| Yakın Tarih Muhasebesi ve Salih Mirzabeyoğlu |
|
|
|
| Osman Temiz tarafından yazıldı. |
12 Eylül 2010 Anayasa Referandumu sonrası yakın tarih ile ilgili tartışmalar çok yoğun bir şekilde işleniyor. Tartışmanın ana konusu “daha çok demokrasi”, “insan hakları” ve “darbe karşıtlığı” istikametinde şekilleniyor. 27 Mayıs Darbesi (1960), 12 Mart Muhtırası (1972) ve 12 Eylül Darbesi (1980) uygulamaları/işkenceleri hemen her yazar-çizer tarafından haklı olarak hesaba çekiliyor. Yakın tarih, yukarıda da belirtildiği üzere “daha çok demokrasi” veya “ileri demokrasi” adına hesaba çekiliyor. “Demokrasi” mefhumunu “vasıta” olarak kabul edenler açısından bunun gayet tabii ki nisbi iyileştirici bir tarafı vardır, fakat temelde, yani “olması gereken” veya “yapılması gereken” açısından bu tür tartışmalarda çok, ama çok dikkatli olmak gerekiyor.
Çünkü bu topraklarda esas konuşulması gereken temel meseleler en fazla “pansuman tedbir”e maruz kalmakta ve her daim hasıraltı edilerek gündemden uzak tutulmaktadır. Bunun örnekleri pek çoktur. Mesela 80 yıldır bu topraklarda “Kurtuluş Savaşı”nın niçin yapıldığı ve bu savaşın gayesine erip ermediği gerçeklik boyutuyla henüz tartışma konusu bile yapıl(a)mamıştır. Büyük Doğu-İBDA külliyatı-dünya görüşü olmasaydı bu tespitin varlığı bile söz konusu ol(a)mayacaktı.
Bu yazı konusu 2010 Anayasa Referandumu sonrası tartışmaya açılan darbeler ve bu darbeler neticesinde ortaya çıkan “insan hakları ihlalleri” ve özellikle de cezaevlerindeki uygulamalar/işkenceler çerçevesinde olacaktır. Daha doğrusu darbeler üzerinden hasıraltı edilen veya edilmeye çalışılan mevzulara, özellikle de halihazırda Bolu F Tipi Cezaevinde tek kişilik hücrede tutulan ve telegram işkencesine maruz bırakılan Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’na yapılanlar istikametinde olacaktır. Hemen belirtmek gerekirse, haftalık Baran Dergisi’nde tefrika edilen Salih Mirzabeyoğlu’nun “ÖLÜM ODASI B- YEDİ” isimli eseri yakın tarihin ana karakterini ele verici bir keyfiyettedir. Televizyon haber programlarına ve gazete köşe yazılarına bir göz atıldığında görülecektir ki 27 Mayıs Darbesi, 12 Mart Muhtırası ve 12 Eylül Darbesi yerden yere vurulmaktadır. Özellikle 12 Eylül 1980 Darbesi ve onun uygulamaları halinde, mesela Mamak, Metris ve Diyarbakır Cezaevlerindeki insanlık dışı uygulamalar/işkenceler daha bir yoğun işlenmektedir. Bugün PKK’yı doğuran şartların Diyarbakır Cezaevlerindeki insanlık dışı uygulamalar/işkenceler olduğu hemen herkes tarafından dillendirilmektedir. Burada şöyle bir tespitte bulunsak yeridir: Her şeyden evvel Osmanlı Devletini yıkıp onun yerine çakma bir yapılanmaya yol/yön/şekil verenler, yani dünden bugüne Cumhuriyet tarihinde esas muktedir olan güç dengesi, -ki bunların büyük bir kısmının Yahudi kökenli olduğuna hiç şüphe yok-, sürekli olarak “böl yönet” mantığıyla hareket ederek ve zaaflar üzerinden fitne fücur imal ederek iş kotarmışlardır. Bunlar 1950’li yıllarda, “Domuzlar Diktatoryası” olarak tavsif edilen Birleşmiş Milletle Teşkilatı’nın yeniden şekillendirilmesi, İsrail denen cunta yapılanmanın Ortadoğu’nun kalbine bir hançer gibi saplandırılması, Cumhuriyetin İngiltere’nin tasarrufundan ABD’ye devredilmesi ve tabii ki de Sosyalist Sovyetler Birliği-Doğu Bloku’na karşı NATO’nun oluşturulması ve onun yer altı/karanlık örgütü olarak bilinen “GLADIO”nun bütün milletlerin başına bela edilmesine paralel olarak, CHP’nin içinden DP’yi üreterek darbeler çığırını başlatmışlardır. Bu güruh, önce CHP’nin içindeki millete yakın duranları tasfiye etmişler, ardından da milletle bütünleşenleri tasfiye etmek için 27 Mayıs Darbesini yap(tır)mışlardır. Burada hedeflenen hiç şüphesiz ki, Müslüman halka gözdağı vermektir. Gelişen ve değişen süreç içerisinde bu güruh, bu topraklarda sağ-sol çatışmasını organize ederek hem kendilerini giderek daha görünmez kılmışlar ve hem de “toplum mühendisliği” mevzuunda daha da palazlanmışlardır. 12 Eylül 1980 Darbesiyle birlikte de Türk-Kürt kavgasına yol verip fiili ayrılık tohumları ekmeyi becermişlerdir. En nihayet 28 Şubat Postmodern Darbesiyle birlikte laik-antilaik çatışmasının tohumlarını atmışlardır. Önümüzdeki yıllarda sürecin bu çerçevede şekillendirilmesi kuvvetle muhtemeldir. Ergenekoncular adı altında baskı altına alınan kişiler laik, baskı altına alan taife ise antilaik olarak işlenmeye müsait bir potansiyel olarak görülmektedir. Bundan sonraki “darbe senaryosu” bu iki taife üzerinden gündeme alınmış olabilir. Buna bir taşla iki kuş vurmak derler: Laik-antilaik karşıtlığı çerçevesinde bütün Müslümanların tasfiye edilmesi, daha doğrusu bu topraklardan kökünün kazınması hedeflenmektedir. Ülkenin bütünü ise dimdik ayakta kalmayı hedefleyen Hıristiyan ve Yahudi keferelere ve de onlara hizmet eden nesepsizlere kalsın istenmektedir. İstikbale yönelik planlanan senaryonun bu minval üzere olması kuvvetle muhtemeldir. Tutar mı tutmaz mı, ayrı mesele, bunu zaman gösterecek! Çok açık ve net söylemek gerekirse, böyle bir senaryonun tutması için bugün İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu “ademe mahkum” edilerek diri diri gömülmek istenmektedir. Evet; bugün 2010 Anayasa Referandumu sonrası 12 Eylül 1980 Darbesi ve onun insanlık dışı uygulamaları halinde idamlar ve cezaevlerindeki uygulamalar/işkenceler çok yoğun bir şekilde tartışılmaktadır. Bu mevzuu “göbeğini kaşıyarak” tartışanlara şunu sormak gerekir. 12 Eylül 1980’den çok daha taze bir 28 Şubat gerçeği ve onun yansıması halinde de bir çok insanlık dışı uygulama/işkence vak’aları, mesela F Tipi cezaevleri için “Hayata Dönüş Operasyonları” var. Burada “Operasyon” kelimesi yerine “cinayet” kelimesini yerleştirmek uygun düşer. Hadi onu da geçtik, daha yeni, hatta dumanı tüten yepyeni bir insanlık dışı uygulama/telegram işkencesi var ve bugün bu uygulama, yani telegram işkencesi Bolu F Tipi Cezaevinde haksız yere idamdan ağırlaştırılmış muhabbete mahkum edilen Salih Mirzabeyoğlu’na tatbik edilmektedir. Konuşulması gereken elzem bir mesele varsa o da Salih Mirzabeyoğlu’na yapılan telegram işkencesidir. Aksi takdirde samimiyet ve adalet mefhumlarını kapı dışarı etmek gerekecektir. Hemen belirtelim ki, insanlık üzerinde adeta deneme seansları şeklinde belli başlı kişilere tatbik edilen telegram işkencesi, bütün insanlığın teslim alınması için uygulanmaktadır. İnsanlığın iradesini temsil eden Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’na karşı yapılan telegram işkencesi boş değildir. Salih Mirzabeyoğlu’nun iradesinin teslim alınması, insanlık için tam bir felaket olur. Salih Mirzabeyoğlu, telegram işkencesini faş ederek insanlığın kurtuluşu için yapılması gerekeni yapmıştır. Bizce yapılan bu iş, tek kelimeyle “asrın istihbaratı”dır. Düşman silahına karşı kendisini kurban etme pahasına göğüs germe harekatı! Evet; umumi manzara odur ki üzerinde yaşadığımız bu topraklarda yakın tarih mercek altına alınarak hesaba çekilmek istenmektedir. Aslında bu mevzu dünden bugüne çok ihmal edilmiş bir mevzudur. Bizce bu tür mevzulara el atışta ilmi bir usül takip etmek bir zorunluluktur. Bu zorunluluk, hiç şüphesiz ki, belirli bir “tarih şuuru” veya “tarih muhasebesi”ni de beraberinde getirmek mecburiyetindedir. Bizce hadiselerin değerlendirilmesi, bir “dünya görüşü” tasarrufunda en yakın olandan en uzağa doğru bir seyir takip etmelidir. Bu mevzuda İBDA Diyalektiği isimli eserde yer alan “Terkibi Dava Şeması” başlıklı yazı çok önemli ipuçları vermektedir. Demek isteriz ki, 2010 Anayasa Referandumu sonrası yakın tarih muhasebesi ve sistem eleştirisi yapmak, halihazırda olanı görmekten ve dikkate almaktan geçer. Önümüzde kanlı ve canlı bir örnek varken, ölüler üzerinden ağıt yakmak akıl kari değildir. “Şehitler üzerinden siyaset yapmak” eleştiri bombardımanına tutulurken, ölülere ağıt yakmak ne derece mantıklı olur. Burada eli kalem tutan ve ağzı laf yapan hemen herkesi samimiyete ve adil olmaya davet etmek bir insanlık borcudur! Başta Müslümanlar olmak üzere, bütün bir insanlığın Salih Mirzabeyoğlu’na ihtiyacı var.
|




12 Eylül 2010 Anayasa Referandumu sonrası yakın tarih ile ilgili tartışmalar çok yoğun bir şekilde işleniyor. Tartışmanın ana konusu “daha çok demokrasi”, “insan hakları” ve “darbe karşıtlığı” istikametinde şekilleniyor. 27 Mayıs Darbesi (1960), 12 Mart Muhtırası (1972) ve 12 Eylül Darbesi (1980) uygulamaları/işkenceleri hemen her yazar-çizer tarafından haklı olarak hesaba çekiliyor. Yakın tarih, yukarıda da belirtildiği üzere “daha çok demokrasi” veya “ileri demokrasi” adına hesaba çekiliyor. “Demokrasi” mefhumunu “vasıta” olarak kabul edenler açısından bunun gayet tabii ki nisbi iyileştirici bir tarafı vardır, fakat temelde, yani “olması gereken” veya “yapılması gereken” açısından bu tür tartışmalarda çok, ama çok dikkatli olmak gerekiyor.
Çünkü bu topraklarda esas konuşulması gereken temel meseleler en fazla “pansuman tedbir”e maruz kalmakta ve her daim hasıraltı edilerek gündemden uzak tutulmaktadır. Bunun örnekleri pek çoktur. Mesela 80 yıldır bu topraklarda “Kurtuluş Savaşı”nın niçin yapıldığı ve bu savaşın gayesine erip ermediği gerçeklik boyutuyla henüz tartışma konusu bile yapıl(a)mamıştır. Büyük Doğu-İBDA külliyatı-dünya görüşü olmasaydı bu tespitin varlığı bile söz konusu ol(a)mayacaktı.
Yorumlar
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için