ateş ocağı düzenleyip ateşe tapmaya başlıyor. “Böylelikle, ilk puta tapma hâdisesi de, ilk düzen bozma ve menfî ihtilâle çekirdek teşkil etme vâkasiyle birlikte Kaabil tarafından başlatılmış oluyor. Sülalesi Nuh Peygamber zamanına kadar ulaşıp Tufanda kökü kazınacak, fakat insanoğlunun nefs belâsı mikrobu olarak sıçraya sıçraya gidecek olan Kaabil, işte, insanoğlunun menfî kutbundan böyle bir remz…”[28]

İnsanın Mahiyetine Dair

İslâm büyükleri, insanın mahiyetinin anlaşılabilmesi için, kalb ve kalb hakikatinde bitişik “ruh” ve “nefs” kutuplarını ve ruhî bir keyfiyet olan aklın bütün özellikleriyle bilinmesini ve bütün bunlar arasında cereyan eden ilişkinin ne olduğunun anlaşılmasını salık vermişlerdir. Bedenî özelliklerin bütün yönleriyle bilinmesi de cabası.

İnsan, ruh ve beden âlemlerinin özü ve hülâsasıdır. Nitekim insan hakkında “iki âlem bir insan” tabiri kullanılmıştır. İnsan beden/hayvanî ruh bakımından âlem-i mülkün esfeli, akıl ve ruh bakımından ise âlem-i melekûtün âlâsıdır. Zira Allah, melekleri sırf akıldan, hayvanları ise sırf şehvetten yaratmıştır. Meleklerin ve hayvanların âlemi tektir. İnsan ne melektir ne de hayvandır. Her ikisinden de nasipli olarak, ya meleklerden üstündür, ya da hayvandan aşağıdır (belhümadal!).

Âlemlerin mecmuu olan insan hakkında İslâm büyükleri demişlerdir ki, insan aklına ve şehvetine galip gelirse, yâni Allah ile Resûlü’nün bildirdiği, öğrettiği ve gösterdiği iyi,

doğru ve güzel “temel değer ölçüleri”ne sımsıkı sarılır veya bağlanırsa, umulur ki, insan meleklerden üstün ve değerli olur. Yok eğer şehveti aklına galip gelir ve nefsine uyarsa, işte o zaman da Allah ve Peygamberi unutur ve kalbi sertleşir. Bu hâl üzere olan bir insan, görünüşte/sureten insan olabilir, fakat ahlâk ve mânâda veya hakikatte hayvandan da aşağıdır.

Şehvet ve gadap gibi ruhî algılara ve nefsî özelliklere sahip olmak bakımından insan ve hayvan arasında hiçbir fark yoktur. “İnsan olmak demek, iki ayak üzerinde durmak demek değildir.” İnsan olmak mükellef olmak ve mükellefiyetlerin yerine getirilmesidir.

İlâhî hitaba muhatap olan, vazifelerle yükümlü tutulan, akıl ve bilgi sahibi olan, duyular üstü âlem hakkında idrak ve tefekkür gücünde olan, varlığını bu dünyanın ötesinde de sürdürecek olan insan, bütün bu ayrıcalıkları ruhî bir varlık olmasında bulur.

İslâm âlimlerine göre, “insanın cevheri olan “ruh” da yaratılmış bir varlıktır. Fakat ruh, Halk Âlemi’nden olmayıp Emr Âlemi’ndendir. Bundan dolayıdır ki, onun kendine has temayülü iyiliklere yönelmektir. Halk Âlemi’nden olan bedene girince, yâni “nefs” ile karışınca ruh, beden veya nefsin mahiyeti dolayısıyla zorunlu olarak kötülüklere yönelmiş ve onda kötü istekler doğmuştur.[29]

“İnsan bedeninin uzuvları, cisimler âleminin parçalarına bir bakımdan benzediği gibi, insan ruhunun sıfatları da, Allah’ın sıfat-ı subûtiyesine ve esma-i hüsnasına benzer. Nitekim Allah diri (Hayy), bilici (Âlim), işitici (Semi’), görücü (Basîr), söyleyici (Mütekellim), gücü yetici (Kadir), dileyici (Murîd) ve mutasarrif olduğu gibi, insanın ruhu da hayat, ilim, semi’, basar, kelâm, kudret, irâdet ve tasarruf sıfatlarıyla muttasıftır. Lâkin insanın ruhu, sıfatlarında, uzuvların âlet olmasına muhtaçtır. Allah’ın sıfatları ise, eşyanın âlet olmasına muhtaç olmaktan beridirler. Evet, Allah Rahman ve Rahim olup, esma-i hüsnâ ile muttasıf Reşîd ve Sabûr olduğu gibi, insanın ruhu da esma-i hüsnâ ile muttasıf olabilir. Lâkin, daha evvel de söylendiği gibi, ruh uzuvların âlet olmasına muhtaçtır. İnce bir nokta: Allah istemedikçe göklerin hareket etmediği, yıldızların tesir etmeyip unsurların imtizac eylemediği, mürekkeb maddeler (bileşik maddeler; mevalid-i selâse: Maden, bitki ve hayvan) meydana gelmediği gibi, insanın ruhu istemedikçe de, dil söylemez, kulak dinlemez, göz bakmaz, el tutmaz, ayak gitmez ve uzuvlar işlerini yapmazlar… İşte insan ruhunun bedende mutasarrıf olması, Allah’ın âlemde mutasarrıf olması gibidir, misâlidir. Âlemin bekası Allah ile kaim olduğu gibi, insanın bedeni de ruhu ile kaimdir.”[30]

“İnsan görünüşte küçük âlemdir ama mânâda en büyük âlemdir. Bedence insan evladı ise de, ruhuyla âlemin babasıdır. Huzur ile herkesten öncedir. Gerçi zuhuru hepsinden sonradır. Büyük âlem, kısımları ile bir ağaç olup, insan âlemi ondan meydana gelmiş bir meyvedir. Demek ki, âlemden esas maksad insan nevidir. Nitekim ağacın aslı meyvedeki çekirdektir. Aynı şekilde cihanın aslı, bu insanın ruhudur. Ağaçtan maksad meyve olduğu gibi, âlemden maksat da insan bedenidir. Nitekim her ağacın tohumunda, kendisi icmalden mevcuttur. Bunun gibi, insanın ruhunda bütün kâinat icmal üzere mevcuttur. Meyvenin vücudu dalların kemâli olduğu gibi, insan vücudu da rükûnlerin imtizacının son haddidir. Meyve ağacın bütün cüzlerinden oluşarak tepesinde zuhura geldiği gibi, insan da bu cihanın âli ve suflî bütün eczasından oluşarak her birinden bir menfaat, bir mazarrat ve haysiyet almış ve cümleyi cami olarak zuhur etmiştir. Feyz kabulüne mustaid olmasıyla sâir mahlukattan üstün olmuş ve Ahsen-i takvim ile bu rif’ate ulaşmıştır. Eşref-i mahlûk insan!”[31]

İnsan ve Ahlâk Üzerine

Ruh ve bedenden müteşekkil olan insanın ruhu “yüksek âlem”den, bedeni ise “aşağı âlem”dendir. Emr-i Rabbânî olan insan ruhu, “yüksek âlem”den, bu en “aşağı âlem”den olan bedene tenezzül etmeden önce, üns ve Rahman’ın muhatabı idi. Ne zaman ki, o nuraniyet bu zulmete, o letâfet bu kesâfete, o istidat bu unutkanlığa, o muhabbet bu isyana tebdil olmuştur, işte o zaman, yâni ruh ve bedenin birleşmesinden meydana gelen “nefs”, şeytan ve hayvanın yakını olmuştur.

Yine İslâm büyükleri demişlerdir ki, insan, hayvan, sonra canavar, sonra şeytan sıfatlarından ve mertebelerinden geçmedikçe, insanlık mertebesine kavuşamaz. Kendinde fâni olmadıkça “izafî ruh” ile baki olamaz. Ahlâkını güzelleştirmeyen hayvan mertebesinde kalıp, insan derecesine çıkamaz. Arif olup, murad olamaz.

Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri diyor ki, “insanda, diğer hayvanlarda ortak olan üç ruh vardır. Bunlardan biri tabiî ruh olup, onun yeri bütün bedendir. İkincisi nebatî ruh olup, yeri ciğerdir. Üçüncüsü ise hayvanî ruh olup, yeri yürektir. Gadap, şehvet ve bu ikisinden meydana gelen kötü huyların hepsi, hayvanî ruhun sıfatlarıdır. Dördüncü ruh, “nefs-i natıka-konuşan nefs” olup, ona mahsustur. Onun taallûk yeri, hayvanî ruhtur. Onunla bir arada bulunmak bunun şanıdır. Eğer hayvanî ruh, insanî ruha galip gelip, gadap ve şehvetine bunu esir ederse, o kimse hayvan bilinmiştir. Çünkü hüküm, galibe göre verilmiştir. İnsan ruhu, hayvanî ruha mağlub olduğu müddetçe, sahibinin kalbi ölü ve nefsi diri olduğundan, o nefsanîdir. Eğer Allah’ın yardımiyle bu insan ruhu, o hayvanî ruha galip ve hâkim olur, gadap ve şehvetini tutar, kendi hayatını bulursa, sahibinin nefsi ölü ve kalbi diri olduğundan, o ruhanîdir. Belki zaman ve mekândan sıyrılmış, insanî kâmildir. O kendi makamından yukarılara kavuşmuştur.”[32]

İnsan ahlâkî açıdan hangi mertebede olduğunu bilebilir mi? İslâm büyükleri bu soruya “evet; bilebilir!”, cevabını vermişlerdir. Eğer ki bir insan yiyip, içip, uyuyor, şehvetinin arzularına uyup başka da bir şey istemiyor ve yapmıyorsa bilinsin ki o insan ahlâkça “hayvan” mertebesindedir. Eğer ki insan yiyip, içip, uyur ve arzularına uyup bunlarla birlikte gadap edip, düşmanlık, kavga, döğüş, sövme, dövme, cenk ve cidal, şiddet, kahr gibi yollarla haksız yere insanları incitip, intikam alıyorsa anlayın ki o insan ahlâkça “canavar” mertebesindedir. Aynı şekilde, eğer ki insan yiyip, içip, uyuyor, şehvetinin arzularına uyuyor ve aynı zamanda yalan söyleyip insanları aldatıyorsa, kandırıyorsa, aralarında nifak sokuyorsa, şüphesiz bilinsin ki o insan ahlâkça “şeytan” mertebesindedir. Yok eğer ki insan, az yiyip, az içip, az uyuyor, şehvetinden, nefsanî isteklerinden kurtulmuş ve selâmete çıkmış ise, yâni asla hiç kimseyi rencide etmez, hiç kimseye hile ve desisede bulunmaz, yalan söylemez ve herkese karşı yumuşak ve rıfk ile idare ve muamele ederse, yine herkese karşı iyilik düşünüp, kendine düşen hizmetlerini görüp, tatlı dille ve yumuşak söylerse, muhakkak ki o insan ahlâkça “melekler” mertebesindedir. Ve en nihayet, eğer ki bir insan itidal üzere yiyip, içip, uyuyor ve gadap ve şehvetine sahip ve hâkim oluyorsa ve marifetle muhabbet yoluna gönülden bağlı kalıyorsa ve kendi sıfatında fâni oluyorsa, yakinen bilinsin ki o insan ahlâkça hem arif ve ma’ruftur ve Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanmış bir insan-ı kâmildir.[33]

Allah, Rabb-ül Âlemindir ve bütün kâinatı büyütüp, besleyen, tedbir ve terbiye edendir. Cemil’dir ve Celâl ve Cemâl sıfatları vardır. Celâl sıfatının mazharı “cehennem”, Cemâl sıfatının mazharı ise, “cennet”tir.

Bütün isimleri Âdem’e öğrettiğini Kur’ân’da haber veren Allah, kendinde olanı insana da vermiştir. Allah’ın halifesi olan insan bütün isim ve sıfatlara mazhardır.

Demişlerdir ki, Celâl de Cemâl de insandadır. Kimde biri galip ise, sonunda onun serancamı ondadır. İnsanda Celâl sıfatı galip olup, ondan meydana gelen hayvanî kötü vasıflar ile muttasıf olursa, hangi sıfatın hükmünde iken ölürse, tekrar dirildiğinde o sıfat suretinde haşr olup, yeri “cehennem” olur. Meselâ hased hükmünde olan “kurt”, gadap hükmünde olan ise “köpek” şeklini alır, demişlerdir. Buna delil olarak da, “onlar hayvan gibidir, belki daha da sapıktır”, “Mutlak Ölçü”sü gösterilmektedir.

Cemâl sıfatı galip olup, ondan meydana gelen iyi ve melek huyları ile sıfatlanmış olursa, o kimse tekrar dirildiğinde, insan şeklinde haşr olup, yeri “cennet” olur.

Hayvanî nefs-ruh üzere olan insan, hiç kuşkusuz, laim, şaki ve cahildir. Ne zaman ki Cemâl sıfatı ile sıfatlanır, işte o zaman onun ismi “akıl” ve “can” olur. Böyle bir insan, iyi ve said bir kimsedir.

İnsan mazhar-ı küll olunca, kalbi hatıra ve düşüncelerden bir ân boş durmaz. Hatıra ve düşünceler ya iyi, yahut kötüdür. Kötü düşünceler Celâl sıfatından gelir ki, o şeytanîdir. Ona tâbi olan nefsanîdir. İyi düşünceler Cemâl sıfatından gelir. O Rahmanîdir, ona tâbi olan ruhanîdir. Demek ki, insan âleminde “cehennem” hayvanî ruh (nefs), “cennet” ise gönül ve candır.

Nefs makamında kalan insan, “cehennem”de elim bir azaptadır. Kalb makamına çıkan ise, “cennet”te kalır.

Hayvanî nefsin emrine uyan bir kimse, “cehennem” hayatını tercih etmiştir, ki bu; onun kendi huyu ve ahlâkına tekabül eder. Kalbini hayvanî sıfatlardan tahliye eden bir kimse, İlâhî ahlâk ile ahlâklanmış olur.

Pek çok insanın zannettiğinin aksine, Allah, insanları “cennet” ve “cehennem”e göndermiyor. “Cennet” ve “cehennem”in yolları gösterilmiştir ve insanlar, kendi ayaklariyle “cennet”e veya “cehennem”e gider.

Beden Çevresinde

Ruh ve bedenden müteşekkil olan insan, zâtiyle tek varlıktır ve bundan dolayıdır ki o, “iki âlem bir insan” şeklinde vasıflandırılmıştır.

“Allah, bütün cihan-âlemi insan için, insanı da kendini tanıması için yaratmıştır. İnsanda, yarattığı şeylerdeki bütün hakikatleri ve mânâ âlemindeki bütün inceliklerini bir araya toplayarak açığa vurmuş, böylece insan ruhunu câmi’, ismine suret, emanetinin taşıyıcısı ve sırlarının mahalli kılmıştır.”

Evet, “Allah iki âlemi insanoğlu için, onları da ancak kendini tanımaları için yarattığını herkese duyurmuştur. Nitekim kudsî hadîs’te: “Ben gizli bir hazine idim. Tanınmayı sevdim. Beni tanımaları için mahlûkatı yarattım”, buyurmuştur. O hâlde, âlemin ve insanın yaratılmasından esas maksat, Mevla’yı tanımaktır. Fakat bu her şeyden üstün olan Rabb’ı tanımak, nefsi tanımaya bağlıdır. Nefsi tanımak da bedeni tanımaya bağlıdır. Âlemi tanımak ise hakiki ilimlerle mümkün olacağı için bir miktar ilm-i teşrih-i ebdan (tıp) ve enfüsden (psikoloji), biraz da kalb ve marifet (şeriat ve tasavvuf) ilimlerinden haberdar olmak gerekir.”[34]

Allah Resûlü, ilimlerin iki çeşit olduğunu haber vermişlerdir. Bunlardan biri “bedene âit ilimler” diğeri ise “din ilimleri”dir. Hikmet sahipleri bedenin terkibi ilmine teşrih (anatomi) ve tesrih (hürriyet) ilmi adını vermişlerdir. İmam-ı Şafiî Hazretlerine göre, ilimlerin en önemlisi ve bilimlerin en lûzumlusu, “beden ilmi”dir. Teşrih ilminin aziz ve leziz bir ilim olduğuna işaret eden Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri “beden ilmi” mevzuunda çok önemli noktalara değinir. Ona göre, hakikate ermiş âlimlerin hikmetlerinin neticesi olan “beden ilmi”, mütehassis doktorların sermayesi olmanın ötesinde, dünya ve dinin vesilesi, yakîn sahiplerinin nefislerinin nimeti ve en önemlisi de, Allah’ı tanımanın vasıtasıdır.

Evet, “beden ilmi”, Allah’ı tanımanın vasıtasıdır. Kutsî Hadîs’te bildirilmiştir ki, “Kendini bilen Rabb’ini bilir.” Kendini bilmek?

Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri’ne göre, “kendini bilmek, Allah’ı bilmeye göre, güneşten bir zerre ve denizden bir damlaya kavuşmak gibidir. Beden ruhun bineğidir. Asıl maksat ise Allah’ı tanımaktır. Kendi bedenini ve nefsini, yâni hakikatini idrak etmeden, Allah’ı tanımak davâsında bulunan kimse, yiyecek ve giyeceği olmayıp, şehrin bütün fakirlerini ziyafete çağıran müflise benzer. Herkesin önce kendini bilmeye, sonra da Rabb’ini tanımaya uğraşması ve muradının hâsıl olması lâzımdır. Zira kendini tanımak, Allah’ı tanımayı icab ettirdiği gibi, Allah’ı tanımak da, muhabbetini gerektirir.”[35]

Allah’ı tanımanın en önemli vasıtası olan “beden ilmi”, hakikate ermiş âlimlerin hikmetlerinin bir neticesi olmasına rağmen, bu ilmin “kendini bilmez”lerin elinde bir tür “sermaye” olarak kullanılması esef vericidir. “Beden ilmi”nin bu şekil ele alınması ve kullanılmasının bir neticesidir ki bugün, insan, “kendini bilmekten gafil ve Allah’ı tanımaktan uzak” düşmüştür, düşürülmüştür. Gerçi bugün “beden ilmi”, “insanı bilmeyi ve Hakkı tanımayı” zorunlu hâle getirmiştir, ayrı mesele! Meselâ bugünkü tıp ilmi, insan bedeninde mahiyetini bilmediği bir “hayat merkezi”nin varlığından bahsetmektedir. “Hayat merkezi” denen şey, aslında “müsbet ilimler manzumesi”nin de çok defa inkârına yöneldiği “ruhlar âlemi” ile ilgilidir. Peki bu mevzuuda ne söylenebilir? Takip edelim:

“Her şeyde parçaların toplamından fazla bir şey vardır” hakikati… Âlem külliyat (bütün) iledir. Cüziyat, yâni parçalar ile değildir. Nasıl ki, parçalar âlem olmadığı gibi toplu varlıklar da âlem değildir. Çünkü bütünden bütün parçaları çıkarırsanız, bütün yerinde kalmaz… Bu hususu bir yaşayan ile bir ölü tasviri içinde görebiliriz: Yaşayan bir insan bedeninin her uzvu “parçaların toplamından fazla bir şey” olan “can”ı gösterirken, can, uzuvlar toplamı değildir. Bunun böyle olmadığı eksik uzuvlu insan veya ölü insan (ceset) misâlinde açıktır… Öte yandan bütünden bütün parçaları çıkarırsanız ortada “canlılık” diye bir mevzu kalmaz. İnsan bedeni ve canlılık: “Bir şeyin diğerine sirayet ve nüfuzu sirayet ve nüfuz eden şeyin, yine sirayet ve nüfuz edilen şeyle perdelenmesidir. Burada sirayet eden şey bâtın ve sirayete mahal olan şey de zâhirdir. Bâtın zâhir için gıdadır, yapağıya nüfuz eden su gibi ki, onun hacmini arttırır ve genişlettirir!”[36]

Tıp ilminin “insan bedeninde mahiyetini bilmediğimiz bir hayat merkezi var” dediği keyfiyete dair söylenebilecekler herhâlde bundan başkası değildir.

Evet; bedenin tabiî yapısına sirayet ve nüfuz eden, bedenin hacmini arttıran ve genişleten şey, ruhtan başkası değildir. Kendi tabiî yapısı içerisinde beden, ruha perdedir, ayrı mesele!

1. Beden Kelimesi Üzerine

Beden: Gövde, vücut, ten. Vücudun kol, bacak ve baş gibi ayrıca kısımlarından başka diğer merkezî kısmı. Ağacın dal ve budaktan başka olan kısmı, kütük. Kale bedeni.

Çoğulu ebdan olan beden kelimesinin ihtiva ettiği bütün bu mânâlar, “mevalid-i selâse” de denen “varlık bütünü” yâni maden, bitki ve hayvana da işaret ediyor gözükmektedir. Peki, ya insan?

Vücut kelimesinin mânâsından hareketle beden kavramı, hiç şüphesiz ki, “varlık” olarak da okunabilir. Varlık?

Daha evvel de işaret edildiği üzere, “Allah Ehadiyet mertebesinde bir gizli hazine iken tanınmayı isteyip severek ve isteyerek ruhlar âlemini ve cisimler âlemini yarattı.”

Bed’en: Başlangıçta. İlk önce, ilkin.

Çoğulu ebdâ-büdü olan bed’ kelimesi, lûgatte evvel, iptida, başlangıç mânâsınadır. Hisse, nasip, başlama, başlayış ve ilk mânâsına da gelen bed’ kelimesinin diğer bir mânâsı da, İslâm içinde kazılan kuyu’dur. Tedaisi, ruhun beden ile birleşmesinden meydana gelen nefs!

İmam-ı Rabbanî Hazretleri, “nefs kâfirdir”, buyuruyorlar.

“İslâm içinde kazılan kuyu” ifadesi veya mânâsı, Bedr Savaşı’nda geberen/gebertilen kâfirlerin tıka basa edildiği kuyuyu tedai ettirdi bize. Bilindiği üzere, Bedr Gazası’ında geberen kâfirler, Mekke-i Mükerreme ile Medine-i Münevvere arasındaki Bedr bölgesinde kazılan bir kuyuya boca edilmişlerdir. Sözkonusu olan kuyuya boca edilen kâfirler, insan soyunun en kötüleriydiler. Çünkü onlar, bütün varlığın yüzü suyu hürmetine yaratıldığı Allah Resûlü’ne karşı savaştılar.

Mekke ve Medine, sembolik bir değerlendirmeye tabi tutulduğunda “ruh” ve “beden”i temsil ediyor gözükmektedir. Mekke ruhu, Medine ise bedeni temsil etmektedir.

Fahr-i Kâinat olan Allah Resûlü, Mekke’de dünyaya teşrif etmişlerdir. İrtihallerinde ise Medine kendilerine yatak, döşek olmuştur.

Dikkat: “Allah, Muhammedî Nur’u yaratmayı murad edince, Cebrail’e emretti ve arzın kalbi ve nuru olan topraktan bir parça getirmesini istedi. Cebrail’de Cennetin yüksek makamlı melekleriyle inip Büyük Resûle mezar olacak noktadan bir avuç beyaz ve nurlu toprak aldı.”

Not: Mekke-i Mükerreme isminin veriliş sebebi, Allah Resûlü doğduğunda, Kâbe’nin putlardan temizlenmiş olmasıdır. Tedaisi, ruhun pisliklerden temizlenmesi ve Bedr Savaşı’nda küfrün belinin kırılması!

Mekke ile Medine arasındaki Bedr ile, ruh ve beden arasında konuşlanmış olan nefs arasında acaba nasıl bir bağlantı vardır? Bedr Gazası’ndan geri dönüşte Allah Resûlü, “nefs ile mücadele” kasdıyla, “küçük cihattan büyük cihada dönüyoruz”, sözünü söylerken acaba nasıl bir hikmet kapısı aralamışlardır?

Nefs, şehvet ve gadab güçlerini kendisinde barındıran ahlâkî ve ruhî bir güçtür. Şehvet ve gadabın mebdei, daha doğrusu bütün kötü sıfatların kaynağı olan bu gücün kontrol altına alınabilmesi için İslâm büyükleri, nefsle mücadeleyi hayatın mânâsı bilmişlerdir.

Büyük Doğu-İBDA külliyatından öğrendiğimize göre, insan, “Kur’ân’ın bildirdiği üzere, “ruh” ve “nefs” kutuplarından birinden birini gerçekleştirmek üzere “sefillerin en sefili” olan âleme indirildi.” Yâni geçici ve fâni olan dünya âlemine. Bu âlem, yâni dünya, arzın kalbidir. Demişlerdir ki, arzın kalbi dünya, âlemin özü ise insan bedenidir. İnsan bedeninin özü ise, insanın kalbidir.

Hikmet sahiblerine göre beden, ebced değeri 2 (iki) olan Arapça “Be” harfine takabül eder. Kur’ân alfesinde birinci harf, ebced değeri 1 (bir) olan “Elif”, ikinci harf ise “Be”’dir. “Bir” ve “iki”; “Elif” ve “Be”; Ruh ve beden!

“Elif” hakkında, Harflerin İlmi isimli eserinde Şeyh-i Ekber İbn Arabi, “onun sıfatının zuhuru bitkilerdedir”, der. “Be” harfi hakkında ise, “sultanının gücü cansızlarda tecelli eder”, der.[37] “Elif bütün harflerin kutbudur. Bütün harfler Elif’ten türemiştir. “Harflerin ilminin geleneksel verilerine göre, Allah kâinatı harflerin ilki olan Elif ile değil, fakat ikinci harf olan Ba ile yarattı. Hakk/Tevhid, zuhurun ilk ilkesi olsa da, bu zuhur doğrudan doğruya ikiliği var sayar. Mümkün varlıkların sayısız çokluğu, Ba’nın iki ucuyla simgelenen zuhurun birbirini tamamlayan iki kutbu arası gibi, bu iki terim arasında ortaya çıkar. Öyleyse yaradılışın kökeninde Ba vardır. Yaradılış onunla ve onda olur, yâni Ba harfi, harfi cer olan Bi olarak ele alınırsa, çıkacak bir anlama göre, o hem “araç” bildirir hem de yer bildirir. Ancak ikilikten önce Birlik olduğuna göre, Ba harfinden önce de Elif vardır. Demek ki Elif, merkezî bir harftir. Zaten şekli de bir eksen gibidir. Bunu izleyerek İlâhî düzen oluşmaktadır. Elif’in en üst noktası, ki sırların sırrıdır (sırrü’l-esrar), Ba’nın altındaki noktaya yansır. Elif’in dikey şekli ve Ba’nın yatay şekli göz önüne alınırsa, aralarındaki ilginin etken (ruh) ve edilgen (beden) bir prensibin ilgisi olduğu hemencecik görülür.”[38]

Bütün iyilik ve güzelliklerin kaynağı ruh, bütün kötülük ve çirkinliklerin kaynağı ise, beden’dir.

Bed: Fenâ. Kötü. Çirkin. Yaramaz. Şer. Şen’i.

Beden “terbiye” edilmesi gerekendir; beden terbiyesi ve spor! Aynı şekilde, ruh veya nefs de “terbiye” edilmesi gerekendir; nefs terbiyesi! Beden ruhun bineğidir. Bu çerçevede;

Gerek içtimaî hayatta gerekse ferdî hayatta spor, Üstad Necip Fazıl’ın, “hakim ruhun uygun bedenine yardımcı” ve Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun “vücudu ruhun emri gayesi bilmek” ifadelerinden de anlaşılacağı üzere, bir “yardımcı unsur” keyfiyetini haizdir.

Bedenin hammaddesi topraktır. Allah, Kur’ân’da, Tâhâ suresinin 55. âyetinde, meâlen, “Sizi o topraktan yarattık, yine ona iade ederiz ve yine ondan çıkarırız”, buyuruyor. Mü’min suresinin 12. âyetinde ise Allah, “Biz insanı çamurun hülâsasından yarattık”, buyuruyor.

İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu, Tilki Günlüğü isimli eserinin 4. cildinin 284. sahifesinde yer alan “Tablo: Çamur”da, mânâ olarak, beden hakkında söylenebilecek her ne varsa, onları orada bir araya getirmiştir, toplamıştır. “Kelâm ve mâna toplayıcılığı” hususiyeti! Sözkonusu olan “tablo”da, mevzuumuzla alakalı olarak şu mânâlar dikkat çekmektedir: “Balçık. Mektup gibi şeyleri mühürlemek. İkamet etmeklik. Ayakta durmak, dikilmek. İncir. Hilkat, yaradılış, huy. Ten, gövde, beden, vücut. Uzaklık. Yarıya bölmek. Uygunluk, nisbet, kıyas. Sefih, alçak, rezil. Arka. Balçıkla sıvanmış yer. Öldü. Her nesnenin iyisi. Binek. Vesile, sebeb. Söyleyen, söyleyici. Kab, zarf, mahfaza. Harcamak, sarfetmek. Aciz olmak. Yumuşak. Hâl suyu…”

Yine İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu, Tilki Günlüğü isimli eserinin 4. cildinin 128. sahifesinde, “Tablo: Duvar”ın mânâlarından bir tanesinin, beden olduğuna işaret eder. Sözkonusu olan “tablo”da dikkat çeken diğer mânâlar ise, “Dinsiz. Dinle alakası olmayan. İki elif…”, şeklindedir.

2. Bedenin Terkibi

İnsanın ve diğer canlıların ilk yapı taşları, “dört basit madde” veya “dört erkân/esas” olarak da bilinen hava, ateş, su ve topraktır; sıcaklık (hararet), soğukluk (keduret), yaşlık (rutubet) ve kuruluk (yebûset). Mevalid-i selâse, yâni maden, bitki ve hayvanın hepsi onunla meydana gelir.

Su ve toprak uzuvların sukûnuna sağlam esas olur. Hava ve ateş de uzuvların hayat ve hareketlerine esas ve yardımcı olur.[39]

İnsanın maddi hareket sistemi kemikler, eklemler ve kaslardan müteşekkildir. Maddi hareketlere katkıları açısından kemiklere "kaldıraç kolu", eklemlere "dayanak noktası", kaslara da "aktif unsurlar" yakıştırması yapılmıştır. Kaslara "aktif unsurlar" yakıştırması yapılmasının biricik sebebi, maddî ve fizikî veya bedenî hareketlere doğrudan katkı sağlamalarından dolayıdır. Bu katkı veya harekete katılma kasların kasılması ile mümkün olmaktadır. Nitekim kasların en büyük özelliklerinden biri de kasılmadır. Diğerleri ise, uyarılabilme, iletebilme esneklik ve vizkozite de denen kasın kendini koruma özelliğidir. Bunlar, insan organizmasında bulunan bütün kas gruplarının (çizgili kaslar, düz kaslar, kalp kası) ortak özelliğidir. Her bir kas grubunun kendine has hususi özellikleri vardır. Meselâ iskelet kaslarının fonksiyonel özellikleri arasında, hareket, korunma, ısı meydana getirme, mekanik iş yapma gibi özellikler vardır.

İnsanın maddî hareket sisteminde muayyen bir fizikî veya bedenî hareketin meydana gelebilmesi ancak ve ancak kasların kasılabilmesi ile mümkündür. İnsan organizmasında bulunan üç ayrı kas grubundan ilk ikisi (düz kaslar ve kalb kası) gayr-i iradî olarak çalışırlar. İskelet kasları ise iradî olarak kasılır. Esas itibariyle beden hareketlerine aktif olarak katılan kaslar da bu kaslardır. Yani iskelet kasları.

 

3. Bedenin Başlangıcı ve Sonu

İnsan bedeninin başlangıcı ve sonu topraktır. Nitekim Allah, Kur’ân’da, Tâhâ suresinin 55. âyetinde, “Sizi o topraktan yarattık, yine ona iade ederiz ve sonra yine ondan çıkarırız”, buyuruyor.

Yıldızların ışıklarının tesiriyle, “dört unsur” (hava, ateş, su ve toprak) birleşip, imtizacı, karışımı bir miktar itidal bulunca, toprak kendi şeklini terk edip, bitki şeklini alır. Sonra o bitki, ya ekmek veya hayvan yemi olur. İşte ekmek ve hayvan insanların gıdası olunca, adı geçen kuvvetler, bildirildiği şekilde, hizmetlerinde bulunup iştiha (cazibe) gıdayı arzu eder. Zaptedici (masike) yutup, hazmettirici (hâzime) pişirir, ayırt edici (mümeyyize) lâtifi kesiften ayırır. Dışlayıcı, dışarı atıcı (dâfi’a) kesifi bağırsaklar yoluyla atıp gider. Bu hâller, tabiî kuvvetin kuvvetli veya zayıf olmasına göre iki veya üç veya dört saatte midede hâsıl olur. Buna birinci sindirim (hazm) denir. Sonra o lâtifi ciğer kendisine çekip, bu kuvvetler midede olan adı geçen işlerini, orada bir daha yaparlar. İşte orada kesif olan dört kısım olur. Bir kısmı dalağa gidip sevdâ olur. Bir kısmı da öde gidip, orada safra olur. Bir kısmı böbreklere gidip, orada bevil olur. Bir kısmı akciğere gidip, sînede balgam olur.

“Bu hâllerde kuvvet ve zayıflığa göre, iki, üç veya dört saatte hâsıl olur. Buna ikinci sindirim denir. Orada kalan lâtif kan, hâlis olup, baş ve diğer uzuvlara gider. Bu kuvvetler kendi görevlerini damarda da aynı müddet içinde tamamlarlar. Buna üçüncü sindirim denir. Bu sindirimin kesifi (kalıntı ve tortusu) deliklerden çıkıp, kulak kiri, çapak, sümük ve burun kiri, kıl, ter ve uzuvlardaki kir olur. Eğer bunlardan başka kesiften başka bir şey kalırsa, akıntı (nevâzil), yara ve cerahat gibi marazlar meydana gelir. Sonra damarda kalan kan lâtif olup, her cüz’ü bir uzva ayrılıp, protoplazma (musavvire) kuvveti onu bulunduğu uzvun renginde yapar. O kuvvetler o işleri, o müddette, o damarlar içinde bir daha yaparlar. Buna dördüncü sindirim denir. Belki et ve yağ fazlalaşıp, güzel ve toplu bir beden olur. Kalan lâtif özü, üreme kuvveti erkeğin sülbüne çeker ve orada meni yapar. Kadınların göğsüne çekip hem meni yapar, hem de süt emzirme zamanında süt yapar. Sonra o gıdaların hülâsası olan meni (nutfe) bir muayyen zamanda cima ile, kadının nutfesi (yumurta) birleşir ve rahme gider. Orada nutfe, kırk günde şeklini değiştirip, alaka, yâni pıhtılaşmış kan olur. Kırk gün daha geçince, o alaka, çiğnenmiş et (müdga) gibi olur. Üçüncü kırk günün sonunda, o çiğnenmiş et içinde kemik, sinir, damar, uzuv, et, yağ ve tırnak meydana gelir. Demek ki, dördüncü ay (120 gün) tamam olunca, ceninin bütün uzuvları tekâmül edip, onda hayvanî ruh mutasarrıf olup, anasının göbeği yolundan gıdası kan olur. Âyet meâli:

“Biz insanı çamurun hülâsasından yarattık. Sonra o sülâleyi, yâni insanoğlunu, nutfe yapıp, bir karargâhta bulundurduk (ki rahimdir). Sonra o nutfeyi uyuşmuş kan yaptık, o kanı bir parça et ve eti kemik yapıp, üzerine el koyduk. Sonra ona rahimde bir başka yaratmayla ruh verdik.” (Mü’min/12-14).

Özetlersek; insan bedeninin asıl maddesi topraktır. O toprak önce bitkilere gelip ya ekmek veya hayvan yemi olmuştur. Sonra o ekmek veya hayvan yemi insan gıdası olup, ondan erkek ve kadında üreme nüveleri hâsıl olmuş, sonra ana rahminde nutfe, alaka, müdga olup, ruhu gelip, dünyaya gelmiştir. Sonra ya yaşayıp, kemâlini bulmuş, yahut akıl bâliğ olmadan çocuk iken vefat etmiştir.

Son olarak, her şey aslına rucû eder kaidesi gereğince, bedenin sonunun ne olacağı da, bundan anlaşılmış oldu.[40]

4. Bedenin Mahiyeti

İnsanın ruh ve bedeni, her ikisi de yaratılmış varlıklardır.

İnsanın ruhu Emr Âlemi’nden, bedeni ise Halk Âlemi’ndendir. Her ikisi ise, Zat Âlemi’nden.

Emr Âlemi’nden olan ruhun mahiyeti “varlık”, Halk Âlemi’nden olan bedenin mahiyeti ise “yokluk”tur. Hemen belirtelim ki, “yok” da yaratılmış bir “var”dır.

Eflatun, maddenin, dolayısıyla da bedenin illiyetini madde içinde değil, madde ötesi “ide”ler âleminde görür. İnsanın iç dünyasını, yâni ruh dünyasını “ide”ler âleminde kabul eder. Maddeyi sadece fikrin “suret” ve “şekil” kazanması olarak değerlendiren Eflatun, bunu şu şekil izah eder:

“İstersen bir ayna al eline, dört bir yana tut; bir anda yaptın gitti, güneşi, yıldızları, ayı, dünyayı, kendini, evi, bütün eşyasını, bitkiler ve bütün canlıları…”

Yukarıdaki söz üzere İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu aynen şöyle der: “Dış dünyaya tuttuğumuz ayna içinde, nesneleri ve nesne dünyasını meydana getirmiş oluruz; ama bu ayna içindeki dünya, gerçek bir nesneler dünyası değildir. Tersine; nesnelerin sadece bir görüntüsüdür, birer benzetmesidir, birer kopyasıdır… Eflatun’a göre, gerçek varlık ancak “ide”ler dünyasıdır. Burada şuna dikkat etmek gerekir ki, eşyanın yokluğundan bahis, eşyanın hakikatini inkâr etmek değil, mahiyeti bakımından belirtmektir; mahiyeti yokluk… Şuur seviyesinin her değişiminde gerçeklik seviyesinin de değişmesi, ruhun safiyet kazanmasıyla eşyanın kaba idrak hakikatiyle görünmesi meselesi yanında, bizzat fizik ilminin eşyanın mahiyetine biçtiği “izâfî varlık” teşhisini hatırlatmak yeter.”[41]

5. Bedenin Yaratılış Gayesi

Beden niçin yaratılmıştır? Bedenin yaratılış gayesi nedir? Bu sorunun cevabı şu Kudsî Hadîs’te saklı olsa gerektir: “Allah, âlemi insan için, insanı da kendi marifetine ulaşması için yaratmıştır.”

Daha evvel de söylendiği üzere, insanı insan yapan, ona renk ve şahsiyet kazandıran yegâne şey, ruhtur. İnsan için yaratıldığı haber verilen “alem”den hareketle denebilir ki, beden, ruh için yaratılmıştır. İslâm büyüklerinin söylediği üzere, “beden ruhun bineğidir.”

“Allah iki cihanı, yâni ruh ve beden âlemlerini ve onlarda olanları tamamen insan için var etmiştir. Tâ ki âlemde olan san’atlara bakıp, eşyada bulunan hikmetleri bilsin. Hepsinin örneğini kendi vücudunda bulduğunda nefsini tanıyıp, ondan Allah’ı tanısın. Nitekim Allah, Kur’ân’da, insanları ve cinleri kendisine ibadet etmeleri için yarattığını haber vermiştir. Kutsî Hadîs’te ise, “Ey insan, beni tanımak için kendini tanı”, buyurulmuştur. Nefsini bilmenin, Allah’ı tanımak vesilesi olduğunu biliyoruz. Çünkü Allah insanı kendini tanımak için yaratıp, kendini tanımayı nefsini tanımaya bağlı kılmıştır. O hâlde insana, kendi nefsini bilme istidadı vermiştir. Böylece nefsini bilmekle yaratıcısını bilmeye erişir. Nitekim haberde, “Nefsini bilen Rabb’ini bilir”, diye gelmiştir. Allah’ı tanımanın anahtarı nefsini tanımak, nefsini tanımanın anahtarı ise âlem, diğer bir ifadeyle de bedendir, Allah’ı tanımak çok meşguliyet isteyen bir iş ve muğlak bir sırdır.

“Allah, kâinatı her ân yeniden icad ediyor ve yaratıyor. Âlemin kısımlarını zerre zerre, ân be ân değiştiriyor, terbiyesinden geçiriyor. Bu, beden için de söz konusudur. İnsan bedenini meydana getiren tüm hücreler, her ân yeniden yaratılıyor. Eski hücreler ölüyor ve yerine yenileri geliyor.

“İnsan bedeni kâinatın özü ve hülâsasıdır. Kâinatta her ne varsa, bedende onun temsili vardır. Allah, âlemin içinde ve dışında ulvî ve süflî şeylerden birçok mahlûkat yaratmış, insan vücudunun da dış ve içini aynı tarz ile güzel şekilde süslemiş, tasvir etmiştir. Allah, kendi sıfatlarıyla, insanın ruhunu da sıfatlandırmıştır. Yâni kendinde olanı insana da vermiştir. Âlemi her zerresiyle, ona muti’ etmiş, emrine vermiş olduğu gibi, onun cismini de, bütün organlarıyla temiz ruhuna muti’ etmiş, emrine vermiştir. Böylece insan, kendi varlığına bakıp, uzuvlarının terkibinden ve kuvvetlerinin tertibinden süflî ve ulvî âlemlerde, suhûlet üzere, emsâl ve alâmetlerini bulup, kendini âlemin numunesi görür ve kendi ruhunun, cisminde olan çeşit çeşit tasarruf ve tedbirlerinden Allah’ın âlemde olan çeşit çeşit tasarruf ve tesirlerini bulur.”[42]

Evet, beden, ruh için yaratılmıştır. Marifetullaha ulaşmak için ruh, bedeni bir “binek” olarak kullanmaktadır. Gerektiğinde ise onu fedâ bile edebilir, eder; etmiştir, etmeye de devam ediyor.

6. Beden ve Kalb

“İnsanın en büyük rüknü, yâni direği kalbi, en küçüğü de kalıbı, yâni bedenidir. Beden kalbin kılıfı ve kabuğudur. Aynı şekilde, insan bedeni âlemin özüdür. Kalb de bedenin özüdür. O hâlde özün özü olan gönül, Beyt-i Rahman’dır. Âleme âit bilgilerin, beden ilmine yardımı olduğu gibi, beden ilmi de, kalb ilimlerine yardımcı ve yol göstericidir. Zira bedenin yaratılışında, o kadar acaip san’atlar ve garip hikmetler ve çeşit çeşit zinetler, türlü türlü hizmetler vardır ki, sayılamayacak kadar çokturlar. Dışta ve içte olan organların her birinde o kadar fayda vardır ki, insanların çoğu onlardan habersizdir. Meselâ insanın vücudunda yüzlerce kemik, sinir, damar ve yine yüzlerce ihtiyarî hareketler tertip olunmuştur ki, her biri, bir başka hey’et ve sıfatta, bir başka hizmette ve bir başka harekette bulunmuştur. Her biri birer iş için yaratılmıştır. Ama insanların çoğu onlardan habersizdir, bunları bilmiyor ve nasıl olduklarından gafil duruyorlar. İnsanlar ancak şu kadar bilir ki, göz, bakmak, el tutmak için yaratılmıştır. Lâkin bir çok tabakadan ibaret olan gözdeki bu perdelerin ne olduklarını, ne işe yaradıklarını bilmezler. O tabakalardan biri çalışmaz olsa, göz artık göremez. Bu bozulma neden meydana gelir. Niçin göz kör veya görmez olur bilmezler. Elde kaç kemik, kaç sinir ve kaç damar olduğunu, her birinin hangi hey’ette nizam bulduğunu, ne tarzda hareket ettiğini bilmezler. İç organların şekillerini, tabiatlarını ve her birinin kuvvet ve hizmetini ve ruh kuvvetlerinin her birinin san’at ve faydasını bilmezler. Meselâ iç organlar olan yürek, mide, ciğer, dalak, öd kesesi, akciğer ve böbrek gibi organlar, çekme, emme, sindirme, ayırma, işe yaramayanı dışarı atma, şekil verme ve üreme gibi bu kuvvetlerin hepsi bedende hizmetçi olarak tayin edilmiş, olunmuştur. Her biri kendi işini yapmakta ve hiç gafil olmamaktadır. Zira hayat menbaı olan yürek, her ân bu organlara çeşit çeşit hareket ve kuvvet göndermektedir. Sonra midede olan çekme (cazibe) kuvveti, çeşit çeşit yiyecekleri, mideye çekip, tutma kuvveti tutup, sindirim kuvvet pişirmektedir. Sonra ayırıcı kuvvet pişmiş gıdaların kalınını incesinden ayırıp, dışarı atıcı kuvvet, o kalanları mideden barsaklara itmektedir. Onda midede kalan lâtif ve inceleri, karaciğer kendine çeker. Ciğerde olan musavvire (şekil veren) kuvveti onu kan rengine boyamaktadır. Onun üzerinde meydana gelen siyah köpüğü (sevdâ) dalak meydana çekip, kendine tebdil etmektedir. Kalan sarı köpüğü (safra) öd kesesi kendine çekip değiştirmektedir. Onda olan balgamı da akciğer cezb edip, nefesle boğaza çıkarmaktadır. Sonra bunlardan süzülüp ayrılan kan, ciğerde su ile karışıp kıvam bulmadığından, kandaki o fazla suyu böbrek çekip süzmekte ve ayırmaktadır. Böbreklerde kalan artık su sidik olup mesaneye gider. Kalan kan, kıvamında olup, damarlar yoluyla bütün vücuda yayılmaktadır. Büyüme kuvveti, ondan organlara neşv ü nemâ verip, et, yağ gibi kuvvet ve kudret hâsıl olmaktadır. Sonra damarlar içinde kalan kandan üreme kuvveti, erkekte meni, kadında yumurta ve süt meydana getirip, her biri özel yerlerine dolmakta, birikmektedir. Süt göğüse gelmektedir.”[43]

Beden ve Ağırlık Merkezi

İnsan bedeninin ağırlık merkezi derinliğine doğru karın bölgesi ile bel bölgesi arasında bir yerdedir. Göbek bölgesi ile ilgili birkaç bir şey söylemek gerekir. Stanislav Grof Kozmik İnsan kitabında, meselâ Hint kültüründe, tüm kâinata dönüşmüş insanı tasvir eden Purushakara Yantra ya da Kozmik İnsan Yantrası, Hemetik Kültürde Kozmik İnsan ve yine Kabalist kültürde İlk İnsan olarak kabul edilen Adam Kadmon tasvirlerine yer verir. Bütün bunlarda göbek/karın ve de bel bölgesi çok dikkat çekicidir. Meselâ Yantra’da “dünya gerçekliği” (bhurloka) karın bölgesindedir. Hermetik Kozmik İnsan figüründe gezegensel planları temsil eden iç içe çemberler bedenin fizikî yapısıyla bağlantılıdır ve orada beden bölgesi gezegenlerin tam merkezine oturtulmuştur. Kabalist kültürde ise Adam Kadmon’un göbek/karın bölgesinde parlayan güneş çok dikkat çekmekle birlikte, gezegenlerin bu bölge etrafında yer alması da çok dikkat çekmektedir. Bütün bunları nasıl okumak lazım gelir? İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu, Tilki Günlüğü isimli eserinde karın bölgesi hakkında çok önemli ipuçları vermektedir.

Anatomi ve fizyoloji kitaplarında insanda ağırlık merkezi veya denge noktası göbek ile bel arasında bir yerde olduğu hükme bağlanmıştır. Diğer taraftan, insan omurgası 33 adettir ve bunlardan 16’sı çift, 17’ncisi ise tektir. Bu tek olan omurga tıp literatüründe COGXY olarak adlandırılmıştır. Buna US’US yani kuyruk sokumu da denir. US’US, Acb-üz zeneb diye Hadis-i Şerif’te ismi geçen ve insanın kuyruk sokumundaki en küçük kemiktir.

Acb: Kuyruk sokumu. “Us’us” denilen küçük kemik. Her şeyin kuyruk dibi ve nihayeti. Fatiha-i hilkât olan küçük kemik.

Fatiha-i hilkât?.. Allah, Kur’ân-ı Kerim’de (süre: 30, âyet: 27) meâlen: “Sizin haşirde iadeniz, dirilmeniz, dünyadaki hilkâtinizden daha kolay, daha rahattır.” Buyurmuştur. İşârât-ül İ’caz isimli eserinde Said- Nursi Hazretleri, kuyruk sokumu kemiğini, “insanın tohumu” hükmünde kabul eder ve der ki: “Sâni-i Hâkim beden-i insaniyi onların üstünde bina eder.”

Acb-üz zeneb veya ucb-üz zeneb… Acb veya ucb… Ucb: (Ucb) Kibir, gurur. Kendini beğenmişlik. Ameline, yaptıkları işe güvenmek…

Bütün bu mânâların insana has özellikler olması bir yana, beden dili mevzuu içerisinde ellerin bel üstünde bağlanması kibirlik ve büyüklük âlametidir. Nefsine yontarsan, nefsani kibirik, umera sınıfına dahil olarak yaparsan, Allah’ın büyüklüğüne işaret olarak algılanabilir.

7. Beden ve Sağlık

“Tıb âlimleri demişlerdir ki, tıb ilmi, beden ilmidir. Bu ilmin teorik (nazarî) ve pratik (amelî) iki yönü vardır. Birincisi hıfzısıhha, yâni sağlığı korumak ve hasta olmamaktır, diğeri ise hastalığı tedavidir.

“Hıfzısıhha kaidelerini, esaslarını bilip amel eden bir kimse, Allah’ın yardımı ile, beden sağlığına sahip olabilir, ama mütehassis tabib olsa bile, gençlik kuvvetini devam ettiremez ve herkes en uzun ömür olan yüz yirmi yaşına gidemez, ayak basamaz. Zira bedenin oluşması ve devamı yiyip-içip, sindirip, fazlasını dışarı atması hararete yakın rutubetle, yâni tahlil ederek, o rutubet azalırsa, bu hararet de azalır ve besinlerin sindirilmesi zayıflar. Böylece bedenin varlıkta kalmasını sağlayan besin kaynakları azalır. Beden de gün be gün zayıflar, küçülür. Tabiî rutubet bitince, tabiî hararet de söner. Herkesin kendine özgü olan mizaç ve kuvveti bakımından ömrünün muddeti ve mukadder eceli bulunan tabiî ölümü, işte budur.

Maddi sıhhat ve afiyette bulabilmek için, “bedenin mizaçları” ve “zarurî sebebleri” hakkında bilgi sahibi olmak lâzım gelir. Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri’nin dediğine göre, “dokunma duyusu”, “et, yağ ve iç yağı”, “saç ve kıl”, “ten rengi”, “uzuvların şekli ve görünüşü”, “etkilenme keyfiyeti”, “tabiî hareketler”, “uyku ve uyanıklık”, “büyük abdestin durumu” ve “nefs-i iradî hareketler” “Bedenin Mizaçları”; “nefes alıp vermek” (hava, solunum/teneffüs), “bedenî hareketler” (cismanî hareketler; oturmak, kalkmak, yürümek, durmak, atmak, tutmak, sıkmak vurmak vs.), “ruhî hareketler” (nefsanî olan hareketler; görmek, duymak, tatmak, konuşmak, düşünmek, hissetmek, korku, kaygı, sevmek vs.), “uyku ve uyanıklık” (uyku, hareketsizlik, ölüm hâli, uyanıklık, hareketlilik, diri/canlılık hâli), “yiyecek ve içecekler” (bunlar bedene ya keyfiyetiyle tesir ederler, böyle olunca bedenin ilacıdır, ya maddesiyle tesir ederler ki, o hâlis gıdadır, yahut suretiyle tesir eder, eğer onun özelliği, bedenin mizaç ve hayatına uygun ise panzehir, değilse zehirdir, yahut hem maddesiyle, hem keyfiyetiyle tesir eder, bu devâ olan gıdalardır, yahut hem keyfiyet hem de suretiyle tesir eder, özel tesiri olan ilaçlar böyledir, yahut hem maddesiyle, hem suretiyle tesir eder, bu özel gıdadır gıdadır, elma gibi) ve “çıkarmak ve utmak” ise “Bedenin Zarurî Sebebleri”dir.[44]

Yine Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerine göre, bedende muhafazası “vacib ve lâzım” olan uzuvlar vardır. Meselâ beyin, gözler, kulaklar, dil, akciğer, kalb, göğüs, diyafram, mide, karaciğer, barsaklar, safra, dalak, böbrekler, mesane, ünsiyan, erkekte kamış ve kadında rahim ve memeler; bütün bunlar bedende muhafazası “vacib ve lâzım” olan organlardır.

Nefes alıp-verme veya solunum, canlı varlıklar açısından hayatî bir öneme sahiptir. Solunum, Allah tarafından lâtif olarak yaratılan hava sayesinde mümkün olmaktadır. Bütün canlı varlıkları çevreleyen ve aynı zamanda beden ve ruhların unsuru olan hava, beden ve ruhlara çok büyük fayda ve tesir eder. “Ruhlara vâsıl olan âdil bir yapıcı ve yardımcı” keyfini haiz olan havanın insan vücuduna tesir ve faydası iki şekilde olmaktadır. Bunlardan biri, solunum yoluyla havadan oksijen alarak vücudun rahatlamasını sağlamak, diğeri ise yine solunum yoluyla vücuttaki karbondioksitin dışarı atılması suretiyle vücudun temizlenmesini gerçekleştirmektir.[45]

8. Beden ve Yaşlılık

Yaş itibariyle insan hayatı dörde ayrılır. Bunlardan birincisi “büyüme çağı”dır; ki bu, otuz yaşına kadar devam eder. İkincisi, kırk yaşına kadar devam eden “gençlik çağı”dır. Üçüncüsü, altmış yaşına kadar devam eden “gizli düşüş çağı”dır ki buna “kâhilik” de denir. Dördüncüsü ise, tâ ki ölüme kadar devam eden “ihtiyarlık çağı”dır. Gerçi yaş durumlarına göre insan hayatı, bebeklik, çocukluk, gençlik (ergenlik), delikanlılık, olgunluk ve yaşlılık şeklinde bir tasnife de tâbi tutulmuştur.

Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri, çocukların mizacı mutedil, delikanlıların mizacı sıcak ve yaş, gençlerin mizacı ise sıcak ve hiddetlidir, der. “Gençlik çağı”, diğer bir ifadeyle de “duraklama çağı”ndan sonra, tabiî hareketin maddesi olan tabiî rutubeti bizi kuşatan hava çeker ve hararet azalmaya başlar. Zira cisme âit bütün cüz ve kuvvetler sonludur. Bozulan ve eksilenleri karşılamak için, eşit olarak daima soğumaktadır. Lâkin bozulma gün be gün arttığından, gidenin yerine aynısı gelmez. O hâlde giden ile gelen farklı olunca bedende bulunan rutubet bulup, adı geçen hararet söner. İşte tabiî ölüm budur. Demek ki, her bir şahsın ilk mizacına göre, rutubeti tutan kuvveti ne kadar ise, tabiî ecelin miktarı/süresi de o kadar olmaktadır.[46]

9. Beden ve Ahlâk

Kâinatı yaratan Allah, kâinatın bir benzeri olan insan âlemini en güzel şekil üzere yaratmıştır. Kendi ruhundan ona üfleyerek onun ruhunu süsleyip nurlandırmıştır. Hayvan cinsinden olan bu insan nevini, yâni insan bedenini güzellik ile güzel ve mutedil kılıp, nutk ve beyan ile efdâl ve ekmel yapmıştır. Gerçi insanoğlunun hepsini TİYNET ve HİLKATTE bir yaratmıştır. Sonra lütûf ve inayetiyle hikmetinin hakikatini, san’atının inceliğini bu insan âleminde ayan ve beyan edip sûreti sîrete ve a’zayı ahlâka alâmet ve nişan etmiştir. Böylece insan önce kendi kıyafetinden kendi sıfatlarını tamamen bilip, ihtimam ile ahlâkını güzelleştirir. Sonra akran ve dostların kıyafetine fehm ve firasetle bakıp, her birinin zâtında gizli olan hâller ve ahlâklarına vakıf müttali oldukta, onlara ya ahlâkına göre rağbet ve muhabbetle muamele eder, veya aklınca güzel idare ile geçinip gider. Yahut hepsinden uzlet edip, emin ve selâmete, izzet ve rahata erişir. Ne kimseden incinir, ne kimseyi incitir. Gönül hoşluğuyla yalnız oturur yatar.[47]

Evet, Allah insanları tıynet ve hilkatte bir ve aynı yaratmıştır. Fakat sûret ve sîrette birbirinden farklı yaratmıştır. Sûreti sîrete, a’zayı da ahlâka alâmet ve nişan kılmıştır. Beden dili!

10. Beden ve Çevre

Çok geniş bir yelpazede kendisini gösteren çevre kavramı, “sosyal çevre, coğrafî çevre, fizikî çevre, tarihî –zaman yapılı- çevre, ahlâkî ve kültürel çevre vs.” şeklinde bir tasnife tâbi tutulmuştur. Çevre şartları veya imkânları her ne surette olursa olsun, en başta bilinmesi gereken şey şudur ki, “insanın, kaynağı ruhî çaba olan faaliyetlerle çevresini “etkilemesi” ve “etkilenmesi”, kısaca; kendisi, eserleri ve eserlerinin kendisi üzerindeki etkisi, insanî verim şubeleri olarak “dış oluş” ifadesidir.”[48] Diğer taraftan;

“İnsan, kendisini, atalarının kendi din ve inançlarına göre geliştirdikleri gelenekler içinde bulur. Bu gelenek ve göreneklerle birlikte insan, aileden, okuldan ve çevreden aldıklarıyla “yapma, yıkma ve zenginleşme” şeklinde tezahür eder ve şahsiyet olur.” Kısaca; insan ahlâkı üzerinde “çevre”, tesir edici bir özelliğe sahibdir. Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri, insanın doğuştan getirdiği “tabiî ahlâk” üzerinde fiziki çevrenin ne çapta tesir edici bir özelliğe sahib olduğunu Marifetnâme isimli eserinde uzun uzun anlatır. Şöyle ki;

“Allah’ın kudreti ile ulvî ecrâmın, süflî cisimlerde, çeşit çeşit tesirleri daimî olduğundan, bütün halkın şekil, hâl, ahlâk ve tavrı, henüz ana rahminde nutfe iken rast gelen baht ve talihleri tesirlerden meydana gelmiştir. Ana rahmine nutfe vâki olduğu saatte, baba ve annenin talihleri hangi işte ise, o nutfenin zatına nakış-bend, yâni işlenmiş olur. Meselâ saâdet, şekavet, anlayış, ahmak, bahil, comert, korkak, yiğit, sevgi, düşmanlık ve rahatsızlık, yaşama ve yaşamama, cemal ve kemâl, kelâl ve melâl her ne hâl üzere ise, o nutfenin zatına tali olur. Çünkü o nutfe, ceninin cisminin levh-i mahfuzudur. Levh-i mahfuz ise, bu âlemin mazharı, aynasıdır. O hâlde, said olan, o saâdetini annesi karnında bulmuştur. Şaki olan da şekavetini yine annesi karnından almıştır. Allah Resûlü, “Said olan o kimsedir ki, annesi karnında said olmuştur, şaki olan o kimsedir ki, annesi karnında şaki olmuştur”, buyurmuştur.”[49]

Not: “Kaynağı ta eski Mısır’a kadar giden özellikle Miladdan evvel 5. yüzyılda Hipokrat tarafından geliştirilen ve daha çok Galen’in eserleri vasıtasıyla İslâm dünyasına geçen “ahlât teorisi”, kan, balgam, sarı safra ve sevda (kara safra) denilen sıvıların oluşturduğu ahlât’ın terkip keyfiyetinin insan psikolojisine, dolayısıyla da ahlâkî eğilimlere etkili oduğu düşünülmüştür. Ahlât-ı erbaa’nın terkip keyfiyeti dört çeşit karakterin doğmasına yol açar. Bunlar; sıcak, soğuk, yaş ve kuru tabiatlardır. Sıcak tabiatlar çoğunlukla yiğit, cömert, çabuk öfkelenen, çabuk yatışan, kin gütmeyen, aceleci, zeki, hayâl kabiliyetleri geniş insanlardır. Soğuk tabiatlar, sıcak tabiatların tam tersi bir ahlâk ve psikolojiye sahiptirler. Yaş tabiatlar ise, fazla zeki olmayan, sebatsız, müsamahakâr, yumuşak huylu, çabuk ikna olan, çabuk unutan tiplerdir. Kuru tabiatlara gelince, bunlar da, yaş tabiatların aksine, sabırlı, kararlı, zor ikna olan, kindar ve cimri karakterlerdir.”[50]

“Evet, coğrafî çevre ve iklim yapısı, ahlâk ve mizaçlar üzerinde tesir edici bir keyfiyeti haizdir. Coğrafî çevre iklimin sıcaklık, soğukluk, nemlilik ve kuruluk şeklindeki atmosfer yapısı, buralarda yaşayanların biyolojik yapılarında yukarıda belirtildiği şekilde ahlâkî ve psikolojik tesir eder.”

Her yerin, zaman ve mekânın mizacı başka başkadır. Hava ve su da Arz’a uymuştur. Rabbü’l-âlemin olan Allah, farklı coğrafî bölgelerde yaşayan insanları kendi tabiî özelliklerine, mizaçlarına uygun olarak terbiye etmektedir.

11. Beden ve Beslenme

Beslenme, insan vücudunun sağlıklı bir şekilde büyüyüp gelişebilmesi için, çeşitli maden, bitki ve hayvan ürünlerinden alınan gıdalar (enerji/kalori) neticesinde gerçekleşen fizyolojik bir hâdisedir.

Gıda, lûgatte besleyici madde, vücutta lâzım olan yenecek ve içilecek şeyler; kuşluk vakti yenen yemek, zihni ve kalbi olgunlaştıracak Kur’ân ve iman ilmi ve Allah’a ibadet ve taat mânâsınadır.

“Gıda bahsi aslında şâmil bir hakikati çerçeveler. Zira din ve dünya maslahatlarını toplayıcı ve hem kalbe, hem de kalıba tesir edicidir. İbadetin maddi cephesi için gereken vücud kuvveti onunla kaim olduğu gibi; ruhun bedene taallûku noktasından kalb selâmeti de gıda sayesindedir. Gıda ile dünya kazanıldığı gibi, melaike tabiatı üzerinde olan kalb de muhafaza edilmiş olur ve âhiret elde edilir.”[51]

“Allah’ın lûtfuna, ilim ve amelle erilir”, dedikten sonra İmam-ı Gazâlî Hazretleri, “bunlardan başka yol yoktur”, der ve ekler: “Bunlar da vücudun selâmetiyle meydana gelir. Vücudun selâmeti ise yemek ve içmektedir. Yenilecek ve içilecek şeylerden ihtiyaç mıktarınca alınmayacak olursa beden sıhhatte kalmaz. Bu yüzdendir ki, Allah, “iyi şeyler yiyiniz ve iyi işler işleyiniz!”, diye ferman buyurmuştur.

Vücudun selâmeti için yemek ve içmekten maksad, “iyi işlere kuvvet edinmektir, yoksa sadece zevk kasdiyle hayvanlar gibi atıştırmak değil.” “Yemede ve içmede ihtiyaç miktarını aşmamak”, yâni ısraftan sakınmak lâzımdır. Çünkü “ısraf haramdır.” Diğer taraftan, “tam doyuncaya kadar ve tıkınasıya kadar yemek” bid’attir ve bu, “birinci Hicret Asrından sonra zuhur etmiş bir adet”tir.[52]

“Yemek yemekten murad, daima yeteri derecede yemektir. Murad edilen mü’minlerin az yiyip içmekle yetinmesidir.” İmam-ı Nevevî Hazretleri’ne göre, “bazı hâllerde fazla yenebilir; bu işi âdet edinmek fiilidir ki, kerahete varır.”[53]

Kötü ahlâk insanı helâk eder. İki âlemde de belâlara salar. Hadîs meâli:

“Şeytan sizden birinizin damarında kan gibi dolaşır, geçiş yollarını açlıkla tıkayınız.”

Yukarıdaki Hadîs-i Şerif üzere, bir kimseye şeytan yol bulsa, damarlarında kan gibi dolaşsa, kalbi kötü sıfatlarla dolar, demişlerdir. Diğer taraftan, İslâm büyükleri, delil ve tecrübe ile mideyi fesat ve fitnenin menşeî bilmişler ve bütün kötü sıfatların madeni olduğunu görmüşlerdir. Bunun için az yemekle, onun şerrinden tamamen kurtulmuşlardır. Kötü sıfatları, köklerinden söküp, afetlerinden selâmet bulmuşlar ve bütün güzel huylarla sıfatlanmışlardır.[54] Kısaca, bedenin gıdası toklukta, ruhun gıdası ise açlıkta bulunmuştur. Burada bir denge arayışına girmek gerekir. “İşin sırrı kıvamda!”

Beden ve Spor

Günümüz dünyasında spor çok farklı şekilde algılanmakta ve yapılmaktadır. Her an değişen ve gelişen eşya ve hadiseler çerçevesinde sportif faaliyetler kemi olarak çok gelişmiş ve çeşitlenmiştir. Anatomi, fizyoloji, biomekanik vs, ilimler ekseninde genelde insan hareketi, özelde ise sportif hareketler derinliğine ve genişliğine doğru çok yoğun olarak araştırılmakta ve incelenmektedir. Bu mevzuda bilgilenme ihtiyacı öyle bir seyir takip etmiştir ki, Spor Bilimleri denilen yeni bir ilim dalının ortaya çıkmasına, beden eğitimi kavramının giderek spor eğitimi olarak değişmesine neden olmuştur. Başlangıçta spor eğitimi ile ferdin yalnızca fizikî gelişimi hedeflenmiştir. Fakat değişen ve gelişen süreç içerisinde ferdin sosyal ve psikolojik gelişimi de spor eğitiminin mevzuları arasında yer aldı. “Spor, ruh ve beden sağlığını dengeli bir şekilde geliştirir”, tarifi sıkça kullanılmaya başlanmıştır. “Hâkim ruhun uygun bedenine yardımcı” bir unsur keyfiyetini haiz olan spor, son tahlilde insan sağlığını önceleyen bir faaliyet alanıdır.

“Spor, ruh ve beden sağlığını dengeli bir şekilde geliştirir”, dedik. Aslında bu tarif, insanı bilmeyi zorunlu kılan bir tariftir. Bilmek gerekir ki, insanı bilmek veya kendini bilmek en temel varlık mevzuudur. Beden ilmi de önemini buradan almaktadır.

Spor bedenî bir faaliyettir. Beden ilmi, İslâm büyükleri tarafından ilimlerin en önemlisi ve bilimlerin en lüzumlusu olarak algılanmıştır. Beden ilmi kas, dolaşım, solunum gelişimi, sürat, hareketlilik, kuvvet, dayanıklılık ve anatomik gelişim anlamına gelen fizikî gelişimi sağlayabilmek için, hareketi oluşturan anatomik unsurları ve bu nedenle insan vücudunun yapısını ifade etmektedir.


[1] http://www.turkcebilgi.net/bilim/felsefe/fenomenoloji-nedir-32976.html.

[2] Stanislav Grof, Kozmik Oyun, çev: Levent Kartal), Ege Meta Yayınları, 2. baskı, İzmir, 2002, s.53.

[3] Stanislav Grof, Kozmik Oyun, (çev: Levent Kartal), Ege Meta Yayınları, 2. baskı, İzmir, 2002, s.54.

[4] Ergün Arikdal, Ansiklopedik Metapsişik Terimler Sözlüğü, Ruh ve Madde Yayınları, 4. baskı, İstanbul, 1998, s. 80.

[5] Salih Mirzabeyoğlu, Berzah, İBDA Yayınları, İstanbul, 2006, s. 23

[6] Salih Mirzabeyoğlu, Necip Fazıl’la Başbaşa, İBDAYayınları, İstanbul, 1989, s.

[7] Salih Mirzabeyoğlu, Berzah, İBDA Yayınları, İstanbul, 2006, s. 24.

[8] Salih Mirzabeyoğlu, Kültür Davamız, s. 49.

[9] Salih Mirzabeyoğlu, a.g.e., s.50.

[10] Erzurumlu İbrahim Hakkı, Marifetname, Merve Yayınları, İst

[11] Salih Mirzabeyoğlu, a.g.e., s.23.

[12] Salih Mirzabeyoğlu, “Ölüm Odası B-7”, Baran Dergisi, yıl: 4, sayı: 204, 9 Aralık 2010, s.17.

[13] Johan Huizinga, Homo Ludens, ( çev: M. Ali Kılıçbay ), Ayrıntı Yayınları, İst. 1995, s. 14.

[14] Erzurumlu İbrahim Hakkı, Marifetname, Merve Yayınları, İst. 199?, s.15-16.

[15] Necip Fazıl Kısakürek, İman ve İslam Atlası, bd Yayınları, İst. 199?, s. 417.

[16] Necip Fazıl Kısakürek, a.g.e., s. 418.

[17] Necip Fazıl Kısakürek, a.g.e., s. 419.

[18] Necip Fazıl Kısakürek, a.g.e., s. 420.

[19] Necip Fazıl Kısakürek, a.g.e., s. 421-422.

[20] Salih Mirzabeyoğlu, Büyük Muztaribler, İBDA Yayınları, c.3, İst. 2004, s.9-10.

[21] Necip Fazıl Kısakürek,İman ve İslam Atlası, s. 422.

[22] Erzurumlu İbrahim Hakkı, Marifetname, s. 382.

[23] Erzurumlu İbrahim Hakkı, a.g.e, s.382.

[24] Salih Mirzabeyoğlu, Esatir ve Mitoloji, İBDA Yayınları, İstanbul, 2010, s. 25.

[25] Salih Mirzabeyoğlu, Esatir ve Mitoloji, İBDA Yayınları, İstanbul, 2010, s. 24.

[26] Erzurumlu İbrahim Hakkı, a.g.e., s. 40-41.(“Hazret-i âdem vefat edince, kimi âlimlere göre yeryüzüne indirildiği yer olan Serendib Adasında, kimi âlimlere göre de Mekke-i Mükerreme’de Ebû’l Kubeys dağında defnedilmiştir. Bir başka rivayete göre de, Hazret-i Nuh tarafından gemiye alınmış olan mübarek naşı sonradan Beyt-i Makdis’te defnedilmiştir. Hazret-i Âdem’den bir sene sonra vefat eden Hazret-i Havva’nın mübarek cesetleri ise Cidde’de veya Hazret-i Âdem’in yanına defnedilmiştir.”(Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali, Bilmen Yayınları, İst. 199?, s. 515.)

[27] Necip Fazıl Kısakürek, İhtilal, bd Yayınları, İst.199?, s. 7.

[28] Necip fazıl Kısakürek, a.g.e., s. 8.

[29] Salih Mirzabeyoğlu, Kültür Davamız, s.80.

[30] Erzurumlu İbrahim Hakkı, Marifetname, s. 424.

[31] Erzurumlu İbrahim Hakkı, a.g.e., s. 416.

[32] Erzurumlu İbrahim Hakkı, a.g.e., s.595.

[33] Erzurumlu İbrahim Hakkı, a.g.e., s.596-597.

[34] Erzurumlu İbrahim Hakkı, a.g.e., s.1-2.

[35] Erzurumlu İbrahim Hakkı, a.g.e., s. 302.

[36] Salih Mirzabeyoğlu, Yağmurcu, İBDA Yayınları, İst. 199?, s.279-280.

[37] Muhiddin-i Arabi, Harflerin İlmi, (çev:Mahmut Kanık), Asa Yayınları, Bursa 199?,s.130.

[38] Muhiddin-i Arabi, a.g.e., s.23.

[39] Erzurumlu İbrahim Hakkı, Marifetname, s.310-311

[40] Erzurumlu İbrahim Hakkı, a.g.e., s. 307.

[41] Salih Mirzabeyoğlu, Kültür Davamız, s. 50.

[42] Erzurumlu İbrahim Hakkı, Marifetname, s.408.

[43] Erzurumlu İbrahim Hakkı, a.g.e., s. 304-305.

[44] Erzurumlu İbrahim Hakkı, a.g.e., s. 436-443.

[45] Erzurumlu İbrahim Hakkı, a.g.e., s.196.

[46] Erzurumlu İbrahim Hakkı, a.g.e., s.312.

[47] Erzurumlu İbrahim Hakkı, a.g.e3., s.386.

[48] Salih Mirzabeyoğlu, Kültür Davamız, s.133.

[49] Erzurumlu İbrahim Hakkı, Marifetname, s. 313.

[50] Mustafa Çağrıcı, İslam Düşüncesinde Ahlak, İlahiyat Yayınları,İst. 199?, s. 101-102.

[51] Necip Fazıl Kısakürek, İman ve İslam Atlası, s .504.

[52] Necip Fazıl Kısakürek, a.g.e., s.504.

[53] Necip Fazıl Kısakürek, a.g.e., s. 506.

[54] Erzurumlu İbrahim Hakkı, Marifetname, s. 964.

 
IWIWSatartlapGoogle bookmarkDel.icio.usTwitterLinkter.huvipstart.huFacebookDiggUrlGuru.huBlogter.hu

Yorumlar  

 
+1 # mehmet 12-07-2011 03:47
Tebrik ederim ,çalışma mükemmel olmuş makale'den ziyade kitap oluşmuş ,başladım bir ve şimdi sabah ezanı okunuyor :))
Cevap
 

Yorum ekle